Vişne Kiraz

Düşlerimin peşi sıra kendimi yollara vurdum

Posts tagged ‘gezi blogu’

Bu sefer misafir yazarımız 1970 mezunu ODTÜ’lü gezgin Özden Yalım. Özden Hoca ile Amsterdam’da düzenlenen ODTÜ buluşmasında tanıştık. Kendisi Muhan Soysal Hoca’nın ilk öğrencilerinden ve ODTÜ İdari Bilimler’den mezun olduktan sonra master için Hollanda’ya gelmiş. Burada yaşamaya devam etmiş. Kendisiyle her buluştuğumuzda yeni şeyler öğreniyorum, ufkum açılıyor. İki gezgin olarak seyahat konusunda da çok şeyler paylaşıyoruz. Cezayir öncesi ve sonrası izlenimlerini dinledikten sonra biraz Namibia‘yı andıran noktalar fark ettim. Facebook sayfasında paylaştığı bu kapsamlı notlarını da izniyle burada başka gezginlere açmak istedim.

Cezayir Notları 1: Tuareg

Cezayir gezisinin ilk etabı Sahara Çöl turu idi. Cezayir havaalanından pervaneli bir uçakla iki saatte Djanet havaalanına vardık (pervaneli uçağa en son 55 yıl önce binmiştim). Djanet, Cezayir’in Güneydoğusunda, Illizi Vilayetinde bir kaza merkezi. 1000 metre yükseklikte, geçmişi tarih öncesine uzanan, UNESCO koruması altında bir şehir. Cezayir’in diğer şehirlerinde olduğu gibi yaşama alanları yüksek duvarlarla çevrili olduğundan sadece sokaklarda dolaşarak görmek olası değil, şehri özel olarak gezmek gerekiyor. Bu bölge doğal gaz açısından çok zengin (ama bu doğal kaynağin %75’i yabancı firmaların elinde).

Gezi organizatörleri çölde dolaşmak için Tuareglerle işbirliği yapıyorlar. Tuareg büyük bir etnik Berber halkı. Sahara, Güneybatı Libya, Güney Cezayir, Nijer, Mali ve Burkino Faso’ya kadar yayılmış bir göçebe grubu. Grubumuza kılavuzluk eden Tuaregler, çölü avuçlarının içi gibi tanıyorlar. Sanki içlerinde bir pusula ya da “navigator” taşıyorlar. Bütün gün bize şoförlük yapıyorlar, mola yerlerinde bir yandan ateş yakıp yemek hazırlarken, bir yandan da çadırları kurup gecenin hazırlığını yapıyorlar (çölde geceler çok soğuk). Yemekten sonra özel Tuareg çayı hazırlıyorlar, gece her işleri bitince müzik aletlerini alıp kamp ateşi etrafında Tuareg müziği ile bizi coşturuyorlar (sevdim bu müziği). Sabah kahvaltıdan sonra her şey toparlanıp arabalara yükleniyor, geride tek çöp bırakılmadan, yola çıkılıyor. Öğlen molası verdiğimizde (önden gidenlerin hazırladığı) sofraları hazır buluyoruz kilimler üzerinde. Akşam yemeğinden önce bir de saat beş çayımız var. Bunların hepsini sakin ve güler yüzle yapıyorlar. Bir tek kez, kendi aralarında konuşurken bile sinirli bir ses tonu kullandıklarına şahit olmadım. Ne kadar saygılı ve saygın insanlar bunlar! Tuareg kültürü gerçekten çok özel. Bu kültürde kadınlar ve kadınlara saygı çok önemli. Kadınlar, çocukları yetiştirmekle yükümlü, diğer işlerin tümünü erkekler yükleniyor. Djanet’de mecburi hizmet yapan doktor ve sağlık görevlileri anlatıyorlar “Tuareg’lerde aile içi şiddet yok.” Sonra ekliyorlar: “Dikkat edin, az demiyoruz, YOK!” Acaba Tuaregler dünyada bu konuda tek örneği mi oluşturuyorlar diye merak ediyorum, çünkü kadına bu denli saygılı başka toplum tanımıyorum.

Tuaregler hayvancılık yapıyorlar. Henüz kapitalist sisteme entegre olmadıklarından, sistemin sorunlarından da uzaklar. Sakin, arif, barış içinde yaşıyorlar. Bu kültür daha kendini ne kadar koruyabilecek ve sürdürebilecek bilinmez, Çünkü devlet onları yerleşik sisteme geçmeye zorluyor. Onlara ıssız bir yerlerde küçük evler inşa ediyorlar. Evleri ve çevreyi görünce dehşete düştüm. Bana bir kaç yıl önce Amerika çöllerinde gördüğüm, rezervatlara sıkıştırılmış umutsuz Kızılderili halkın durumunu anımsattı. Bir kültürün daha, tüm güzellikleri ve erdemleriyle yok edilmesine hep birlikte göz yumacağız belli ki. Tuaregleri de sistemimiz içinde mutsuzlaştırıp, çok şey öğrenebileceğimiz kültürlerini tarihin sayfalarına gömeceğiz.

Cezayir Notları 2: Sahara

“Çölde ne göreceksin anneanne? Otel var mı orada?”

Ben de tam bilmiyorum aslında, ama kum tepelerinden filan bahsediyorum torunuma. Çok soyut geliyor kulağına, en çok da gideceğim yerde tuvalet olmamasına takıyor. Beş yaşın tüm masumiyeti ile “Ben gitmezdim oralara!” diyor, “Ya yanlışlıkla üstlerine basarsam!”.

Çöldeki çeşitlilik beni sarhoş ediyor. Kum tepelerinin ışık/gölge ve rüzgarla oyunlarına bakmaya doyamıyorum. Ya Atlas Dağları, çeşit çeşit kayalık oluşumlar, nehir yatakları, kanyonlar ve en etkileyicisi tarih öncesinden kalma kaya ve mağara resimleri. Modern bir ressamın elinden çıkmış sanki ama ne zamanda kimlerin elinden çıktığını bilen yok. Ama bu, hayranlıkla seyretmemize mani değil.

Çölün garip bir etkisi var üzerimde, doping gibi. İçimde bir coşku, ayağım yerden kesilir gibi, sebepsiz bir mutluluk. Oysa ayağımın yerden kesildiği filan yok! Tam aksine kumda yürümek, kum tepelerine tırmanmak, kayak çizmeleriyle karlı tepelerde yürümek gibi. Ayakkabılarıma sürekli kum doluyor. Ancak bu sessizlik, sonsuzluk ve dinginlik varoluşla ilgili sorular getiriyor aklıma. Kum tepeleri üzerinde oturup günbatımını beklerken kendimi ya meditasyon yaparken buluyorum ya da “uygarlık” üzerine kafa yorarken. Şehir yaşamının telaşlı koşturmacası içinde durup soluklanmaya, yaşamsal sorulara zaman ayıramayan herkesin, yaşamında en az bir kez bu tür bir “mola” yaşaması, kendiyle baş başa kalması ne inanılmaz bir mutluluk olurdu!

Cezayir Notları 3: Tipaza’da Tarihin peşinde

Tipaza vilayetinin başkenti Tipaza, Akdeniz kıyısında güzel plajlarla süslü, sevimli ve sıcacık bir belde. Bugünkü modern şehir 1857 yılında kurulmus ama daha eskilere dayanan bir geçmişi de var. Roma İmparatorluğu’na ait bir kent iken adı Tipasa imiş. Çok geniş bir alanı kapsayan, yeşillikler içindeki Tipasa harabeleri, denizlerin en güzelinin mavisiyle birleşince büyülü bir yere dönüşüyor. Albert Camus da burayı gördüğünde kaptırmış kendisini bu büyüye ve kitaplarını burada yazmaya karar vermiş. Onun anısına dikilmis bir anıt bile var burada ama güzelim Roma mimarisi ile hiç uyuşamamış ne yazık ki. Tüm Roma harabelerinde olduğu gibi alt yapının mükemmelliği, kentin mimarisi ve estetiği etkiliyor insanı ve düşündürüyor neden bu örneklerden ders alamadığımızı.

Tipaza’dan Bousmail kasabasına doğru ilerlerken Sidi Rached mevkiinde başka bir anıt çıkıyor karşımıza. Bir tepe üzerindeki bu mezar anıt, kapılarındaki oymaları haç işaretine benzetilerek “Bir Hristiyan Kadın Mezarı” diye anılmış uzun süre. Oysa yapı, Hristiyanlığın bu ülkeye girişinden daha eskiye dayanıyor. M.S. 1. yüzyıldan kaldığı tahmin edilen “Royal Mausoleum of Mauretannia“, eski Berber kraliyet ailelerine ait mezarların bir örneği. Burada Numidia ve Mauretania hükümdarları, Berber kralı II. Juba ve kraliçe II. Cleopatra Selena yatıyor. Yakın zamana kadar mezar anıtın içini gezmek de mümkünmüş ama bir ara burada terroristler saklandı diye kapatmışlar şimdi! Bilgi almak için oraya buraya, gişedeki görevlilere, her yere başvuruyorum; tek İngilizce bilen olmadığı gibi İngilizce tek bir yazı, broşür, kitap yok. Sadece burada değil, Cezayir’in hiç bir müzesinde, tarihi mekanında, tek kelime İngilizce açıklama, not, etiket, bilgi bulamıyorum. Bundan rahatsızlık duyan da yok!

Mezar anıtın bulunduğu tepenin eteklerinde Söke ovasını andıran uçsuz bucaksız, verimli bir ova uzanıyor. Buraya “Cezayir’in Ekmek Torbası” denirmiş; ülkeyi doyuracak temel ürünler burada yetişirmis. Ama ne hikmetse, ulaşım kolaylığından olsa gerek, ova fabrikaların işgaline uğramış. Fabrikalar çoğaldıkça verimli tarım alanı da giderek daralıyor. Üzülerek vardığım sonuç, bu ülkede tarım ve turizmin büyük büyük ölçüde ihmal edildiği. Fransızca konuşamamak ise benim ayıbım!

Cezayir Notları 4: Başkent Cezayir ve Kasbah

Her köşesi tarih kokan bu güzel sehir, tarih öncesinden başlayarak ona sahip olmaya çalışmış pek çok kavimden izler taşıyor. Kartacalılar, Romalılar, Bizanslar, Müslüman kavimler, Ispanyollar, Osmanlılar, Fransızlar…Ama sehrin siluetinde en baskın yapı çok yeni: Martyr’s Memorial Algiers. Cezayir Cumhuriyetinin 20. yılında (1982) Fransa’ya karşı verilen bağımsızlık savaşı şehitleri anısına inşa edilmiş anıt! Çevre düzenlemesi Cezayir’i kuşbakışı gözler önüne seriyor. Şehre böyle hakim bir başka köşe de Notre Dame d’ Africa kilisesi (1872). Buradan liman ve denize bakış, Aşiyan’dan Boğazı seyretmek gibi adeta!

Osmanlı camileri beni şaşırtıyor. Osmanlı mimarisindeki minareler yok burada, mimari tarz buraya uyarlanmış. Cezayir’de minareler dört köşeli, Osmanlı da silindir biçimindeki minarelerini burada sekizköşeye çevirmiş. Kentte pek çok tarihi bina müze olmuş, Ama Jardin d’Essai du Hamma gibi 1800 lerden bu yana gelen parklar ve Cervantes mağaralari da görülmeye değer. Ben Cervantes’in bir zamanlar Ispanya’da íslediği bır suça karsı bir elinin kesilmesi cezasından kurtulmak için Cezayır’e kaçtığını, burada esir edilip esir pazarında satıldığını ve sonunda hürrıyeti bağışlandıktan sonra Ispanya’ya dönüp Donkişot’u yazdığını burada öğrendim. Esareti sırasında çalışırken bir elini kaybetmiş olması da ironik bir detay.

Şehrin en tarihi ve ilginç bölgesi ise tartışma götürmez: Kasbah (bu kelimenin Türkce “kasaba” kelimesinden geldigi söyleniyor). Asirlarca çeşitli dinden insanlar burada yanyana, birbirlerine saygı içinde yasamışlar. Sokaklarda, binalarda, kapı süslemelerinde bu kültürleri simgeleyen işaretler var. Örneğin müslüman bölgesine ayak basarken sokak girişinde buranın müslüman bölgesi olduğunu irdeleyen bir işaret var.Musevi mahallesine girerken de David yıldızı. Girdiği mahallenin kültürüne ve geleneklerine saygı bekleniyor ziyaretçiden! Mahallelerde karışık yaşandığı da oluyormuş ama hep anlaşılıyor kimin evi olduğu. Örnegin kapı tokmaklarından çıkarabiliyorsunuz bunu. Tokmaktaki elin parmağında yüzük varsa burası Müslüman evi, gibi.

Kasbah’da Osmanlinin burada hakim oldugu 315 yilin izleri hala canlı. Osmanlıdan da önce korsan Barbaros ve kardeşleri Oruç ve Hızır varlar burada. 16. yüzyılda Cezayir, Barbaros’dan yardım istiyor Ispanyollara karşı ve Barbaros kardeşler burada Avrupalı korsanlara karşı bir kale oluşturuyorlar. Daha sonra Barbaros Osmanlı donanmasının başına getirildiğinde Cezayiri Osmanlı Devletine bağlıyor. Oruç ve Hızır reisler ise değişik zamanlarda burada şehit oluyorlar. Hatta Oruç Reis, Kasbahdaki Sidi Abdurrahman Camii Türbesinde yatıyor. Camiyi merakla buluyorum, cünkü Oruç Reisin mezarını fotograflayacağım. Planım bu, resimleri Yaşar Gürbüz hocama yollayacağım. Ama ne caminin içinde ne de kabristanda resim çekmeme izin var. Cezayir’de resmi kisi ve bina resmi çekmek yasak da bir mezar resmi neden yasaklanır, bilemiyorum. Hayal kırıklığıyle dönüyorum oradan. Kasbah’da pek çok Osmanlı konağı, sarayı var, genelde aynı tarz. En görkemlisi Mustafa Pasa Sarayı. İnceden inceye düşünülüp tasarlanmış son derece fonksiyonel bir yapı. Tüm duvarlar çini kaplı. O devirde öyle servet var ki, Delf’den getirtilmiş çiniler. Hatta şan olsun diye Delf’te tüm Osmanlı donanmasının gemileri tek tek fayanslara resmedilmiş. Bütün bu şatafata bakarak Kasbahın bugünkü durumu içler acısı. Her ne kadar 1992 yılında Dünya Kültür mirası olarak UNESCO korumasına alındıysa da henüz gözle görünür bir koruma belirtisi saptayamadım. Umarım yıkılıp dökülen sokaklar için çok geç kalınmaz.

Özden Yalım
Amsterdam, Ocak 2019

Yorum bırakın

Bir çizgi film, bir seyahat için ilham olur mu? Olur. Dreamworks yapımı Madagascar serisi bence Madagakaskar’ın gelmiş geçmiş belki de tek en iyi tanıtım aracı. Üniversite yıllarında izlemeye başladığım Madagascar animasyonlarını çok sevmiştim. Mizahı ve karakterleri bence efsane. Ayrıca Madagaskar ile ilgli o kadar güzel ve özel detaylar var ki Madagaskar gezimden döndükten sonra çizgi filmleri tekrar izledim ve seriyi daha çok sevdim. Mesela, King Julien belki de bir animasyonda yer alan tek lemur kral. Bu kadar etkilendiğim ve beğendiğim şeyler bende arzu uyandırıyor. New York’da Grand Central Terminal‘indeyken ya da Monako’da sahildeyken aklıma Madagascar çizgi filmi gelmişti. Hatta Monako yazımda da bahsetmiştim. Geçen mayıs ayında çok şükür adanın kendisine gitmek nasip oldu.

The Baobab Avenue

Hazırlık

Madagaskar çok büyük bir ada, dünyanın en büyük 4. adası, ve ulaşım zor. Kamboçya‘da tek başıma toplu taşıma araçları ile gezebilmişken Fransızca bilmiyorsan Madagaskar’da neredeyse imkansız. Fransızca bilsen bile zor. Türkiye’deki dolmuşlara benzeyen ama arkadan binilen ve orta kapıdan inilen taxi-be ile şehirler arası yolculuk yapmak mümkün. Muavin kapının arkasında ayakta ve aynen bizdeki gibi seyir halindeyken de kapı açılabiliyor. Yollar genelde iyi durumda ama tek bir tane yol var. 200km’yi sadece 4 saatte gidebildik, mora mora. Çünkü herkes yolun kenarında kâh yürüyor kâh at arabasının atsız halini çekiyor kâh bisiklet sürüyor. Köy merkezlerinden geçerken haliyle araç da yavaşlıyor.

Taxi-be

Toplu taşımadaki sıkıntıdan ötürü bir rehberle gezmek zorunda olduğum kanısına vardım. Rehber olmasa bile muhakkak özel bir 4×4 araca ve şoföre ihtiyaç var. Karşılaştığım çoğu turist de benim gibi 4×4 ile geziyordu Madagaskar’ı. Ben internetten bir kaç turdan kalacağım gün sayısına ve yapmak istediklerime göre fiyat aldım ve bir rehberle anlaştım. 17 günlük rotamı aşağıya harita şeklinde bırakıyorum. Yalnız çok aşırı iyi bir fiyata anlaşmışım, rehberim yolculuğumda baya pişman oldu ama yapacak bir şey yok. O yüzden pazarlık yapmalı muhakkak. Kalacağım duraklar, oteller, sabah kahvaltısı, benzin, şoför, milli park girişleri ve lokal rehberler ücrete dahildi. Ücretin yarısını Western Union ile gönderdim ve böylelikle ilk kez Western Union ile para göndermiş oldum. Kendimi para aklıyor gibi hissetmiş olabilirim biraz. Meğer Bangkok’daki sefaletimi (bkz. Bangkok’ta beş parasız) boşuna çekmişim, parasız kalınca Western Union Hızır gibi yetişebilirmiş.

Gitmeden eksik aşım var mı yok mu diye KLM Travel Clinic‘e uğradım. Ülkelere göre çok kapsamlı sayfaları var, en azından referans alınacak faydalı bir site. Madakgaskar için şuradan buyur Sevgili Okur. Hatta az önce T.C. Sağlık Bakanlığı’nın Seyahat Sağlığı sitesini buldum. Böyle bir sitemizin olması sevindirici, nedense beklemiyordum. Kilimanjaro’ya gitmeden yaptırdığım sarı humma aşım hâlâ geçerliydi. Hepatit A ve tetanoz aşılarımı seve seve oldum. Sıtma (malaria) için hap almadım. Kilimanjaro’da biraz kullanıp bırakmıştık. Bol bol sinek kovucu aldım yanıma. Bu sefer pis DEET maddesi yerine doğal olan CarePlus‘ın şu ürününü tercih ettim ve çok mutlu kaldım. DEET gibi dokunduğun şeyleri ve ojelerini mahvetmiyor, daha da önemlisi hem koruyor hem doğal. Madagaskar’da bulunduğum dönem kuru ve serin olduğundan sıtma riski azdı. Eğer yağışlı ve sıcak dönemde gideceksen sıtma hapı almakta fayda var.

Hastalıklardan uzak durmak için ayrıca gezim boyunca içme ve diş fırçalama suyuma dikkat ettim, çiğ sebze ve meyve yemedim. Bir de ne olur olmaz diye su arıtma aparatı aldım yine CarePlus‘tan (Note: Hey CarePlus, you can be my travel sponsor by the way! :)). Kullanmama gerek kalmadı çünkü kapalı şişede su satın almak mümkün.

Böyle kapsamlı hazırlık bilgi seansından sonra Madagaskar gezimin çarpıcı ayrıntılarına geçebilirim. Çok detay var o yüzden en etkilendiklerimi detaylandırdım. Eğer güzergâhtaki noktalarla ilgili sorun olursa bana aşağıda yorum kısmından yazabilirsin.

Çok özel! Lemurlar

Düşünsene Sevgili Okur, bir çok türü (endemik) sadece Madagaskar’da görebiliyorsun, dünyanın başka yerinde yok. Bunların en başında tabiiki lemurlar geliyor. Madagaskar’da maymun hiç yok. Lemurlar da başka yerde yok. Güzergâhımdaki ana lemur yaşama alanlarını aşağıdaki haritamda maymun ikonu ile işaretledim pek manidar oldu. Bu yerler: Ranomafana National Park, Anja Community Reserve, Isalo National Park, Zombitse-Vohibasia National Park, Andasibe-Mantadia National Park ve Vakona Reserve. Gece veya gündüz aktif bir çok farklı türde lemur var, her parkta neredeyse farklı cins lemurlarla karşılaştım. Andasibe’deki garip ve yüksek sesle bağıran sifakadan Anja’daki ring-tailed King Julien’e kadar gördüğüm bir çok lemur için referansım hep Madagascar animasyonu oldu. Zombitse’de gördüğüm normalde gece aktif olan aye-aye meğerse King Julien’in danışmanı Maurice imiş. Lemurlarla doğada yürürken kendi hallerinde karşılaşmak çok keyifli.

Vakona Reserve’de ise bir zamanlar doğadan alınıp evcilleştirilmeye çalışılmış sonra bu kurum  aracılığıyla doğaya geri döndürülmeye çalışılan lemurlar mevcut. Bazı iç güdülerini kaybeden bu lemurlar tamamen doğaya bırakılamıyor. Kedi gibi suyu sevmeyen lemurlar minik bir adada tutulmakta. İnsana maalesef alıştıkları için lemur adasındayken her turiste olduğu gibi benim de üzerime sıçradılar. Öyle şekerler ki mest oldum mest. Oradaki rehber muz verdiği içindi aslında bütün bu samimiyet. El gibi ayakları soğuktu. Tüyleri yumuşacık. Hele o bir sağa bir sola zıplaya zıplaya ilerlemeleri acayip neşeli. Lemurların kuyrukları sadece denge içinmiş, maymunların kuyrukları gibi  tutunmak için güçlü değiller.

Çok özel! The Baobab Avenue

The Baobab Avenue

Hayallerim gerçekleşti diye duygulandım ağladım The Baobab Avenue’ye vardığımda. Müthiş bir his. Baobab ağaçları heybetli ve büyüleyici. Kökleri 50-100 metre kadar öteye uzanabiliyormuş. Dişi ve erkek ağaçlar farklı. Gittiğim zamandaki dişi ağaçların yaprakları dalların üzerindeydi ama erkek olanlarınki dökülmüştü. Yolu doya doya yürüdüm. Sırf baobab ağaçları için bile gidilir Madagaskar’a. Baobab ağaçları devlet tarafından korunmakta ve gövdesi çok kullanışlı değil. Madagaskar’ın batı kıyılarında yaygın çünkü kuru orman habitatında yaşıyor. Madagascar çizgi filmlerinde baobab ağaçları atlanmamış.

Çok Özel! Tsingy de Bemaraha National Park

Ulaşımı en zor nokta burasıydı gezimde çünkü asfalt yol yok. 4×4 olmadan varmak imkansız. Taxi-be bile yok bu güzergâhta. 4×4 ile off-road deneyimim hiç olmamıştı. Değişik ve keyifli bir deneyim. Tabii yol olmayan yerde hiçbir şey yok. Madagaskar’ın gördüğüm en fakir bölgesi burası oldu. Çocuklar temiz içme suyu istiyor. Çok tuhaf bir his. Sadece elimdekini vermek ne kadar kalıcı olur ya da bir an temiz su içmek onların hayatını nasıl etkiler bilemedim. Aslında kısa vadeli çözüm yerine bir NGO’ya destek vermeyi düşünüyorum ciddi ciddi. İnanılmaz yüksek teknoloji (!) ürünü bir feribotla 2 nehir geçtik. Yol boyunca iki üç tane su içinden geçtiğimiz zorlu su birikintileri de oldu. Bunlardan birinde oralı insanlar suyun içine taş, tahta vs. kullanarak yardımcı oldu ama bahşiş de istediler. Onlar da böyle gelir kapısı açmışlar kendilerine.

Feribot

Tsingy de Bemaraha National Park‘ı kuvvetli yer altı sularının erezyonu sonucu oluşmuş çok sivri kayalıklarla kaplı. Yalın ayakla yürünmez anlamına gelen tsingy bu milli parkın adı ve UNESCO koruması altında. Park girişi için bilet ve zorunlu rehber Bemaraha’dan alınıyor. Akabinde önce nehir kıyısında bir ağacın kovuğundan oyulma sal ile nehir geziliyor, sonra Bemaraha’ya gelip 1 saat araba yolcuğundan sonra esas parka varılıyor. Bunca mesafeden sonra merak ettim kim bu doğa harikasını nasıl bulmuş. Çok izbe bir yer. Bu vesileyle hayatımda ilk kez primary forest içinde yürüyüş yapmış oldum. Kamboçya ya da Kosta Rika gibi egzotik yerlerde bile hep secondary forest görme fırsatım olmuştu. Hep merak etmiştim hiç primary forest görebilecek miyim diye. Onun için neredeyse 5 güne yaklaşan bir yolculuk (gidiş-dönüş) gerekliymiş. Harness (tırmanış kuşamı) ile tsingy gezisi başlıyor. Çok dik, dar ve sivri yerler var ve geçerken kendini halata bağlayıp ilerlemek gerekmekte. Keyifli bir parkur. Hem yükseldik hem alçaldık. Yeri geldi kayaların altından süründük yeri geldi ağaçta uyuyan lemurları izledik. Asma köprü ve panaroma noktasının manzarası muhteşemdi. Öğle yemeği için mola verdiğimizde orman faresi görmesem de olurdu.

Tsingy de Bemaraha National Park

Isalo National Park

Gördüğüm milli parklar içinde Tsingy’den sonra en etkilendiğim Isalo oldu. Gran Canyon ya da Monument Valley’i henüz görmesem de Isalo National Park vadisi biraz o manzarayı anımsattı. Kurak ve sessiz durmasına rağmen çok farklı türde bitki ve böcek gördüm. Elephant foot plant, Napoleon’s hat flower, rainbow milkweed locust, stick insect aklımda kalanlar. Stick insect’leri bulundukları bitkinin dalından ayırt etmek neredeyse imkansız. Ha bir de Kraliçe’nin düşmanlarını öldürmek için kullandığı zehirli bir ot vardı. En sevdiğim yerel rehber Nirina bu ottan bahsettikten sonra başkentteki Queen’s Palace’ı da muhakkak görmemi önerdi. Tsingy’de olduğu gibi eskiden yerel insanlar ölülerini tepedeki kayaların içine bırakırlamış. Yerel meyve rumları ile süren cenaze merasimleri ilginç hikayelerden. Kamp yerinden ilerleyince dere kıyısından minik şelaleye ulaştık. Dere kıyısı bir anda tropik bir ortam oluşturdu. Kumlu palmiyeli. Sandviçlerimizi burada yedik.  Bu parkta ring-tailed lemurların yanında 1 tanecik kalmış white-sifaka gördük. Rivayete göre bu parkta çıkan yangın bu lemurun ailesi ölmüş ve tek kalmış. Farklı lemur cinsleri birbirleri ile aile kurmadıklarından bu zavallı çok yalnızdı. Yüzünde öyle bir hüzün vardı şam şeytanı ring-tailed lemurların aksine. Bilmem belki hikayeden etkilendim.

Antananarivo

1000 tane köy demekmiş bu uzun isimli başkent. Ama kısaca Tana derler. Son günümde Tax ve Dadah kardeşler beni Queen’s Palace‘a götürüp kısa bir şehir turu attırdılar. Kırsalın aksine başkent Tana pek tekin değil. Tek başına gezmemek gerek. Polis bile Tax’e fotoğraf makinamı çantamın içine koyma konusunda uyardı. Başbakan karşıtı gösterilerin olduğu yerden geçerken biraz daha dikkat ettik. Eski başbakanı halk çok seviyormuş ve şimdiki başbakan Aralık 2018’deki seçimden önce sistemi değiştirmeye çalışıyormuş. Bir de yolsuzluğu açığa çıkaran belgeseller açığa çıkmış. Zombitse tarafına giderken geçtiğimiz İlakaka bölgesinde cevher arama lisansı hep büyük paralar karşılığı Hindistan, Pakistan gibi yabancı şirketlere veriliyormuş. Şimdi bu insanlar kendi ülkelerinin zenginliğinden faydalanamayıp bir de köle gibi yabancılar daha çok kazansın diye az maaşlara zorlu şartlarda çalışıyorlar. Tanzanya’da gözlemlediğim aynı köle mantığı burada da sürmekte maalesef. Ben bile kısa sürede düzgün gitmeyen şeylere kızmışken halkın isyan etmesi çok normal. En azından kendi zenginlikleri kendilerini kalkındırmalı. Queen’s Palace’ın hemen yanında Musée Andafivaratra da kısa bir Madagaskar tarihi için görmeye değer. Bu tepedeki manzara oldukça güzel. Biz buradan aşağı doğru yürüdük. Eski bir yerleşim yeri ve keyifli başkent insanları arasında yürümek. Biz varlıklı bir ailenin kilisedeki düğününe denk geldik mesela. Öğle yemeği için istasyonun yanındaki restoranı tercih ettik. Genelde turistler takılıyor, iç tasarımı ve menüsü güzel.

Bu arada Tax şoförümün Dadah’ın kardeşi. Benim kendi rehberimle gezimin son zamanına doğru çıkan sıkıntıdan ötürü hem beni korudular hem de bu başkentteki yürüyüşte benzin masrafı dışında bir şey talep etmediler. Tax gayet iyi İngilizce, Fransızca ve az biraz İtalyanca konuşuyor. Madagaskar rotaları konusunda da oldukça bilgili ve deneyimli. O yüzden Madagaskar’a giderseniz gönül rahatlığı ile Tax’i önerebilirim. Dadah keşke İngilizce bilse kesinlikle onu söylerdim (Tax, sorry but Dadah is still my number 1 ❤, ha ha!).

Panaroma – The Queen’s Palace

Rotam

Sonuç olarak

Madagaskar gezimde bir kez daha gördüm ki mutlu olmak için çok bir şeye ihtiyaç yok. Hem o kadar fakir hem o kadar mutlu başka bir millet görmedim. Dert olmayacak o kadar fazla şeyimiz var ki. Şükürsüzüz Sevgili Okur! Temiz içme suyu ve elektriğin olmaması bile Malagasy‘leri mutsuz edemiyor (Madagaskar halkına Malagasy denmekte. Ne kadar doğru bilmiyorum ama duyduğuma göre Almanlar kelimeyi yanlış telaffuz ettiği için böyle Madagaskar kökünden başka bir isim kullanılmakta). Öyle kahvehane köşelerinde aylak oturan Malagasy de yok. Herkes çoluk çocuk sabah gün doğumundan gün batımına kadar çalışıyor. Büyükşehir insanı spor salonlarında sixpack yapacağım diye kasarken Madagaskar sixpack’li insanlarla dolu. Fakir olmalarına rağmen açlık sınırı olmadığından ve çalıştıklarından güçlü bir vücuda sahip oluyorlar doğal yöntemlerle (çalışarak). Bir başka çıkarım ise oldukça sabırlı olmak. Yokluk içinde ellerinden geleni yaparak birbirine destek olan Malagasy’lerin aynı Tanzanyalılar’ın pole pole‘si gibi mora mora‘sı var. Yavaş yavaş ya da rahat ol demek. Şoförüm Dadah çok hatırlattı bana bunu. Yolda kaç kez tekerlek patladı, araba bozuldu, başka aksilikler oldu. Kızsan da kızmasan da sonuç değişmiyor. İnsanların çabası bir çok şeye olan tutumu değiştiriyor. Hayatın zorluklarına karşı mora mora bir yaşam şekli, Malagasy’ler birbirlerine karşı çok anlayışlı ve yardımsever. Yeşil ışık yanınca saniyelerle geciken araca korna çalmıyorlar mesela. Aklımda kendine özgü doğası, birbirinden şirin lemurları, baobab ağaçları, güzel insanları ile yer etti Madagaskar.

Bir sonraki hayalim Namibia! Yeni iş değiştirdiğim için izinlerimi yeni yöneticimle konuşmam gerek. Bana şans dileyin :)

Mora mora hayallerimize 🥂

Diğer fotoğraflar, videolar ve hikayeler için instagram’dan #visneinmadagascar etiketine bakabilirsin.

Vişne Kiraz
Mayıs 2018
(Amsterdam, Haziran 2018)

Not: 17 gün gezince anlatacak ne çok şey birikmiş.

4 Yorum

Mâlum bahar gelmek üzere. Hollanda’da lale tarlaları alabildiğine rengârenk olacak. Hollanda’ya gelen turistler Emirgan gibi bir park olan Keukenhof‘a akın edecek. Bense Keukenhof yerine senelerdir yaptığım gibi bu sene de keyifle lale tarlaları arasında Bollenstreek‘te Düldül’ümle gezeceğim 🚲.

Lalenin Osmanlı’dan Hollanda’ya gelişi

Hollanda’da bir süredir yaşasam da Hollandalılar’ın ticaret kafasına ve pragmatist yaklaşımlarına şaşırmaktan hâlâ kendimi alıkoyamıyorum. 16. yüzyılda devrin süper gücü Osmanlı’dan yardım istemek için Hollanda resmî heyeti Türkiye’ye gider. Konu İspanyollar’ın bölgedeki hakimiyetine karşı destek almaktır. Bu resmi ziyarette Osmanlı Heyeti hediye olarak lale soğanı verir Hollandalılar’a. Hollanda’ya ilk kez bu vesile ile gelen laleler o kadar çok sevilir ki lale çılgınlığı “tulip mania” başlar. Bu çılgınlığın meyvelerinden bir tanesi de ilk borsanın kurulmasıdır. Diğer meyvesi de bu lalelerin soğanlarını çoğaltmak için renk cümbüğü oluşturan lale tarlaları.

Keukenhof

Keukenhof aşağıdaki haritada da gördüğün gibi Lisse’e yakın girişi ücretli bir park. Giriş ücreti kişi başı 20 Euro civarında. Parkta bir çok lale türü ekili oluyor. İstanbul’da lale mevsimini görmüş hele Emirgan’ı ziyaret etmiş biri için çok ilginç bir yer değil. Bir de lale mevsimi olan Mart – Mayıs arası maalesef tur otobüslerinin katkısıyla aşırı kalabalık oluyor. Bisikletle parkın etrafından geçmek bile bu yüzden çok tatsız. Ben şahsen gelen misafirlerime Keukenhof’u değil Bollenstreek bölgesine gitmelerini öneriyorum.

Nedir Bollenstreek?

Lale soğanlarının çoğalması için ekilen lale tarlalarının bulunduğu Lisse civarı ve kıyı şeridi içinde kalan bölgeye Bollenstreek denmekte. Bollenstreek’te bir sürü çiçek tarlası yer almakta. Toprağı da ilginç bir şekilde kum gibi. Amaç soğanın çoğalması olduğu için anladığım kadarıyla bu kum türü toprak hem ekimi hem de soğanları çıkarmakta oldukça elverişli. İşte Hollanda’ya has olan manzara bu bölgede yer alan tarlalar. O alabildiğine uzanan renkli tarlaları laleler, sümbüller, zambaklar eşliğinde görmek muhteşem bir duygu. Bisikletle geçerken rüzgarın getirdiği sümbül kokusunu tarif edemem.

Rotam

Mart-Mayıs arası lale mevsiminde güneşli güzel bir havada Düldül’ümle yaklaşık 40 km’lik bir yol kat ediyorum. Amsterdam’da oturuyorum. Genelde Amsterdam-Zuid istasyondan Sassenheim‘a tren ile ulaşıp, Sassenheim’dan Lisse‘e doğru lale tarlaları gördükçe devam ediyorum. Sassenheim tren istasyonunda Bollenstreek Rotası ile ilgili bir sürü bilgilendirici pano bulunmakta. Ayrıca kısa bir rota için bile bir çok tarla yakın mesafede. Bu yüzden başlamasını en sevdiğim rota bu. Bir başka sene de tren hatlarında haftasonu olan bakım çalışması yüzünden Haarlem‘den Sassenheim‘a kadar gitmiştim. Haritada görünen şehirleri kapsayacak şekilde kendi rotanı sen de belirleyebilirsin. Tren durakları için Haarlem, Heemstede, Sassenheim’a ulaşmak bana daha kolay geliyor.

Bundan 3-4 sene önce bir lale tarlası sahibi kafeli bir konsept yaptı. Lale mevsiminde lale tarlasının yanına yatak, bisiklet, masa gibi dekorlar koyup çay, kahve, tatlı ikram etmekte. Tarlanın adı De Tulperij – Voorhout. Sassenheim istasyonundan bisiklet ile 13 dakika uzakta. Rotanın başında ya da sonunda mutlaka buraya uğramalısın. Kapanış saatini kontrol etmekte fayda var.

Olur da bu yazıdan ilham alıp Bollenstreek’e gidersen bana yorumlarını mutlaka aşağıda ilet, izlenimlerini merak ediyorum :)

Vişne Kiraz
Amsterdam Şubat 2019

Yorum bırakın

Güneydoğu Asya seyahatimde en sevdiğim söz “Same same but different!” olmuştu. Aynı aynı ama farklı diye çevirsem de sahte ürünleri satarken kullanıyorlar. Mesela Rolex saat alacaksın “Bu orijinal mi?” diye sorunca “Same same but different!” cevabını alırsın Sevgili Okur (Bu arada urbandictionary’nin bilmeden benimle aynı örneği vermesine ne demeli? :) ). O gün bugündür ne zaman biraz bir benzerlik olsa eğlenerek bu tabiri kullanırım. Şimdi bu tabiri Fas ve Türkiye için SSBD kısaltmasıyla kullanıp sana Fas gezimden bahsedeceğim. Fas benim ilk kez gezdiğim Arap ülkesi olma ünvanına sahip.

Tannery, Fes

Fez

Bu geziye çok güzel ama bir o kadar da zor bir noktadan başladık: Fez! Gezimizin sonunda iyi ki Fez dışında başka yerlerde gezmişiz diye düşündüm. İlk zorluk araba kullanma deneyimi oldu. Havaalanından otele gelebilmek başlı başına bir maceraydı. Bir kere kavşak kavramı çok karışık. Kavşak büyüklüğü değişken ve GPS (maps.me) büyük de küçük de olsa her şeye kavşak diyor. Kavşaklara araçların girmesinde hiç kural yok. En içteki aracın aniden kavşaktan çıkması ya da beyaz uzun bir tırın sağa bakmadan kavşaktan geçmesi Fez civarı olağan. Bunları aşıp otele yaklaşınca bu sefer de park yeri sıkıntısı yaşadık. Medina (old town) kısmı araba trafiğine kapalı. O yüzden maps.me de görünen en yakın park yerine vardık. Park yeri derken pazar yerinde kalabalık ve kaotik bir alan. Boş yer de bulamayınca çareyi kalacağımız riad ‘ın görevlisinden yardım almada bulduk. (Fas’ta içinde havuzlu avlusu olan evlere riad denmekte. Bunların bir çoğu Fransızlar tarafından satın alınmış otel olarak işletilmekte.) Zeynep Kaptan park yerinde bulabildiğimiz bir yerde araçta kaldı ve ben ilk kez medina‘nın içine daldım. Medina yabancıların oldtown tabirine denk gelse de labirent olması yönüyle ayrılıyor. Medinanın içine ilk girip riada yürüdüğüm an film sahnesi gibiydi. Daracık bir yolda haritadan ve tabelalardan riadı ararken bir yandan da ilk kez gördüğüm kalabalık yaya ve hayvan trafiği inanılmazdı. Riadı bulup görevliyle medinadan çıkıp aracımızı sağ salim bırakabildik. Riada giderken gördüğüm ufak bir fırından sıcacık pide aldım. İlk kez harcama yapacağım için bozuğum yoktu ve o fakir fırındaki amca Türk olduğumu öğrenince ücretsiz verdi pideyi. Bu duyguyu o kadar unuttum ki bu kuzey Hollanda ülkesinde. O sıcak pide gibi içimden sıcak bir şeyler aktı. Hiçbir şeyi olmadan paylaşan hatır gönüllü insanlara karşı varlık içinde kuruşu kuruşuna hesap yapan soğuk izole insanlar.

İlk şekerli naneli sıcak çayımızı (şekersiz ve soğuk olması hatta buz bulmak imkansız) içip soluklandıktan sonra medinanın bir ucundan diğer ucuna yürüdük. Bu güzergah boyunca “Ben satıcı değilim, size yardım edeyim. Nerelisiniz?” sorularıyla muhattap olmadan yürüyemeyeceğimizi öğrendik. Diğer öğrendiğimiz şey de camiilere müslüman olmayanların giremeyeceği olması. Dünyanın en eski üniversitesi ve camii olan University of Al Quaraouiyine‘a girerken görevli “Durun, giremezsiniz!” dedi. Hayırdır deyince müslüman olmadığımız için olduğunu dile getirdi. Bugüne kadar hiçbir mabede o dinden olunmadığı için girilemeyeceğini ne duydum ne gördüm. Elbette o dinin gerekli değerlerine ve giyinme şekline saygı duyulması gerekmekte. Düşünsenize Sultan Ahmet Camii’ne onlarca turist girip çıkıyor, böyle bir soru sorulmaz bile. İşte ilk SSBD! Bizde kimsenin inancının dış görünüşüyle ilgili olmadığı (maalesef herkes uygulayamasa da) söylenir, hatta kimin cennete gideceğini Allah’tan başkasının bilemeyeceği anlatılır. O yüzden camiiye girmenin görmenin o kişiye ne hissettireceğinden alıkoymaz kimse.

Fes kapılar

Akşam yemeğini The Ruined Garden‘da yedik. Bahçesi ve yemekleri gayet güzeldi de akşam çok geç olmamasına rağmen riada korkarak döndük. Medinanın içinde hava kararmaya başladığı için bir yandan dükkanlar kapanmaya başlamış, bir yandan da GPS’e baktığım için turist olduğumuzu gören delikanlılar ya da başka niyetli erkekler biz sormadan bize yardım etmekte çok ısrar etti. O karanlık sokaklarda iki kadın birilerini takip etmek zorunda kaldık istemesek de. Belki de gerçekten iyi niyetlilerdi ama gün içinde o kadar çok satıcıdan ısrar gördükten sonra bir anda içimiz rahat etmedi bu durumdan. Hatta bir noktada yolun devamının kapalı olduğunu söyleyip etrafımızı çevirdiler. Korktum tek olmadığım halde. Arkadaşıma bas gaza kimseyi dinlemeden hızlıca bildiğimiz gibi yürüyelim dedim. Hakkaten de yol kapalı değildi. Böyle bir şey yaşacağımı bilsem restorandan yanımızda bize eşlik edecek birini isterdim. Daha sonra Amsterdam’da karşılaştığım Faslı taksici “Ben oralı olduğum halde Fez’den çekiniyorum.” deyince anladım yaşadığımızın çok normal olmadığını. Hatta Fez’den ayrıldıktan sonra Fez’de çok az Faslı kadın gördüğümüzü fark ettim. Belki de medinanın çoğunlukla turist ve satıcılarla dolu olmasındandır.

İlk günün kaosunu ertesi gün gün doğumunu izlemek için erken uyanıp hem serin hem sessiz sokaklarda gezerek engellemiş olduk. Bence en güzel Fez anları da bu sabahın erken saatlerinde yaşandı. Ezan sesinin eşlik ettiği toz pembe manzaralı Fez’i doya doya seyrettikten sonra boş Fez sokaklarına çıktık. Fotoğraf meraklısı olduğum için ilk soluğu Tannery denilen deri boyama yerinde aldım. Para kazanmanın zor olduğunu en iyi ifade eden yerlerden biri burası olmalı. O derileri renklendirmek için çıkan koku inanılmaz. Yazın ortasındaki halini düşünemiyorum bile. Bize taze nane koklattılar kusmayalım diye. İşe yarıyor. Ne kadar zorlu olsa da manzaralar da o kadar enfes. Bıraksalar bütün gün orada çalışanları izleyebilirdim. Bir sonraki durağı hiç düşünmemiştim. Labirentin içinde gezerken Zaouia Sidi Ahmed Tijani türbe va camiisinin girişinde bulduk kendimizi. Caminin imamı bizlere Faslılar’ın namaz kılarken giydikleri renkli cübbelerden verdi türbeyi gezerken giymemiz için. İmam çeşmenin önünde Zeynep ile benim fotoğrafımızı çekmeyi teklif etti ve çıkarken de içerideki yaşlı amcadan hayır dua almamız için rica etti. Güzel sabah gezintisinden sonra kahvaltımızı yapıp Volubilis’e doğru yola çıktık.

Volubilis, Moulay Idris ve Meknes

Fes ile Volubilis arasındaki yola sarı ve yeşilin tonları hakim. Zeytinlikler ve ufaklı tefekli göllerle dolu bir manzarada yolculuk yaptık. Volubilis, Roma döneminden kalma antik bir şehir. Öğlen çok sıcak olduğundan Volubilis’e yakın olmasına rağmen önce Meknes’teki otelimize gidip dinlenip Moulay İdris‘i ikindi vakti gezmeyi tercih ettik. Molulay İdris küçük ama çok şirin bir kasaba. Akşam güneşini beklerken meydandaki kafede bir şeyler içip gelen geçenleri izlemek çok keyifli. Meknes’e dönerken yine zeytinlikler bizi bizden aldı.

Moulay İdris’te gün batımı

Marakeş

Sabahları gün doğumunda kalktık bu gezi boyunca. Böylelikle hem öğle sıcağından hem de trafikten kaçtık. Hiç pişman değiliz :) Marakeş, Fes’e göre oldukça büyük ve gelişmiş bir şehir. Biz ilk öğleden sonramızı şehrin içinde geçirdik. Souq bizdeki Eminönü gibi bir yer. Bu yüzden beni Avrupalı turistler kadar etkilemedi. Bu da bir başka SSBD. Fas, Fransız sömürgesinde kaldığı için Franıszca yaygın olarak konuşulmakta. Bu nedenle Fransız turistler Türkiye’ye gelmek yerine Fas’a gitmeyi tercih ediyorlar. Bence Türkiye’deki kalite ve temizlik Fas’ta yok ama Türkiye’yi terchi etmiyorlar. SSBD yarışında ya Yunanistan’a ya da Fas’a kaybediyoruz. Marekeş’te Ben Youssef Madrasa‘si mozaikler açısından güzel olsa da Endülüs’teki kadar iyi korunmamışlar. Ayrıca şehrin merkezindeki Koutoubia Mosque‘nin kulesi Seville’de Giralda inşa edilmeden önce Marakeş’te inşa edilmiş. Aynı kuleyi ayrı iki ülkede hem camii hem de kilise kulesi olarak görmek ilginç oldu. Endülüs gezi notlarımı hatırlamak istersen böyle alayım seni. Marakeş manzarasının tadını çıkarmak için House of Photography‘nin üstündeki kafeyi tercih ettik.

Marakeş’teki ikinci günün sabahında High Atlas dağlarına doğru yol aldık. Aslında amacımız Game of Thrones’da Khaleesi’nin şehri Yunkai’yi görebilmek için Ouarzazate‘ye varmaktı. Ouarzazate bir çok filmde mekan olarak kullanılmış bir bedevi köyü, ayrıca Sahara’ya açılan kapı olarakta geçmekte. High Atlas dağlarına vardığımızda yer yüzüne hakim renkler kırmızı, yeşil ve gün doğumunun pembemsi maviliğiydi. Yollar dağ yolu ve virajlı olduğundan yolculuk hesapladığımızdan uzun süreceği için rotayı Ourika Vadisi‘ne çevirdik, güzel de oldu. Ouarzazate ve Sahara’yı başka bir Fas ziyaretine bıraktım. SSBD‘ların sonuncusu ise Türkiye’de iki kadın olarak arabayla doğuda böyle bir gezi yapamayacağımız oldu. Halbuki Türkiye coğrafyasının çeşitliliğinin tadını korkmadan çıkarabilmek isterdim.

Khaleesi Ouarzazate’de

Ourika Vadisi‘nde köylü çocukların yardımıyla bulduğumuz safran tarlasını ziyaret edip son zamanlarda meşhur olan argan yağının nasıl çıkarıldığını öğrendik. Arganın yetiştiği çalı çok dikenli olduğu için keçilere meyveyisini  yedirip dışkısından argan toplanıyormuş. Ourika Nehri’nin ileri kısımlarında bizim gibi su kenarında mangal yapılan yerde öğle yemeği molası verdik. Uzun zamandır nehir kenarında bir şeyler yememiştim.

Son gecemizi Agafay Çölü‘nde lüks çadılarda geçirdik. Agafay Çölü, Sahara’ya gidecek kadar vakti olmayanlar için ideal. (Biz Scarabeo Camp‘te kaldık ama yaşadığımız ufak tefek servis problemleri yüzünden tavsiye etmem.) Akşamki yemek çadırı, dekorlar, sabah gün doğumundan sonraki deve turu kendimi Lawrence of Arabia filminde hissettirdi.

Türkiye ile kıyaslayarak biraz iç geçirdiğim ama yine de renk cümbüşünden ve çeşitliliğinden etkilendiğim bir gezi oldu Fas. Daha görmek istediğim bir çok yer var Fas’ta. Bakalım bir sonraki gezim ne zaman olur bu renkli ülkeye.

Diğer fotoğraflar için instagram’dan #visneinmorocco etiketine bakabilirsin.

Vişne Kiraz
Nisan 2017
(Amsterdam, Ocak 2018)

4 Yorum

The Dark Hedges

Dublin seyahatim biraz farklı başladı. Sanki biraz da bir yönümü anlatan bir hikaye oldu Sevgili Okur.

(Sakın nasıl diye sorma!) Bir şekilde İrlanda’nın Schengen bölgesinde olduğuna inanmışım. O kadar emindim ki önüme çıkan sinyallerin hiçbirinden kıllanmadım bile. Havaalanındayken gittim doğruca Schengen uçaklarının olduğu kapıya. Biniş kartımdaki barkodu okuttuğumda yanlış yerde olduğum uyarısını aldım. “Schiphol’de inşaat var, ondan zağar.” dedim ve üst katta Schengen bölgesi dışına uçan uçakların kalktığı kapıya gittim. Bu yüzden de pasaportumun damgalanmasını yadırgamadım. Uçağımın olduğu kapı İngiltere’ye giden uçakların olduğu yerdeydi (çok ilginç). Hostes pasaportuma bakarken bir yandan beni business class’a aldıkları için yeni biniş kartı basmaya çalışıyor bir yandan pasaportumda hararetle İrlanda vizesi arıyordu. İnancım o kadar güçlü ki kadına gayet normal bir tonda çalışma iznim olduğu için Schengen bölgesinde vizeye ihtiyacım olmadığını ve neden pasaportumda vize aradığını sordum. Bu soğukkanlılık ve inançla hostes ikna olmuş olacak ki geçmeme izin verdi. Aslında bu da ikinci sinyaldi. Business class’da mutlu mutlu yolculuk ettikten sonra Dublin’e vardık. Pasaport kontrolünü görünce “Acaba mı?” diye internetten dur bakayım demeden sıra bana geldi. Paşa paşa görevli memureye pasaportumu verirken “İrlanda Schengen bölgesinde değil mi?” diye sordum rahatça. Korku ya da heyecan hiç yoktu. Bu da aymam için üçüncü sinyaldi. Çekirge üçüncü kez zıplayabilecek miydi acaba? Meraklıydım. Hiç bu duruma gelmemiştim ve vizesiz bir ülkenin sınırında ne yaparlardı hiç fikrim yoktu. Amerika’da ya da Almanya’da aynı duruma düşsem yusuf yusuf olurdum her halde. İrlandalı görevli polis memuresi bana bir dahaki sefere İrlanda’ya girişte vize almam şartıyla pasaportuma bir uyarı mühürü basarak İrlanda’ya giriş izni verdi. Biletimin ve pasaportumun fotokopisini çekmek için de çok kibarca izin istedi. Misafirpervelik buydu işte! Altı üstü bir kaç gün kalacak bir turisttim. Ne gerek vardı işleri zorlaştırmaya? Daha sonra konuştuğum göçmen bir taksici de İrlandalıların yardımsever ve arkadaş canlısı olduklarını kendi dile getirdi. Halbuki burnu havadaki İngilizler’e bu kadar yakın ama karakter olarak zıt bir millet. Hoşuma gitti. Bu yüzden İngiltere Nişantaşı ise İrlanda benim için Karaköy oldu :) Daha sonra Game of Thrones çekimlerinin yapıldığı Dark Hedges’i görmek için Kuzey İrlanda’ya da hali hazırda vizesiz İrlanda’da olduğumdan kaçak girmiş oldum. Bu da ayrı keyifliydi, yüzümdeki gülümseme bitmediğinden yanaklarımın acıdı o derece. Bu değişik girişten sonra Dublin gezim havanın da güzel olmasıyla epey keyifli geçti. Evlerin kapıları, Trinity College’ın kütüphanesi (Jedi Library), pub kültürü, çiçeklenmiş kiraz ağaçları, doğası aklımda kalanlardan. Kötü de olmadı :)

Güçlü bir inanışla ve bir an bile bir yanlışlık olma ihtimalini düşünmeden vize falan demeden girebildim İrlanda’ya. Peki bir şeye bu kadar güçlü inanmak ne kadar doğru? Neden önüme çıkan sinyallere ihtimal bile vermedim? Bu kadar güçlü bir inanç beni yanlış yerlere sürükler mi(ydi)? Bu soruları hala düşünüyorum. Belki babamın baskısından kurtulup tek başıma geldiğim bu noktada kişiliğimin ve bu inancımın payı büyük. Baskın bir kültürde yalnız yaşamak ve çalışmak sanırım böyle durmazsam olmazdı. Ama bazen de çok mu zorluyorum? Bir yerde vazgeçmeli miyim? Sen ne dersin Sevgili Okur?

Bonus: Dublin gezimden sonra The New York Times’da “Gerçekler neden fikrimizi değiştirmez?” başlıklı makaleye denk geldim iyi mi?

Diğer fotoğraflar için instagram’dan #visneindublin ve #visneineireland etiketlerine bakabilirsin.

Vişne Kiraz
Nisan 2017
(Amsterdam, Mayıs 2017)

7 Yorum

Baştan belirteyim: kesenin ağzını açmayacaksan bu yazıyı okuma Sevgili Okur! Böyle bir giriş yapmak istemezdim ama gerçekleri baştan söyleyeyim de seni boşuna heveslendirmeyeyim. Bugüne kadar en masraflı geçen seyahatlerimden biri oldu. Ben de öyle çok zengin olduğumdan değil Galapagos Adaları‘nı doğası bozulmadan dünya gözüyle görmek istediğimden saçtım bütün paramı bu gezimde. Vahşi doğayı kendi ortamında görmek isteyince fiyatlar aşırı uçuyor. Bunu Kilimanjaro tırmanışı sonrası çıktığımız safaride de deneyimlemiştim. Pahalılık gerçeğini kabullendikten sonra her şeyi unutup doğanın tadını çıkartmak harikaydı. Özellikle hayvanlarla milli park ya da hayvanat bahçesi olmadan kendi doğal ortamlarında anlar paylaşmak kelimelerle anlatılmayacak kadar eşsiz bir duygu.

Sümüğünü sevsinler

Havaalanından Puerto Ayora’ya doğru

Darwin Adaları olarak da bilinen adalar anakaradan 1000km uzakta. Her şeyden bu kadar uzak olunca ister istemez bölgeye has türleri doğal olarak sadece burada görmek mümkün. Uçak ile adanın üzerine ilk yaklaşmaya başladığımızda bu çölde nerede bu kadar tür diye düşündüm. Galapagos’un bence en çarpıcı yanı barındırdığı bu tezatlıkta. Volkanik adanın kuraklığında bir çok tür yaşamakta. Ben Galapagos Adaları’nı ziyaretim boyunca Santa Cruz Adası‘nda kaldım. Adalar arası mesafe fazla ve masraflı olduğu için Santa Cruz’a gelip San Cristóbal‘den dönmek mantıklı bir tercih olur. Santa Cruz’da bulunan Baltra Havalimanı 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikalılar tarafından kullanılmaktaymış. Bu havalimanı da aslında Santa Cruz’un hemen dibinde bir adada. Ekolojik dengeyi korumak için böyle bir yer seçilmiş. Bugüne kadar gördüğüm en minimal ve doğa dostu havalimanı burasıydı. Adanın ekolojik dengesinin bozulmaması için hem Ekvador’dan uçağa binmeden önce hem de Galapagos’a inince valizler kontrol edilmekte. Galapagos’ta eğitimli bir kurt köpeği bütün valizleri koklayarak gerçekleştirdi bu kontrolü. Ben hala sert plastik valizimi nasıl kokladı ve kontrol etti anlamış değilim.

Ohmmmmm!

Santa Cruz adasında havaalanından Puerto Ayora’ya doğru gidince 3 farklı iklim bölgesinden geçiyormuşuz. Çöl, tropik ve yarı tropik. Özel bir araç tuttuğumuzdan havaalanından şehre giderken Los Gemelos‘da manzarayı izlemek için durduk. Los Gemelos volkanik bir olay sonucu değil çökme yüzünden oluşmuş 2 büyük krater aslında. Adanın en yüksek bölgesinde olduğu için iklim ve bitki örtüsü oldukça tropik. Bu duraktan sonra lava tünellerinin ve dev kaplumbağaların olduğu Reserva El Chato‘ya geçtik. Rehberimizin dediğine göre buradaki kaplumbağalar 2. Dünya Savaşı’nı görmüşler. Ben kaplumbğaların gözlerini Game of Thrones‘da ölülerin gözlerine örtülen gözlere benzettim. Buradan ayrılmadan ölmüş kaplumbağa kabuklarının içine girerek fotoğraf çekilmek olmazsa olmaz turistik hareketlerden.

Dev tosbağalar ve gözler

Otellerimize geçip soluklandıktan sonra uzuuun bir yürüyüş sonrası Tortuga Bay‘e vardık. Yol boyunca sıralanan kaktüsler o kadar devasa bir hal almış ki gövdeleri çam ağacı gövdesine dönüşmüş. Yani ağrısız sızısız kaktüse sarılmak mümkün şu hayatta! Tortuga Bay rengi ve uzunluğu ile çok güzel bir kumsal. Umulduk umulmadık her yerdeki iguanalara çok güldüm. Bence çok komik bir güneşlenişleri var. Baş yukarı doğru boyun dik. Mağrur güneşlenmek bu olsa gerek :) Bir de grup halinde güneşlenme huyları var. Niyeyse? Tortuga Bay’de su kapmlubağası göremedim, o yüzden adı Iguana Bay olarak değişmeli. Kumsaldaki her karartı bir iguana olabilir.  Tortuga Bay’in sonuna kadar gittikten sonra arka tarafta kalan lagunda yüzmek iyi geldi. Hiç anlam veremediğim ayakta durularak yapılan paddle board kiralayan biri vardı burada. Etrafta bundan başka bir şey olmadığı için su vs. tedbirli yola koyulmak gerek Tortuga Bay’e giderken.

 

Bartolomé Adası

Burası Darwin’in adaları olduğundan Darwincim de arkadaşlarının isimlerini vermiş adalara. Bartolomé de Darwin’in kankalarından biriymiş. Bartolomé Adası yeryüzü şekli olarak oldukça ilginç bir yerdi. Lava patlaması suyun altında olduğu için etraftaki kayaların üzerinde bir sürü minik kabarcıklar deliklere ve su altı bitkileri de kaktüsümsü kara bitkilerine dönüşmüş. Mavi ile kahverenginin ilginç bir kontrastı vardı burada.

Isabela, Pinzón ve ada sakinleri

Galapagos’un bence en güzel yanı canlıların koruma altında olup avlanmamasından ötürü oluşan insandan korkmama tavırları. Çok rahatlar ve her yerdeler. Mesela bir pelikanın yanından geçerken ben nasıl merakla ona baktıysam o da aynı şekilde bana baktı. Foklar her yerde. Sanki onlar adanın asıl sakinleriydi. Puerto Ayora’da limanda bankta uyuyanları bana en ilginç gelen görüntülerden oldu. Rahatı bulmuş, balık avlamaya da gerek yok. Bank da konforlu! Isabela Adası‘nda köprü kapatanları bile vardı. Isabela Adası’nda blue footed bobby, flamingo, su kaplumbağası, pelikan, köpek balığı, yunus, penguenfok balığı, rengarenk balıklar görmek mümkün. Erkek fok balıkları baya vahşi ve çok acayip sesler çıkartmakta. Yanı başıma gelip neşeli yüzen penguenin o coşkusunu o anı ne zaman hatırlasam içimde yaşıyorum.Su kaplumbağalarının nefes almak için kafalarını çıkartmasını gözlemleyip evlerini bulmam ve suyun dibinde dedikodu yaptıkları ana dakikalarca şahit olmam doyamadığım anlardan. Pinzón Adası ise ayak basılmayan bir ada. Oraya giderken gördüğüm kaya oluşumları ve renk geçişleri büyüleyiciydi.

Pinzon’a giderken saklanmış foklar

Galapagos’da dalış

Galapagos’da büyük deniz canlıları ile yüzmeyi iple çekiyordum. O kadar yol gelmişim çekiç başlı köpek balığı (bkz. hammerhead shark) ve beyaz burunlu köpek balığı (bkz. whitetip shark) ile yüzmeden olmaz. Gel gelelim Galapagos’da en üzüldüğüm şeylerden biri dalışın günlük 150 USD olması oldu. Aynı paraya 5-6 kez dalardım Koh Tao’da mis gibi. Hal böyle olunca bir gün dalış yapabildim. Çok şükür tek daldığım günde hem bahsettiğim iki köpek balığı tür ve mobula ile yüzdüğüm için çok şanslıydım. North Seymour‘da daldık. Dalışın başı oldukça sıkıcıydı. Kumlu bir rotada bir müddet ilerlerken bir anda köpek balıkları görünmeye başlayınca oldukça heyecanlandım. Aslında bence köpek balıkları da heyecanlı ve bir o kadar meraklıydı. Keşif bakışma derken zaman nasıl geçti anlamadım bile.

Ah mümkünse dalışı Güney Doğu Asya’da öğren. Hem uygun hem de suyun sıcaklığı, su altı faunasının zenginliği oralarda farklı. Bu arada teknedeki grup da fiyatlar böyle olunca çok kokoştu. Nerede Asya’daki kafa dengi turistler diye hayıflandım. İlla Galapagos’da dalış öğreneyim dersen 600 USD fiyatı. Aynı PADI kursu için Tayland’da 200 USD ödemiştim. Şunu da belirtmeden geçmeyeyim: fiyat böyle olunca ekipman vs. hiçbir şey taşıtmıyorlar tabii. Herkesin ekipmanını kendileri kurdu. Hiç öyle öğrenmedim ben. Sonuçta benim ekipmanım, benim kontrol etmem gerek. Ama bu da servise dahil. Bu da böyle bir tecrübe oldu.

Notlar:

  • Galapagos Adaları’na giden uçağa binmeden önce Galapagos giriş ücretini ana karadaki havaalanında 20 USD, Galapagos’a varınca da 100 USD olarak iki parça şeklinde ödenmekte. Check-in’e valizi  vermeden önce valizin güvenlik görevlisi tarafından mühürlenmesi ve makbuzu göstermek gerekiyor.
  • Oteller kahvaltı dahil 25-30 USD civarı. Yemek de 7-10 USD arası. Esas pahalı olan şey aktiviteler. Aktiviteler için kişi başı günlük en az 100 USD’yi gözden çıkartmalısınız.
  • Puerto Ayora’da restoranların sıralandığı bir cadde var. Taze deniz ürünlerini oldukça uygun fiyata yemek mümkün. Ben çok sevdim.
  • Skyscanner’da arama yaparken karşıma Tame Airlines çıkmamıştı. Mevcut diğer havayollarından kat kat daha ucuz.
  • Başka bir adada tura katılacaksanız ayrılmadan önce tur şirketinin size renkli bir etiket yapıştırması gerekmekte. Benim başıma talihsiz bir olay geldi bununla ilgili. Tur şirketindeki adam üç kağıtçı çıktı. Adam sabah benimle limanda buluştu ve Isabel’a adasına giden bota bindirdi. Yaklaşık bir saat sonra Isabela Adası’na vardığımda beni karşılayan kimse yoktu. Beni en çok üzen tek seçenek öğleden sonra 3’te dönebiliyor olmak ve o gün başka hiçbir şey yapamayacak olmak oldu en başta. Oradaki başka bir tur görevlisi ile konuşup üzgün halimi de görünce adamcağız sağolsun beni ücretsiz kendi grubuna kattı ve günün tadını çıkartmam konusunda tembih etti. O amcayı ve Arjantinli Natalie ve Mariano’nun empati içerisinde beni kucaklamalarını hiç unutmayacağım. Döndüğümde polise gitmemden korkan tur görevlisi beni limanda karşılayıp bin bir yalan söyledi. Aklında bulunsun derim.

Bundan sonra hep iguanalar gibi güneşlendiğimiz, penguenler gibi neşeli yüzdüğümüz nice güzel seyahatlere ilham olsun bu gezi!

Daha fazla fotoğraf için instagram etiketim #visneingalapagos .

Vişne Kiraz
Ocak 2017
(Amsterdam, Nisan 2017)

8 Yorum

DSCF3051

Evet en son ne zaman balkondan aşağı sepet sarkıttınız ya da sarkıtıldığına şahit oldunuz? Çocukluğumda tanık olduğum o zamandan beri pek sevdiğim bu sepet sarkıtma olayına ben en son Havana sokaklarında şahit oldum. Belki ufak bir şey ama beni aldı düşüncelere ve anılarıma götürdü. Adana‘da anneannemin ve babaannemin yaşadığı mahalleyi, küçükken yaz tatillerinde ziyaret ettiğimde sokak satıcılarının ve ondan bir şey satınalmak isteyen mahalle sakinlerinin geçtiği sahneleri hatırladım. Bir de akşam hava serinleyince iki iskemle alıp babaannemle sokakta oturduğum, sokakta komşu kızlarla bebeğime çubuklu pijama kesip biçtiğim, halamın kuzenim satıp okul harçlığı biriktirsin diye boş teneke kola kutularında yaptığı eskimolardan somurduğum, sabah serinliğinde kapının önünü süpürdüğüm, evin damında narin tenimizi sinekler ısırmasın diye kurulan cibinlik altında yıldızları seyrederek uyuduğum bizim yaşadığımız lojman hayatından farklı “Hayat sokakta!” mottolu Adana’da geçen yaz tatillerim geldi gözümün önüne Havana sokaklarında yürüdükçe.

Zaman tüneli

Küba eski zamanlardan bir film setini andırıyor. Devrimden sonra ülkeye yeni bir şey gelmemiş gibi. Evler, arabalar her şey 1950’lerden kalma. Sanki 2016’dan 1950’lere zaman yolculuğu yaptım. Tüketim toplu olduğumuzdan beri bizim için en basitinden bir kağıt peçeteye erişmek, onu kullanıp atmak çok kolay. Küba’da bize basit gelen bu tüketimin olmadığını fark ettim. Onun yerine tekrar yıkanıp kullanılabilen kumaş peçeteler yaygın. Hatta küçükken annemle dışarı çıktığımızda ıslak mendiller olmadığından annemin yanına aldığı ıslak sabunlu bezleri yıllar sonra Küba’da otobüs yolculuğunda birinde gördüm. Bakkalarda çok az ürün olduğu için barkod sistemi bile yok Küba’da bir çok yerde. Bunları gördükten sonra yersiz tükettiğimizi düşündüm. Küba’da hediyeliklerin eldeki malzemelerden (seramik, tahta, metal vb.) yapıldığını fark etmekse çok kolay.

DSCF3269

Küba’da yol boyunca kocaman sıralanan reklam panoları yok ama boy boy propogandalar mevcut. En çok dikkatimi çeken ise panpa lider olarak Chávez’in gösterildiği propogandalar oldu. Hatta Havana’daki Hotel Nacional’de Chávez’in asker kıyafetli boydan yağlı boya resmi asılı. Castrolar’ın varisi Chávez olursa şaşırmam.

Renklilik

İyi bakılmış rengarenk klasik arabalardan gözümü almak pek mümkün olmadı. Öyle fotojenik bir ülke ki her yer bir fotoğraf karesi. Hatta yolda yürürken önünden geçtiğim bir çok evin içini çekecekken kendimi zor durdurdum, o kadar da paparazzi olmaya gerek yoktu.

En az arabalar kadar renkli Kübalılar. Size bir şey satmadıklarında bile sizle konuşmak için can atıyorlar. İnternetin belli meydanlarda sınırlı olarak verilmesi dünyanın farklı yerlerinden gelen turistleri, Kübalılar için dünyaya açılan kapı yapmakta. İnternet çok sınırlı ama USB belleklerden bütün ülkeye yayılan Justin Bieber şarkılarını duymak kaçınılmaz Küba sokaklarını gezerken. Bir de TV’de İspanyolca dublajlı verilen Türk dizileri sayesinde Ezel hayranlığınından bahseden Kübalılarla tanıştım. Türk turistlerin bıraktığı Türk bayrağına bir berberde, Che ve BJK’li kaşkola bir barda, Türk bayraklı tişört giyen ufaklığa Trinidad sokaklarında rastladım. Bizde yurtdışına çıkınca artan milliyetçilik duygusu enterasan.

Kübalılar renkli dedim de pasaport kontrolünden geçer geçmez karşılaştığım renkli manzaradan bahsetmedim. Resmi üniforma giyen Kübalı kadınların olmazsa olmazı file çoraplar. Polis olsun hemşire olsun nerede “business dress code” varsa karmaşık desenli siyah file çorap var. O renksiz kıyafetlerden bir şekilde yansımalı renklilik, değil mi?

Gitmeden önce

Son gelişen Amerika-Küba ilişkilerinden sonra “Ah Küba değişmeden gitmeli!” diye Küba’ya giden güruhtanım. Ee benden 2 hafta önce Obama ve Rolling Stone da  adaya gitti tam oldu. Gitmeden önce bir iki yanlış kişinin Küba tecrübelerini duymak beni biraz olumsuz etkilese de Kamboçya‘dan sonra her seyahat kolay gelmeye başladı. Genelde spontane gezdiğim için gözümü en çok korkutan internetsizlikti. Onu da kalacağım odalarda temizliği ve sıcak su olmasını önemsediğim için Amsterdam’dan ayrılmadan airbnb‘den kalacak yerlerimi ayarlayarak ve Küba’nın şehirler arası otobüs firması Viazul‘dan otobüs biletlerimi alarak hallettim. Adreslerin ve biletlerimin çıktılarını yanıma almanın faydası oldu, özellikle otobüse check-in yaparken. Böylelikle yanımda taşıdığım nakit miktarını da azaltmış oldum. Benim gibi yapmasanız bile internet olmamasına rağmen bir çok şeyi Küba’da kolayca halledebilirsiniz. Otobüsten iner inmez ellerinde evlerinin (casa particular) fotoğraflarıyla etrafınızı çeviren ya da köşe başlarında paylaşımlı taksi (taxi collectivo) diye seslenen Kübalılar  ile biraz pazarlık yaparak ulaşımı ve kalacak yeri kolayca ayarlayabilirsiniz.

Küba güzergahım

Küba’da ana hatlarıyla seçenekler şehir, kumsal ve milli park şeklinde. Seyahatim uzadıkça bu seçeneklerin tekrar etmesini pek tercih etmiyorum, o yüzden 2 haftalık seyahatimde bu seçeneklerin en güzel örneklerini görmeye gayret ettim ve böyle bir güzergah çıktı:

  • Viñales – Bugüne kadar gördüğüm en güzel vadi bu diyebilirim. Uçakla Havana’ya iner inmez soluğu UNESCO koruması altındaki bu vadide aldım. Tütün tarlaları arasında at sırtında gezmek, vadide yürüyüş yapmak, ufaklı tefekli mağaraları ziyaret etmek, puroların nasıl sarıldığını (Kübalı hatunların bacaklarında sarılmadığını) görmek, vadide gün batımını izlemek güzeldi. Bir gün de Cayo Jutias‘da kumsal keyfi yaptım. Ölü dallar arasında beyaz kumlar ve mavi denizi fotoğraflamaya doyamadım. Bu sahil çok turistik değil, bir tane yerel restoran ve bar mevcut. Sahil boyunca yürürken üniversiteden arkadaşım Evrim’e tesadüfen karşılaşmaksa çok sürpriz oldu. Dünya küçük! Bütün aktivitileri kilisenin karşısındaki ofislerde ayarlayabilirsiniz.
  • Cienfuegos – Sömürge döneminin şaşalı zamanından kalma mimariyi görmek için gidilecek şehirlerden biri. Galerileri gezerken renkli karoların üzerinde #visneonchequeredtiles koleksiyonuma güzel örnekler kattım. UNESCO koruması altındaki Parque Jose Marti’nin meydanının köşesinde Cafe Teatro Terry‘de mola verdim. Mor çiçekli salkımın altı öğle sıcağında iyi geldi. Akşam bir şeyler içmek için Palacio de Valle‘nin Endülüs esintili terasına gittim. Flamingo görmeye Guanaroca Lagoon‘unu tercih ettim ama taksi pazarlığında pek başarılı olamadım. Göl keyifli fakat kuşlar için mevsimi değildi, o yüzden çok az flamingo gördüm ve uzakça kaldılar. Diğer seçenek El Nicho şelalesi, ben şelale seçeneğimi Trinidad’a bıraktığım için Cienfuegos’a bir gün yetti.  Meydanın yakınlarında Dinos Pizza Kübalıların da gittiği biraz saklı kalmış lezzetli ve uygun menüsü olan bir restorandı, ben çok memnun kaldım. El Rapido zincirlerinde uygun fiyatlı peynirli tost ve hazır su bulmak mümkün. Coppelia‘da ise Kübalılar ile dondurma yemek pek eğlenceli.
  • Playa Larga – Bay of Pigs’in güzel sularında yüzmek, snorkeling ve bir ihtimal de dalış yapmak için gittim buraya. Punta Perdiz ve Cueva de los Peces‘in güzelliği hatrına buraya gitmek isterim tekrar. Cueva de los Pesces tatlı ve tuzlu suyun birbirine karıştığı ufak bir göl ve içindeki balıkları dışarıdan izlemek mümkün. Bana  büyük bir akvaryumu anımsattı. Güneş ışınlarının yansımaları, tatlı suyun hafifliği, gölün maviliği eşliğinde snorkeling yaptım, masalsıydı. Ben kendi ekipmanımı götürmüştüm, snorkeling setleri Decathlon’da 7-8 Euro’ya satılıyor boşuna kira parası vermedim. Punta Perdiz’de ise adımımı atar atmaz balıklar karşıladı beni. Çok açılmama gerek kalmadan karanın bittiği yerdeki kayalarda bile bir sürü deniz sakiniyle karşılaştım. Güzeldi ama Kosta Rika ve Curacao’da daha güzel denizler gördüğüm için çok etkilenmedim (I am spoiled!). Punta Perdiz girişinde bilmeden para vermeden girmiş oldum. Küba’da anlamadığım bence kaçak para kesme olayı var. Sonuçta burada ya da milli park girişlerinde makbuzsuz para isteniyor, zorlanırsa ödememeyi denemek mümkün. Playa Larga, Küba seyahtim içinde en bakir olan yer oldu. Viñales’teki nezihlik yok Playa Larga’da. Fiyatlar uçuk, turistik aktiviteler vs. için bilgi alacak ofis yok denecek kadar az. Kiralık aracıyla gelenler yüzünden de taksiler 15 dakikalık mesafeye çok fazla para istediler. Kısacası ağız tadıyla gezemedim bu bölgede. Her şeye rağmen sabahları hastanenin yanındaki kiosk Kübalılar ile kahvaltı yapıp  güne iyi başlamak için güzel bir nokta.
  • Trinidad – Burası Öz Küba benim için, nasıl Kyoto Öz Japonya ise. Rengarenk sokaklarında durmadan gezdim. Lonely Planet’in akşam üstü önerilen meşhur rotası ile başladım yürümeye. Şehrin güneyinde 1800’lerden kalma trenler var. Amerika yapımı buharlı tren bozuk olduğundan Valle de los Ingenios‘a benzinle çalışan Rus yapımı trenle gittik. Güvenlik görevlisi Jose, bozuk olan buharlı treni hem anlattı hem de fotoğraf çekmeye izin verdi. Vadiye olan tren yolculuğu tren hayranları için ideal. Vadide iki yerde mola verdi tren.  İlk  durak Manaca Iznaga‘da şeker kamışı tarlalarında çalışan kölelri gözetlemek için yapılmış çok uzun bir kule var. Kulenin tepesinde uçsuz bucaksız vadinin nefes kesen manzarası bizleri bekliyordu. Diğer durak ise kolonyal dönemden kalma restorana dönüştürülmüş bir evin yer aldığı Guachinango. Evin etrafında gezmek, ata binmek, bir şeyler atıştırmak için güzel bir duraktı. Ertesi günü Playa Ancón‘da geçirdim, uzun bir sahil şeridi var. Dedim ya bu konuda tatminsiz görünmek istemem ama ben çok da vurulmadım denizine. Gezerken sahillerde mola vermek, bir günü kitap okuyarak sakin geçirmek iyi geliyor. Hiking (doğa yürüyüşü) Topes de Collantes milli parkında Caburni Şelalesi’ne (Salto del Caburni) giden  7 km’lik rotayı tercih ettim. Rota hemen Kurhotel’in yanındaki otoparkın oradan başlıyor. Yürüyüş sonrası  Casa Museo del Caféde kahve içmeli. Milli park dönüşü panaroma (mirador) noktasından Trinidad’a şöyle bir bakılmalı.
  • Havana – Yakında…

Küba öncesi göz atılması gereken bazı detaylar

  • Güvenlik – Ülke çok fakir olduğu için turizm çok önemli gelir kaynağı. Turiste dokunulması ve zarar verilmesi yasak olduğu için biraz dikkatli olmak kaydıyla Küba sokaklarında çok rahatlıkla gezebildim. Kübalıların tek derdi bir kaç bir şey satıp para kazanmak.
  • İnternet – Küba’da internet çok sınırlı ama mevcut. Telekomünikasyon firması Etecsa’dan yarım saati 2CUC ya da 5 saati 10CUC internet paketi almak mümkün. Şehirlerin en merkezi meydanlarında ya da büyük otellerin önlerinde mevcut kablosuz internet ağlarını bir sürü insanın telefonlarına bakıyor olduğunu görerek kolayca buldum. Gördüğüm kadarıyla Kübalılar interneti çoğunlukla görüntülü konuşmak için kullanıyorlar. Ayrıca ankesörlü telefon önlerinde uzayan kuyrukları epeydir görmemiştim. Konuşmak mühim Küba’da.
  • Viazul – Şehirlerarası otobüs firması, dakik ama kliması çok soğuk. Ben bazı otobüs biletlerimi gitmeden önce internetten aldım ve yanımda çıktısını götürdüm. Boşuna sıra bekleme ya da paylasşımlı taksi için adam bulma dertlerim olmadı. Sadece otobüsün kalkmasından yarım saat önce otobüse check-in yapmak gerekti.
  • Casa particular – Kübalıların evlerin odasını turistlere açtığı bu konaklama biçimi oldukça samimi. Kübalıları daha yakından tanımak için güzel bir fırsat oldu benim için.
  • Taxi colectivo – Paylaşımlı taksiler bir çok ana nokta arasında çok yaygın. Fiyatı otobüs bileti ile aynı sadece dolması gerekmekte ve hangi tipte bir araçla gideceğinizi belli olmuyor.
  • Nakit – Havana dışında POS makinesi pek görmedim. O yüzden yanımda getirdiğim Euro’ları havaalanında CUC’a, bir kısmını da CUP Peso’ya çevirdim. Peso ile Kübalıların alışveriş yaptığı yerlerde ucuz olan fiyatlardan yararlanabildim. Şöyle ki 1 Euro yaklaşık 1.09 CUC. Bankada 1 CUC=25CUP diye çevriliyor. Yerellerin gittiği süpermarketlerde ya da restoranlarda bazen 2 para birimi de bu değerlerden fiyat listesinde yer alıyor, o zaman pesonun bir farkı olmuyor. Ama yoldan sebze meyve aldığımda, yerellerin gittiği kahvaltı kiosklarında kahvaltı yaptığımda sadece peso kullanıldığı için çok uygun fiyatlardan faydalanabildim. Örneğin yerellerin gittiği dondurma salonunda sundae için 7 peso ödedim (7/25 Euro ödemiş oldum.) Aklınızda bulunsun.
  • Yardım – Evde kullanmadığınız veya küçülen kıyafetlerinizi bavulunuzda getirerek Kübalılar ile paylaşabilirsiniz. Minik Kübalıların kalem, defter gibi ihtiyaçlarını karşılamak da pek makbule geçmekte.
  • Akıllı uygulamalar – İnternet neredeyse olmadığı için çevrimdışı rehber için  triposo, harita için maps.me uygulamalarını telefonuma indirmiştim gitmeden önce, çok faydalı oldu.

Olur da bir gün Küba tamamen dünyaya açılırsa kendisiyle özdeşlemiş renkliliğini  kaybetmemesini diliyorum ❤

Vişne Kiraz
Amsterdam, Nisan 2016

9 Yorum

Soğuk ve kısa kış günlerinde Hollanda’da olmayı sevmiyorum. Bir de üstüne X-mas tatilinin verdiği ıssızlık. Pek çekilesi değil. Geçen sene aralıkta iş seyahatiminin devamına Kamboçya ve Tayland gezisi çok iyi gelmişti. Bu sene de Delta Airlines’tan kazanmış olduğum hediye bileti kullanarak Kosta Rika‘ya gitmeye karar verdim. Vahşi ormanları ve hayvanlarıyla doğasına doyduğum, volkanlarında bol bol yürüyüş yaptığım, güzel havasının ve uzun kumsallarının iyi geldiği güzel bir tatil oldu. Kemiklerim ve içim ısındı :)

Manuel Antonio

Manuel Antonio

Liberia → La Fortuna

Liberia‘ya varış, başkent San Jose‘den dönüş şeklinde biletimi aldım. İmkanım varsa aynı yerden dönmeyi tercih etmiyorum. Böylelikle hem rota farklılaşıyor hem de uçak bileti daha uygun fiyata mal olabiliyor.

Kosta Rika’yı gezerken seçenekler genelde “volkanik dağ – kumsal – milli park” üçlüsü şeklinde. Lonely Planet’in rehberindeki listeyi de baz alarak bu üçlüden hangilerini gezeceğimi kabaca kafamda belirledim. Amsterdam’dan uçağa binmeden önce sadece ilk iki akşam nerede kalacağımı biliyordum. İlk durak: La Fortuna! Kosta Rika’da genelde en fazla 2 gün sonrasını planlayarak seyahat ettim.

Başlayacağım noktayı belirledikten sonra sıra oraya hangi araçla nasıl gideceğimi bulmaktaydı. Şehirlerarası halk otobüsleriyle ilgili bilgileri buldum ama otobüs terminali ve duraklarını oralı olmayanların bulması çok da kolay değil. Bu yüzden uçaktan inince yeni vardığım bir yerde otobüsleri bulmakla zaman kaybetmek istemedim. “Shared shuttle” diye geçen bildiğimiz servisler 50$ civarı ve hızlı bir seçenek. Interbus firması ile çok rahat bir yolculukla La Fortuna’ya vardım. Yolda bir lokantada yemek molası verdik. Burası “casado” yediğim ilk durak oldu. Casado bizim pilav, salata, et tabağına çok benziyor. Sadece siyah fasulye ve Türk mutfağında çok kullanılmayan kişniş (coriander – hiç sevmem!) farklıydı. Kişnişleri salatadan ayıklasam da Kosta Rika’da böyle sağlıklı bir yemek seçeneğimin olmasına çok sevindim. La Fortuna’ya varmadan Arenal Gölü’ne de tepeden baktık bir.

Bir volkan patlaması sonucu lavlardan yara almadan kurtulduğu için La Fortuna adını almış bu şehir. Ben şehir kadar şanslı olamadım ve yağmurdan buluttan Arenal Volcano‘yu ucundan bile göremedim. Arenal Volcano’nun fotoğraflarının sadece senede 1 günde çekilmiş olduğundan şüpheleniyorum. İşin aslı yağmur ormanı (rainforest) konseptiyle ilk kez tanışmış oldum.

La Fortuna, Kosta Rika’da gezdiğim yerler içinde en pahalı olanıydı. Orada öğrendiğime göre Arenal bölgesi en çok turist alan bölgeymiş ve bu turistlerin çoğu Amerikalı. Tanzanya ve Kosta Rika’daki tecrübelerimden sonra Amerikalı turistlerin sıkça gittikleri yerlere gitmemeye karar verdim. Bir fiyatlar alıp başını gidiyor, iki yöresel şeylerden çok Amerikalılara hitap eden menüler ve ürünler satılıyor. Bu yüzden yerel güzellikleri keşfetmek zorlaşıyor.

İki volkan turu denen tura katıldım burada. Ömrümün en ıslak turu olsa da gruptaki arkadaşlarla çok eğlendik. Islanmanın kaçınılmaz olduğunu kabul ettikten sonra doğanın tadı başka çıkıyor. Meşhur kırmızı gözlü kermitle de bu turda tanıştık. Zorlu tırmanışlardan sonra günü yerlilerin gittiği termal nehirde keyif yaparak bitirdik. Termal nehirlerin bir çoğu pahalı işletmelere ait. Ekonomik bir tatildeyseniz aklınızda ücretsiz olan bu seçenek de bulunsun. Hostele döndüğümde ilk işim ıslak ve çamurlu giysilerimi ve ayakkabılarımı yıkatmaya vermek oldu.

La Fortuna → Monteverde

La Fortuna’dan Monteverde’ye nasıl giderim diye bakarken Kosta Rika’da internetten araç ya da tur ayarlamanın daha pahalı olabildiğini gördüm. Tuhaf ama Kamboçya’da da aynı sıkıntı vardı. Hostelin önerdiği jeep-boat-jeep ile Arenal Gölü’nden geçerek keyifli, hızlı ve hesaplı bir şekilde Monteverde’ye vardım.

Monteverde çok küçük bir yerleşke ama bir çok aktivite seçeneğine sahip. Burada extreme park konseptini ilk kez deneyimledim. Adrenalin seven biri olarak halatların üzerinde kaymak harika bir duygu. Zip line dışında Tarzan ve Superman gibi daha fazla adrenalin salgılatan halatlar var. Tarzan gibi daldan dala konduğum videoyu altta izleyebilirsiniz. Boşluğa düşmek tuhaftı, o andan sonrası ise yaşadığımı hisseteren bir andı. Superman halatında da kollar iki yana olacak şekilde yüzüstü uçtuk sayılır. Yeni heyecanlar yaşamak güzel her daim.

Monteverde Cloud Forest ise keyifli bir orman, hem bulutların üzerindesiniz hem de yağmur ormanının içlerinde. Monteverde’de merkezden kalkan halk otobüsleriyle bir saatte ulaşımı kolay bir milli park. Biz rehber tutmadık ama tutarsanız “quetzal adlı harika kuşu burada görme şansınız olur. Bu parkta Türkiye’den yaşlı birçiftle karşılaştım ve o yaştaki gezgin ruhlarına hayran kaldım.

Kosta Rika’da doğayı gündüz gözüyle görmek kadar gece gözüyle görmek ilgi çekici. Gece avlanan hayvanları, dakikalar sürse de bebişiyle çişe inen tembelhayvanı (sloth), ağaçlarda tünemiş minik minik renkli kuşları görmek ilk başta biraz zor olsa da belli bir zaman sonra hem kolay hem de çok keyifli oldu. Monteverde’de Kinkajou‘nun gece turundan pek memnun kaldım. Monteverde Cloud Forest’ın gece turu olmasına rağmen farklı bir bölgeyi daha keşfetmek için Kinkajou’yu tercih ettim.

Kosta Rika gezimin geri kalan kısımlarını en yakın zamanda bitirip burada sizlerle paylaşmak istiyorum, umarım çok gecikmez :)

Vişne Kiraz
Amsterdam Şubat 2016

Kosta Rika rotam

Yorum bırakın
El Calafate Kus Gozleme

Kuş gözlemleme – El Calafate, Patagonia, Arjantin

Her ne kadar backpacker  kelimesinin çevirisi “sırt çantasıyla gezen kimse” olsa da bu kelime çevirisinden daha fazla şey ifade eder seyyahların dünyasında. Özünde sırt çantası şart olmasa da, daha çok düşük maliyetlerle yabancı ülkeleri gezen kişilerdir bunlar. Çoğunluk lise ya da üniversite mezunu (belki kısa iş deneyimi sonrası işini bırakan) Avrupalı gençlerdir. Sonra hayatında düşlerin önemini fark edip geç olmadan işinden istifa eden ya da ücretsiz izne çıkan (sabbatical) orta yaş grubunda kişiler gelir. Bu ikinci grubun ilk gruba göre maddi durumu biraz daha iyidir ve yeri geldikçe bazı şeyler için daha çok bütçeleri vardır.

Zaman zaman Hollanda’daki ve Türkiye’deki arkadaşlarımla Türkler’den neden çok sayıda backpacker çıkmadığını konuşurduk. Geçtiğimiz aralıkta Kamboçya ve Tayland’da geçirdiğim 1 ay boyunca tanıştığım turistlerin “Pek Türk gezgin ile tanışmadım.” tepkileri üzerine bu konu hakkında fikirlerimi burada toplamak istedim.

  • Ülkemizde genç nüfus fazla ve hepsine yetecek kadar iş imkânı bulunmamakta. Bu yüzden bu kalabalıktan sıyrılmak, iyi bir iş sahibi olup güzel bir gelecek kurmak için ilkokuldan (belki artık ana okulundan) itibaren yarış atı gibi çalışmak, iyi bir üniversiteye girmek, iyi bir dereceyle ve dolu dolu sosyal etkinliklerle okulu bitirmek ve hemen iş hayatına atılmak gerekmekte. Bir şansım olsa o yıllara dönebileceğim söylense şahsen özellikle ortaokul ve lise yıllarıma, haftasonu dersaneye gitme saçmalığına sırf bu yarış atı temposundan ötürü dönmek istemem. Şimdi böyle bir koşturmacadan sonra Türkiye’den kimse iş hayatına atılmak yerine “Dur önce bir dünyayı gezip geleyim, öyle çalışmaya başlayayım.” demez, demiyor da. İstisnalar dışında orta halli hiçbir ailenin bu durumu destekleyebileceğini hayal edemiyorum. Rekabetten geri kalmak ve geçim korkusu maalesef hayallerden önce geliyor ülkemizde.
  • İş hayatına atılınca da rekabet bitmiyor. İşleri yetiştirememekten izne çıkamayan bir çok arkadaşım var. Türkiye’de bir çok iş veren yıllık izni bir ihtiyaç olarak değil bir lüks olarak görmekte, iznini kullanamazsa bir sonraki seneye devreder ne de olsa mantığı. İşe girilen ilk sene yıllık izin hak edemeyiş, ilk 5 sene sadece 14 gün yıllık izin verilmesi ve cumartesi gününün yıllık izinden sayılması kanunlarımızın da insanın kendine vakit ayırmasına bakış açısını yansıtan en çarpıcı örneklerden. Bir diğer konu da ücretsiz yıllık izin (sabbatical). Rekabetin fazla olması kişi ücretsiz izne çıkmak isterse yerine başka birinin bulunma korkusunu akla getirmekte. Yine bunların dışında izin politikası izleyen çok az iş veren var Türkiye’de. Açıkçası Hollanda‘ya taşınmasaydım bu kadar gezemezdim ve böyle uzun tatillere çıkamazdım. İşe ilk girdiğimden itibaren her sene 25-30 iş günü iznim var ve izinlerimin yanmaması için o sene içinde büyük çoğunluğunu kullanmam gerekmekte. Ayrıca izne bir lüks değil bir ihtiyaç olarak yaklaşılmakta.
  • Para birimimizin zayıf olması bir başka neden. Üniversitede ya da sonrası ailesiyle oturan Avrupalılar biriktirdikleri avrolar ya da sterlinlerle rahatça seyahate çıkabiliyorlar. Kamboçya gittiğim en ucuz ülkerden biri olmasına rağmen aslında o ucuzluk avroya göre, Türk lirasına göre değil. Örneğin 3 Amerikan dolarına sıcak yemek yemek bir Avrupalı için ucuz olsa da biz Türkler için çok değişik bir durum değil. Bir Türk’ün bir Avrupalı’ya göre çok daha fazla emek harcaması gerekiyor aynı miktarda tatil bütçesine ulaşabilmek için.
  • Türkler rahatından çok vazgeçmeyen bir toplum. Belki yaşadığımız coğrafya bunda etkili. Mesela yazın güneşli gün sayısı çok fazla olduğu için biz acil bir işimiz yoksa gün batımında dışarı çıkmayı tercih ederiz. Eğer kışın hava o gün yağmurluysa ertesi gün mutlaka açacağı için dışarı çıkmayı ertesine güne erteleriz. Hollanda’da hava ne olursa olsun bisiklet kullanmaktan vazgeçmemeleri en hayran olduğum özellikleri. Bir arkadaşımın birlikte çalıştığı bir İngiliz “Hava durumuna göre plan yapan tanıdığım tek toplum Türkler.” diye bir tespitte bulunmuş. Bu rahatlık anlayışımızı evlerimizin içini dayamak döşemek, en kısa mesafelere bile arabayla gidip gelmekte kullanıyoruz hemen. Tatil planları da bu doğrultuda şekilleniyor. Örneğin İzlanda çok pahalı bir ülke olduğu için kaldığım süre boyunca akşam yemeklerimi hostelin mutfağında kendim hazırladım. Orayı görmekti amacım ve hiç gocunmadım bu durumdan. İstisnalar dışında Türklerin Avrupa dışında bir yerde sırt çantaları ile kamp yaparak düşük bütçelerle gezdiğini çok hayal edemiyorum.
  • Bana sorulan “Bu kadar gezecek parayı ve zamanı nasıl buluyorsun?”, “Tek başına nasıl geziyorsun?”, “Tek başına canın sıkılmıyor mu?”, “Hosteller güvenilir mi?” vb. sorulardan seyahat etmek konusunda çok ön yargılı olduğumuzu görüyorum. Evet lükslerden ve rahattan vazgeçilmezse seyahat etmek çok maliyetli olabilir. Türkiye’ye göre daha fazla yıllık iznim var ve iş seyahatlerimi tatillerimle birleştirebiliyorum. Böylelikle hayallerime zaman yaratabiliyorum. Aslında tek başına gezerken daha kolay yeni arkadaşlıklar kurulmakta. Hosteller temkinli olunduğu sürece (kilitli dolap vs.) kalması rahat yerler. Temizlik, konum gibi kriterlerini iyi araştırmak gerek.

Gençlerden sorumlu bakan olsam ilk icraatlerimden biri üniversite öğrencilerine faizsiz backpacking kredisi vermek olurdu. Gençler dünyayı görsün, konfor sınırından çıkmak neymiş bir deneyimlesinler, yeni yerler keşfedip yeni arkadaşlar edinsinler. Nasıl olsa hayatlarının geri kalan zamanında ne zaman ne de bütçe çok izin vermeyecek bunu gerçekleştirmeye. Özellikle ülkemiz koşullarında…

Gezelim, görelim. İnanın iyi gelecek!

(Vişne Kiraz, Şubat 2015)

17 Yorum

Kamboçya serüvenimin ilk günlerinde gidebileceğim en uzak noktaya gidip yavaş yavaş  gezimin son durağı olan Siem Reap‘e doğru yolculuk yapmak istedim. Bu nedenle Phnom Penh‘deki hostelde duvarda asılı olan güzergâhlardan öncelikle Ratanakiri‘yi bu bölgede Kamboçya’nın doğasını keşfetmek, şelalerini görmek ve “jungle”da kamp yapmak istediğim için tercih ettim.

Yolculuk

Otobüs firmalarının internet sayfaları olmasa da Kamboçya’da telefon sistemi güvenilir bir şekilde çalışmakta. Çoğu zaman biletlerimi oradakilerin yardımıyla telefon üzerinden aldım ve bazen gecikmeler olsa da kaldığım süre boyunca bir yerden alınacağım ne zaman söylense oradan hep alındım. Sabah erkenden hostelimden otobüs firmasının servisiyle Phnom Penh’deki otobüs terminaline gittim. Ratanikiri’ye 8 saat sürecek yolcuğumu yapacağım otobüs oldukça eskiydi. Otobüs terminali ve otobüsler bir an kendimi 1960 film setinde hissettirdi. Üniversite öğrencisi olan Chantha az biraz İngilizcesi ile iyi bir yol arkadaşı oldu.

Yola çıktıktan 1 saat sonra polis otobüsü kenara çekti. Dışarı çıktık. Başta ne olduğunu anlamadım. Görünürde bir şey olmadığı için biraz rüşvet meselesi gibi geldi. Meğer yola çıktıktan sonra kaptan bir motorsikletliye çarpmış ama biz hiç fark etmedik. Otobüsün üzerinde oluşan bazı hasarlardan ötürü polis o otobüsle yolculuğa devam etmemize izin vermedi. Chanta yanımda olmasaydı bütün bu olanları nasıl anlayabilirdim bilmiyorum. Yol kenarında 2 saatten fazla bizi alacak yeni otobüsü bekledik.  Bu arada otobüsteki diğer turistlerle tanıştım. Amelia ve Chris adında İngiliz bir çift de benimle aynı yerde kalacakmış Banlung’da. Bunu öğrendiğimde bilmediğim bir yerde bana eşlik edecek birilerinin olmasına sevindim.

Otobüste Kamboçya hakkında fark ettiğim bir başka detay ise erkeklerin de ziynet eşyalarına çok düşkün olmalarıydı. Çok zengin olmasalar da pazar yerlerinde camekân içinde satılan altınlara çok rağbet vardı. Otobüste önümdeki koltukta oturan küçük erkek çocuğu 24 ayar altın yüzük takması ilgimi çekti. Türkler’de küçük yaşta kız çocuklarına altın küpe takmak ve kız-erkek çocuklarına üstünde isminin yazdığı altın bileklik yaptırmak biraz geçmişte kalsa da bu gelenek Kamboçya’da farklı bir biçimde sürmekte.

Otobüslerin mola yerlerinde tencere yemekleri, soyulmuş ananas ve greyfurt, soslu tarantulalar ve çekirgeler, bambu içinde pirinç lapası vb. satılmakta. Türkiye’deki mola yerlerinden biraz farklı. Tencere yemeklerinde et olarak tavuk ve domuz çok kullanılıyor. Kırsal kesimde koyun ya da dana eti satıldığına pek denk gelmedim. Yemekler çok hijyen ortamda satılmasa da meyve ve pirinç lapası gibi şeylerle bir şeyler atıştırmış oldum.

Yolda bazen uzun anlamsız molalar da oldu. Zaten sabah otobüs beklediğimiz için yolculuğumuz denilenden uzun sürdü. Bunun Kamboçya’da olağan bir şey olduğunu diğer yolculuklarımda anlayacaktım. 14 saat süren otobüs yolculuğundan sonra Banlung’a vardığımızda hava kararmıştı ve otobüs gündüz işlek olan ama akşam ıssız olan pazar yerinde bıraktı bizi. Uyanık tuktuk sürücüleri etrafımızı sarıp normaldeki ücretten çok fazla para talep ettiler. İngiliz çift ile aynı düşündüğümüz için o kadar para vermemekte hem fikirdik. Ben kalacağımız yeri Yaklom Hill Lodge’u aradım ve sahibi bizi arabayla pazar yerinden aldı.

Yaklom Hill Lodge, Banlung’un biraz dışında bungalow’ları olan doğa ile iç içe hoş bir yer. Tam kafa dinlemelik. Elektrik sadece akşam 6 ile 9 arası vardı ve internet yoktu. Yanıma el feneri almamıştım, böyle olacağını tahmin etmemiştim. Sağolsunlar bir tane ödünç el feneri verdiler. Biz epey geç vardığımız için mutfak ve elektrik biraz geç kapandı. Elektrikli şofbenin ılıttığı su ile 5 dakikada nasıl duş aldım bilmiyorum. Sanırım soğuk su ve açık havada karanlıkta kalma duygusu adrenali devreye soktu. Sineklik ve mum ışığında otantik bir ortamda güzel bir uyku çektim.

Banlung

Sabah kahvaltısından sonra kaldığımız yerden bizi Banlung’un merkezine gitmek için tuktuk çağırmasını istedik ama bekleyişimiz başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine Almanya’da bile otostop çeken biri olarak İngiliz çifti otostop çekmeye ikna ettim. Yol kenarında biraz yürüdükten sonra Kamboçyalı birinin arabasına yolcu olduk. İneceğimiz zaman biraz katkıda bulunmak istedik kendisine ama kabul etmedi. Turistlerle iş yapmayan Kamboçyalılar’ın gönüllerinin ne kadar zengin olduğuna tanık olduk.

Banlung, Ratanikiri bölgesinin merkezi ama küçük bir kasabadan farksız. Lonely Planet’in haritasından biraz daha şehre benzer bir yer hayal etmiştim. Haritada işaretli tur şirketlerini bulmak kolay olmadı ve ilk gördüğümüz Highland Tours‘un kapısından içeri girdik. Sıkı pazarlık sonunda o gün Banlung Şelaleleri‘ni ve Yeak Laom Gölü‘nü içeren turu ve ertesi gün “jungle“da kalmalı trekking turunu ayarladık.

Banlung Şelaleler ve Yeak Laom Gölü

Banlung’da minik minik bir çok şelale var. Bu şelaleler hem yerli hem yabancı turistlerden epey ilgi görmekte. Biz bunlardan sırasıyla KachangKatieng ve Cha Ong‘u gördük. Kachang‘a giderken yayan asma köprüden geçtik. Katieng‘in arkasından yürümek mümkün ama yosun tutmuş taşlar yüzünden parmak arası terliklerle kaymak çok olası. Cha Ong ise içlerinde en yüksek ve uzakta olanıydı. Hepsinin girişinde 2000 Riel gibi bir giriş ücreti alınmakta. Genel olarak şelaleler fena değildi ama etrafta çok çöp vardı. Kamboçya’da temizlikle ilgili genel bir yaklaşım görmedim. Sanırım eğitimsizlik yaşamlarının her alanında egemen olduğundan. Bir yerden sonra çöp kutusu aramanın nafile olduğunun farkına varsam da çöp kutusu bulana kadar taşıdım çöpümü.

Tuktukla şelalelere giderken Kamboçya’da her şeyin yol üstüne kurulduğunu gördüm. Oval biçimde genişleyen köyler yerine yol boyunca sıralanmıştı evler, dükkanlar, kısaca her şey. O yüzden Kamboçya’yı gezerken her 100 metrede bir şişe içinde benzin satan ve motorsiklet tamir eden evler, karşıdan karşıya geçerken hiç oralı olmayan domuzlar, her geçen turiste tükenmez bir coşkuyla el sallayan çocuklar hiç bitmedi.

Banlung Waterfalls - Katieng

Katieng Şelalesi, Banlung, Ratanakiri Bölgesi

Günü Yeak Laom Gölü‘nde bitirdik. Kaldığımız yere yakın olduğunu sandığımızdan oraya tuktukla gitmek yerine yürümeyi tercih ettik. Bu yüzden tuktuk sürücüsünden bizi Yaklom Hill Lodge’da bırakmasını istedik. Aslında göl o kadar yakın değilmiş kaldığımız yere. Bizi yanıltan kaldığımız yerin bahçesindeki işaretler ve el çizimi kroki oldu. Krokiye göre bir müddet yürüdükten sonra gün batımında gölde olamayacağımızı fark ettik. Bu sefer günün son otostopunu göldeki kafelerden birine hindistancevizi taşıyan bir çiftin kamyonetinin arkasında gerçekleştirdik. Bu Kamboçyalı çift o kadar tatlıydı ki bizi beklediler geri götürmek için ve yine bizden hiçbir katkı kabul etmediler.  Yeak Laom Gölü bir krater göl. Varır varmaz bütün gün gölde yüzme hayalimi gerçekleştirdim. Gölde yüzmeyi seviyorum. Gün batımına 1 saat kaldığı için çok tenhalaşmıştı. Sessizliğin ve doğanın tadını kısa da çıkarabildik. Hareketli bir gün için güzel bir kapanış oldu.

(Vişne Kiraz, Aralık 2014)

5 Yorum
%d blogcu bunu beğendi: