Vişne Kiraz

Düşlerimin peşi sıra kendimi yollara vurdum

Posts tagged ‘serüven’

Kamboçya serüvenimin ilk günlerinde gidebileceğim en uzak noktaya gidip yavaş yavaş  gezimin son durağı olan Siem Reap‘e doğru yolculuk yapmak istedim. Bu nedenle Phnom Penh‘deki hostelde duvarda asılı olan güzergâhlardan öncelikle Ratanakiri‘yi bu bölgede Kamboçya’nın doğasını keşfetmek, şelalerini görmek ve “jungle”da kamp yapmak istediğim için tercih ettim.

Yolculuk

Otobüs firmalarının internet sayfaları olmasa da Kamboçya’da telefon sistemi güvenilir bir şekilde çalışmakta. Çoğu zaman biletlerimi oradakilerin yardımıyla telefon üzerinden aldım ve bazen gecikmeler olsa da kaldığım süre boyunca bir yerden alınacağım ne zaman söylense oradan hep alındım. Sabah erkenden hostelimden otobüs firmasının servisiyle Phnom Penh’deki otobüs terminaline gittim. Ratanikiri’ye 8 saat sürecek yolcuğumu yapacağım otobüs oldukça eskiydi. Otobüs terminali ve otobüsler bir an kendimi 1960 film setinde hissettirdi. Üniversite öğrencisi olan Chantha az biraz İngilizcesi ile iyi bir yol arkadaşı oldu.

Yola çıktıktan 1 saat sonra polis otobüsü kenara çekti. Dışarı çıktık. Başta ne olduğunu anlamadım. Görünürde bir şey olmadığı için biraz rüşvet meselesi gibi geldi. Meğer yola çıktıktan sonra kaptan bir motorsikletliye çarpmış ama biz hiç fark etmedik. Otobüsün üzerinde oluşan bazı hasarlardan ötürü polis o otobüsle yolculuğa devam etmemize izin vermedi. Chanta yanımda olmasaydı bütün bu olanları nasıl anlayabilirdim bilmiyorum. Yol kenarında 2 saatten fazla bizi alacak yeni otobüsü bekledik.  Bu arada otobüsteki diğer turistlerle tanıştım. Amelia ve Chris adında İngiliz bir çift de benimle aynı yerde kalacakmış Banlung’da. Bunu öğrendiğimde bilmediğim bir yerde bana eşlik edecek birilerinin olmasına sevindim.

Otobüste Kamboçya hakkında fark ettiğim bir başka detay ise erkeklerin de ziynet eşyalarına çok düşkün olmalarıydı. Çok zengin olmasalar da pazar yerlerinde camekân içinde satılan altınlara çok rağbet vardı. Otobüste önümdeki koltukta oturan küçük erkek çocuğu 24 ayar altın yüzük takması ilgimi çekti. Türkler’de küçük yaşta kız çocuklarına altın küpe takmak ve kız-erkek çocuklarına üstünde isminin yazdığı altın bileklik yaptırmak biraz geçmişte kalsa da bu gelenek Kamboçya’da farklı bir biçimde sürmekte.

Otobüslerin mola yerlerinde tencere yemekleri, soyulmuş ananas ve greyfurt, soslu tarantulalar ve çekirgeler, bambu içinde pirinç lapası vb. satılmakta. Türkiye’deki mola yerlerinden biraz farklı. Tencere yemeklerinde et olarak tavuk ve domuz çok kullanılıyor. Kırsal kesimde koyun ya da dana eti satıldığına pek denk gelmedim. Yemekler çok hijyen ortamda satılmasa da meyve ve pirinç lapası gibi şeylerle bir şeyler atıştırmış oldum.

Yolda bazen uzun anlamsız molalar da oldu. Zaten sabah otobüs beklediğimiz için yolculuğumuz denilenden uzun sürdü. Bunun Kamboçya’da olağan bir şey olduğunu diğer yolculuklarımda anlayacaktım. 14 saat süren otobüs yolculuğundan sonra Banlung’a vardığımızda hava kararmıştı ve otobüs gündüz işlek olan ama akşam ıssız olan pazar yerinde bıraktı bizi. Uyanık tuktuk sürücüleri etrafımızı sarıp normaldeki ücretten çok fazla para talep ettiler. İngiliz çift ile aynı düşündüğümüz için o kadar para vermemekte hem fikirdik. Ben kalacağımız yeri Yaklom Hill Lodge’u aradım ve sahibi bizi arabayla pazar yerinden aldı.

Yaklom Hill Lodge, Banlung’un biraz dışında bungalow’ları olan doğa ile iç içe hoş bir yer. Tam kafa dinlemelik. Elektrik sadece akşam 6 ile 9 arası vardı ve internet yoktu. Yanıma el feneri almamıştım, böyle olacağını tahmin etmemiştim. Sağolsunlar bir tane ödünç el feneri verdiler. Biz epey geç vardığımız için mutfak ve elektrik biraz geç kapandı. Elektrikli şofbenin ılıttığı su ile 5 dakikada nasıl duş aldım bilmiyorum. Sanırım soğuk su ve açık havada karanlıkta kalma duygusu adrenali devreye soktu. Sineklik ve mum ışığında otantik bir ortamda güzel bir uyku çektim.

Banlung

Sabah kahvaltısından sonra kaldığımız yerden bizi Banlung’un merkezine gitmek için tuktuk çağırmasını istedik ama bekleyişimiz başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine Almanya’da bile otostop çeken biri olarak İngiliz çifti otostop çekmeye ikna ettim. Yol kenarında biraz yürüdükten sonra Kamboçyalı birinin arabasına yolcu olduk. İneceğimiz zaman biraz katkıda bulunmak istedik kendisine ama kabul etmedi. Turistlerle iş yapmayan Kamboçyalılar’ın gönüllerinin ne kadar zengin olduğuna tanık olduk.

Banlung, Ratanikiri bölgesinin merkezi ama küçük bir kasabadan farksız. Lonely Planet’in haritasından biraz daha şehre benzer bir yer hayal etmiştim. Haritada işaretli tur şirketlerini bulmak kolay olmadı ve ilk gördüğümüz Highland Tours‘un kapısından içeri girdik. Sıkı pazarlık sonunda o gün Banlung Şelaleleri‘ni ve Yeak Laom Gölü‘nü içeren turu ve ertesi gün “jungle“da kalmalı trekking turunu ayarladık.

Banlung Şelaleler ve Yeak Laom Gölü

Banlung’da minik minik bir çok şelale var. Bu şelaleler hem yerli hem yabancı turistlerden epey ilgi görmekte. Biz bunlardan sırasıyla KachangKatieng ve Cha Ong‘u gördük. Kachang‘a giderken yayan asma köprüden geçtik. Katieng‘in arkasından yürümek mümkün ama yosun tutmuş taşlar yüzünden parmak arası terliklerle kaymak çok olası. Cha Ong ise içlerinde en yüksek ve uzakta olanıydı. Hepsinin girişinde 2000 Riel gibi bir giriş ücreti alınmakta. Genel olarak şelaleler fena değildi ama etrafta çok çöp vardı. Kamboçya’da temizlikle ilgili genel bir yaklaşım görmedim. Sanırım eğitimsizlik yaşamlarının her alanında egemen olduğundan. Bir yerden sonra çöp kutusu aramanın nafile olduğunun farkına varsam da çöp kutusu bulana kadar taşıdım çöpümü.

Tuktukla şelalelere giderken Kamboçya’da her şeyin yol üstüne kurulduğunu gördüm. Oval biçimde genişleyen köyler yerine yol boyunca sıralanmıştı evler, dükkanlar, kısaca her şey. O yüzden Kamboçya’yı gezerken her 100 metrede bir şişe içinde benzin satan ve motorsiklet tamir eden evler, karşıdan karşıya geçerken hiç oralı olmayan domuzlar, her geçen turiste tükenmez bir coşkuyla el sallayan çocuklar hiç bitmedi.

Banlung Waterfalls - Katieng

Katieng Şelalesi, Banlung, Ratanakiri Bölgesi

Günü Yeak Laom Gölü‘nde bitirdik. Kaldığımız yere yakın olduğunu sandığımızdan oraya tuktukla gitmek yerine yürümeyi tercih ettik. Bu yüzden tuktuk sürücüsünden bizi Yaklom Hill Lodge’da bırakmasını istedik. Aslında göl o kadar yakın değilmiş kaldığımız yere. Bizi yanıltan kaldığımız yerin bahçesindeki işaretler ve el çizimi kroki oldu. Krokiye göre bir müddet yürüdükten sonra gün batımında gölde olamayacağımızı fark ettik. Bu sefer günün son otostopunu göldeki kafelerden birine hindistancevizi taşıyan bir çiftin kamyonetinin arkasında gerçekleştirdik. Bu Kamboçyalı çift o kadar tatlıydı ki bizi beklediler geri götürmek için ve yine bizden hiçbir katkı kabul etmediler.  Yeak Laom Gölü bir krater göl. Varır varmaz bütün gün gölde yüzme hayalimi gerçekleştirdim. Gölde yüzmeyi seviyorum. Gün batımına 1 saat kaldığı için çok tenhalaşmıştı. Sessizliğin ve doğanın tadını kısa da çıkarabildik. Hareketli bir gün için güzel bir kapanış oldu.

(Vişne Kiraz, Aralık 2014)

5 Yorum

Bu sefer günümüzde var olmayan bir ülkeye gidiyor gibi evden çıktım. İspanya‘ya değil eski Endülüs‘e gidiyordum. O yüzden biraz farklıydı heyecanım bu yolculukta. Özellikle İspanya’nın güneyini etkileyen ve hala ayakta kalan Endülüs Emevileri‘nin mimarisini çok merak ediyordum. Nereye gidiyorsun diye soranlara Endülüs’e dedim bu sebepten. Ha bir de böyle içinde gezerken zaman yolculuğuna çıkmak istediğim Persepolis var “bucket list”emde.*

Yıldızlar - Alcázar of Seville

Yıldızlar – Alcázar of Seville

İlk durak Córdoba

Endülüs’ün dar sokaklarında keşfe Córdoba ile başladık. Bu yörede en sevdiğim şehir oldu küçüklüğü ve sevimliliğiyle. Sokakları boydan boya yıkayan temizlik görevlileri bana küçüklüğümde Adana’da anneannemin evinin merdivenlerini sokağa kadar yıkattığı yaz tatillerini hatırlattı. Ne de olsa o sıcakta azıcık serinlerdik biz, ev ve sokak.

Jewish Quarter – Córdoba

Gece geç yatan ve öğlen siesta yapan İspanyolların sabah erken saatlerde ücretsiz müze ziyareti olanağı sağlamalarına çok güldüm. “Abi biz beceremiyoruz erken kalkmayı, sen yapabiliyorsan gözümsün!” misali sabah 8.30-9.30 Mezquita de Córdoba‘i ve Alcazar de los Reyes Cristianos‘u ücretsiz ziyaret edebilirsiniz. Bu arada siestanın İspanyollara Emeviler zamanından kalma bir alışkanlık olduğunu öğrendiğime çok şaşırdım. Kuşluk vakti uykusu ile siesta arasındaki ilişki aslında geçmişe yaptığım yolculuğumun günümüzdeki güzel işaretlerinden biri oldu.

Hostel sahibi José sayesinde harika bir harita ile tanıştım bu gezimde. Avrupalı gençlerden oluşmuş USE-IT grubu gönüllü olarak genç turistler için haritalar hazırlamakta. Öyle keyifle hazırlanmış ki  gezdirirken eğlendiren türden :)  Şimdilik 45 şehir için haritaları var. Hangi şehirlerin haritaları var diye bakınırken gittiğim yerleri Use-It haritaları ile gezsem tekrar diye hayıflandım. Córdoba haritasını ücretsiz olarak buradan indirebilirsiniz. Şiddetle tavsiye ederim!

Ayasofya’ya benzeyen Mezquita de Córdoba sırasıyla kilise-cami-kilise dönüşümleri yaşamış. İslam mimarisindeki ışık oyunları hep çok hoşuma gitmiştir. Bana ayrı bir huzur verir. Burada yakaladığım ışık ile “huzur” adlı eserimi çektim diyebilirim. Altın yaldızlı mihrap Emevilerin mimaride estetik anlayışlarının ne kadar üst seviyede olduğunu gösteren harika bir yapıt, bugüne kadar gördüğüm en güzel mihrap.

Jewish Quarter‘ın sokaklarında kaybolduk bilerek ve isteyerek. Beyaz duvarların üzerindeki renkli saksılar, minik şirin dükkanlar, tabanı bile renkli seramiklerle döşeli balkonlar arasında yürümek güzeldi.

Alcazar de los Reyes Cristianos‘un bahçelerine bayıldım. İslam mimarisinin bir parçası olan avluları ve havuzları oluşturdukları atmosferle beni dış dünyadan uzaklaştırıp götürdü. İlginç şekillerde budanmış ağaçların ve rengarenk çiçeklerin arasında hoş zaman geçirdim.

Japonya’dan sonra bir bahçe türü daha öğrenmiş oldum: dikey bahçe. Palace of the Marquises of Viana‘nın bahçesinde yöredeki avlulardan farklı olarak dikey bir bahçe ve sergilenmekte olan modern sanat eserleri yer almakta. Sarayın içi sadece rehber ile gezilebilmekte. İspanyolca olmasına rağmen içini görmek istedim. İyi de yapmışım rehber hem İngilizce broşür verdi içeride hem de arada sorularımı İngilizce cevapladı.

Akşam Los 100 Montaditos‘ta tapas yiyip Roma Köprüsü‘nde yürüdük. Köprünün sonunda Mezquita de Córdoba’nın akşam manzarası bizi bekliyordu. O akşam şansımıza bütün tapaslar 1 euro’ya satılıyordu Los 100 Montaditos’ta. Mekan dışarıdan çok cazip görünmese de İspanyollar’ın tercih ettiği bir tapasçı. Turist tuzaklarından kaçınan ve yöre insanın gittiği yerleri keşfetmeyi seven bizlere çok hitap etti.

Córdoba 1. Mezquita de Córdoba 2. Alcazar de los Reyes Cristianos 3. Roman Bridge 4. Jewish Quarter 5. Palace of the Marquises of Viana 6. Plaza Corredera

Granada

Gitmeden önce Granada benim için her ne kadar Alhambra demek olsa da Plaza Nueava’dan başlayarak Carrera del Darro boyunca yürüdüğümüz Albaycin ve Sacromonte kasabalarından geçen rotayı sevdim. Sacromonte’de kayaların içinde yaşayan gypsy (çingene) evleri oldukça ilginç bir manzaraya sahipti. Hala elektrik, su ve kanalizyon olayını nasıl çözdüklerini anlamasam da evlerinin içi kesinlikle serin olmalı. En az bir tanesinin içini görmeyi çok isterdim doğrusu.

Alhambra harika bir saray. Dantelimsi alçılarla (plaster) bezenmiş sarayın zarif bir güzelliği var. Minimalist yapısı, geometrik desenlerle döşeli duvarları, yıldızları andıran kakmalı tavanları, aslanlı çeşmesi beni alıp eskilere götürdü. İslam’da yasak olan canlı figürlerine inat geometrinin zenginliğinde binlerce harika desen çıkmış ortaya. İnsanın kısıtlandıkça içindeki yaratıcılığı başka bir yerden çıkarabiliyor olmasından mutlu oluyorum. Bayıldığım bu desenlerden bir tanesinin üzerinde olduğu bir çift küpe aldım kendime sarayın mağazasından. Tanımadığım insanlar durup küpemi nereden aldığımı soruyorlar, seçimimden ötürü bunları duyunca seviniyorum.

Nasrid Sarayı – Alhambra

Geçenlerde Game of Thrones‘un yeni sezonda Alhambra ve Alcázar of Seville‘da çekim yapacağı yönünde dedikodular çıkmaya başladı. Eğer doğruysa sonunda Game of Thrones dizisinin çekileceği yerlerden birini dünya gözüyle görmüş oldum demektir. İzlanda hayalleri bir müddet daha bekleyebilir :)

Alhambra çıkışında Calle Molinos‘a giderseniz birbirinden harika graffitiler görebilirsiniz. Akşam Casa del Arte Flamenco‘da  flamenko gösterisi izledik. Flamenko dansçılarının hep kadın olduğunu sanırdım, yanılmışım. Hem kadın hem de erkek dansçının performansları oldukça coşkuluydu. Bir de bağrı yanık şarkıcının sesine eşlik eden gitar tam İspanya havasına girmemizi sağladı. Akşam üşenmezseniz Mirador  de San Nicolas‘a gidip manzaranın tadını çıkarabilirsiniz.

Granada 1. Alhambra 2.Albaycin and Sacromonte 3.The Cathedral and the Royal Chapel 4.Carrera del Darro and Plaza Nueva 5. Graffiti Sokağı

Seville

Seville gezdiğimiz şehirler içinde en büyük olanı. Bana bir kaç yer dışında çok ilgi çekici gelmedi. Alcázar of Seville‘ın Alhambra ile yarışacak kadar güzel olduğunu bilmiyordum. İkisi de harika olsa da benim için Alhambra’nın yeri başka. Seville Cathedral‘indense kulesi (minaresi) Giralda‘yı daha çok beğendim. Plaza de España gece fotoğrafı çekmek için güzel bir yer. Torre del Oro ya da diğer adıyla Altın Kule Seville’nın tarihteki gelişimini anlatan önemli yapılardan biri. Casa de Pilatos bizdeki vali konağına karşılık gelmekte. Mimarisi, İslam ve rönesans eserleriyle hoş bir sentez oluşturmuş.

Vineria San Telmo‘da lezzetli bir akşam yemeği yedik. Akdeniz, Arap ve İspanyol mutfaklarının birleşimi zengin bir menüye sahip. Gitmeden önce rezervasyon yaptırmanızda fayda var.

Seville 1. Alcázar of Seville 2.Seville Cathedral & Giralda 3.Plaza de España 4.Torre del Oro 5.Casa de Pilatos

Dikkat edilmesi gerekenler:

  • Alhambra biletinizi mutlaka önceden internetten alın. Saraya çok talep var ve gittiğiniz gün kapıdan satılan sınırlı sayıda bilete yetişememe ve erkenden girdiğiniz kuyruklarda boşuna zahmet çekme riskiniz var. Biletinizi buradan alabilirsiniz. “Genel” kategoriden aldım biletimi, oldukça kapsamlıydı. Sarayın bahçesinden seçtiğiniz saatten erken giriş yapmanız mümkün, fakat biletin üzerinde yazan saatte (sanırım tercih ettiğiniz saatten 15 dakika önce) Nasrid Sarayı‘nın önünde hazır ve nazır bulunmalı.
  • Sıcak hava – Haziran başında oradaydım. Hava aşırı olmasa da sıcaktı. Dar sokaklardaki gölgeler yardım etse de temmuz ve ağustos aylarındaki halini hayal edemedim. Mümkünse temmuz ve ağustos dışında giderseniz çok daha keyifli olabilir gezileriniz.
  • Tarihi yerleşim yerlerine araçla girme yasağı– Endülüs bölgesini arabayla gezmek oldukça rahat. Yalnız şehir içindeki tarihi yerleşim yerlerine belli araçlar girebilmekte. Google Maps sizi bodoslama bu yerlere sokup başınızı ağrıtabilir. Eğer araç ile gidecekseniz kalacağınız otele mutlaka bu durumu iletin ve plakanızı bir an önce kendilerine iletin. Sisteme plakanızı kaydettirdiklerinde aracınızla en azından otelin önüne kadar gidip valizlerini bırakabilirsiniz.   
  • Otopark – Şimdi öncelikle saf saf Türk mantığı ile İspanyolca çeviri yapmaya kalkışmayın benim gibi. Futboldaki libero teriminden otoparkların levhalarında yazan “libre” kelimesini free-ücretsiz diye çevirdim. Otoparka girince farkettim ki ücretsiz demek değil o, müsait demek. Paralı otopark yer durumundan haber veriyor Vişne ne anlıyor durumu :) Günlük 20-30 euro arası otopark ücretlerinin. Otopark görevlisi halden anladı da hemen çıkma isteğine pratik çözüm buldu. Cadde üzerlerinde mavi ile işaretlenmiş yerler ücretli, sarılar da rezerve demek. Beyaz ya da boyalı olmayan yerlere aracınızı gönül rahatlığıyla park edebilirsiniz. Haritalarımdan notlarımı toparlayıp “Endülüs’te ücretsiz park yerleri” yazımı yazana kadar aracınızı ücretsiz nereye park edebileceğiniz konusunda kalacağınız yerle iletişime geçmenizde fayda var.
  • Uygun araç kiralamaGoldcar‘ın fiyatları oldukça uygun. Günlük 10-12 euro civarına araç kiralayabilirsiniz. Yalnız aracı aldığınız şehirden başka bir şehirde bırakırsanız 40 euro fazladan ödemeniz geremekte.

Güzergah

Seyahat planlarınıza ilham olur belki diye planlama aşamasında Google Maps’te hazırladığım haritayı koyuyorum buraya. Bu yazımda detaylı olarak Córdoba, Granada ve Seville gezilerini anlatmaya çalıştım. Granada’dan Malaga’ya geçerken El Torcal Doğa Parkı‘nda şehir tatilinden kaçıp doğada yürüyüş yapmak iyi geldi. Memleketine o kadar yaklaşmışken Malaga’da Picasso Müzesi‘ne uğramadan dönmek olmazdı.

Akdeniz, Ege ve Karayipler’in maviliklerinden sonra Batı Avrupa’da deniz beğenmek biraz zor. Plana güzel bir deniz kum güneş keyfi eklemek için bakınırken Marbella’nın grimsi denizi cazip gelmedi. Bir şekilde Cádiz‘e karar verdik ve yine Atlas Okyanusu’nda bir sahili deniz kum güneş tatili için seçmemek gerektiğini deneyimledim. Ayrıca Akdeniz ve Afrika’nın birbirine bu kadar yaklaştığı bir boğazda buz gibi esen rüzgar bana Hollanda sahillerini anımsattı. Rüzgardan kumsalda oturmak ve üşümemek neredeyse imkansızdı. Biz de bu vesileyle Malaga’dan  Cádiz’e geçerken dağların içinde iki güzel kasabayı Ronda ve Setenil de las Bodegas‘ı plana dahil etmiş olduk. Cádiz’deki kumsal faciasından sonra bari bu kadar gelmişken Cebelitarık‘ı uzaktan da olsa bir görelim istedik. Cebelitarık İngiltere kontrolünde olduğundan gezmek için İngiltere vizesi gerekmekte. Denizin ortasında ama karaya yakın kocaman kayalı haliyle bir karakolu andıran Cebelitarık, yol boyunca uzanan rüzgar değirmenleri ve karşıda Afrika kıtası manzaraları görülesi. İsterseniz dönüşte ufak bir kasaba olan Vejer de la Frontera‘ya uğramak mümkün.

Kaç gün yeterli?

Kendimden biliyorum seyahat planı yaparken en önemli aşamalardan biri de gideceğiniz yeri adam akıllı gezmek için kaç gün yeter kararı vermek. Süre ne çok uzun ne de çok kısa olmalı. Bu nedenle gezi yazılarıma elimden geldiğince “Kaç gün yeterli?” kısmını eklemeye çalışacağım. Bir hafta Endülüs gezisi için yeterli bir süre.

  • Córdoba 1 gün
  • Granada 1-2 gün (Özellikle Alhambra Sarayı yarım gününüzü alabilir ve rahat gezmek için 1 günden biraz fazla vakit ayırmalısınız.)
  • Seville 2 gün
  • El Torcal + Ronda + Setenil 1 gün (Ronda ve Setenil birbirlerine yarım saat mesafedeler, Granada’dan sabah erken yola çıkarsanız üçünü gün içerisinde gezebilirsiniz. El Torcal’a Granada’dan Malaga’ya giderken uğradık. Ronda ve Setenil de Malaga’dan yaklaşık bir saat mesafede Cádiz’e giderken yol üstünde.)

* Bucket list kelimesini “ölmeden önce yapılması gerekenler listesi” diye çevirmek istemedim. Morgan Freeman ve Jack Nicholson abilerimizin oynadığı The Bucket List (2007) filminin hatrına bu kelime daha iyimser geliyor kulağıma içinde ölümün yer aldığı bir ifadeyi kullanmaktansa.

(Vişne Kiraz, Haziran 2014)

16 Yorum

Döneli bir hafta oldu ama benim aklım Japonya‘da kaldı. Sanırım gitmeden önce göreceğim güzelliklerden  daha çok karşılacağım  zorluklara odaklanmıştım. Hiç beklediğim gibi olmadı. Dil engelini Japonların nezaketi, saygısı ve yardımseverliği çözüverdi. Yemek konusunda da anlaştık bir şekilde ve bu sayede Türk damak zevkine çok benzeyen Japon yemeklerini keşfettim bu gezimde. Doğası gelenekle birleşince başka güzeldi. Giderken sakurayı ucundan kaçıracağım diye kendimi hazırlamışken son sakurayı yakaladığımızda dünyalar benim oldu. Kendi hayatlarında teknolojiyi çok kullanmasalar da ürettikleri teknolojiden etkilenmemek mümkün değildi. Japonya’daki shinkansen‘lerden (hızlı trenlerden) sonra Avrupadaki trenleri sevebilmemin mümkünatı yok sanırım. Ha bir de pahalılık konusunda Kuzey Avrupa’dan çok farklı değildi. Ada ülkesinde gidip de ananas yemek isterseniz e tabi pahalı olur.

Sakura, Kakunodate/Japonya

Sakura, Kakunodate/Japonya

Miyazaki’nin dünyası

Havaalanından trene binmem ile Miyazaki’nin dünyasında yolculuğum başladı. Trende karşımda oturan maskeli insanlar bana Spirited Away (2001) ‘deki No Face ile olan tren yolculuğunu hatırlattı. Çizgi film çizimlerini anımsatan uyarılar da cabası. Bir tane bile ciddi uyarı levhası göremedim bütün Japonya gezim boyunca.  Tokyo’da istasyonun önündeki kazı çalışmasını çevreleyen bariyerlerin tavşanlı olmasına çok gülmüştüm. Atari sesli anonsları da artık nerede duysam hatırlarım. Yolculuğun ilk durağı Osaka‘da Dōtonbori‘de meşhur takoyakilerin (ahtapot toplarının) satıldığı caddede restoranların giriş kapılarının üzerine yerleştirilmiş kımıl kımıl dev ahtapot maketleri ve cadde boyunca Hello Kitty mağazaları Japonya’da sevimlilik dozunun sınırlarını belirlememize yetti. İlginçtir bugün bir sitede “Japonya’yı sevmemeniz için 67 sebep” diye bir liste gördüm ve her şeyin sevimli olması bu listenin 5. maddesiydi. Beni rahatsız etmedi ama değişik ve eğlendirici olduğu doğru.

Miyazaki'nin dünyası, Osaka, Japonya

Güneşe karşı

Osaka’daki ilk izlenimlerimden biri de kendini mikroptan vs. korumaya meraklı Japonlar’ın güneşle de ilgili bir sıkıntılarının olması oldu. Büyük ihtimalle bu yüzden bütün cadde boyunca uzanan pasajlar (arcade) ya da üstü kapalı caddeler ülke genelinde çok yaygın. Bunların dışına çıkıldığında şemsiye, eldiven, şapka ve fular kullanılıyor. Trenlerin birinde alışveriş katalogunda yüzü gözlerin altından enseyi de kapatacak şekilde satılan fular maske karışımı sanırım bu konuda gördüğüm en aykırı şeydi. Miyazaki’nin yüzsüzünden ninja dünyasına geçiş yakındır.

Kıt’a dur!

Henüz JR ile tanışmamışız, tam iş çıkış saati civarında Osaka’dan Kyoto’ya doğru gitmek üzere trenimizi beklerken hayatımda gördüğüm komutsuz, provasız en muazzam sıra olma şeklini ve o sıranın adeta bir kromozomun ayrılışı gibi kendiliğinden ikiye ayrıldığını gördüm. O anı videoya çekmediğime çok pişmanım. Başka şeyleri bilmem ama nasıl sıra olunur kesin Japonlar’dan öğrenmeli!

IMG_6910

Osaka İstasyonu

Öz Japonya: Kyoto

Burası işte has Japonya. Tapınakları bol, yaşlılara yer verenleri bol, gençlik henüz çok dejenere(!) olmamış, el ele tutuşan çift yok denecek kadar az, doğayla iç içe ama sokakları tabii ki dar ve kablo dolu. Bisikletle ilk gün doğusundan batısına, ikinci gün de kuzeyinden güneyine keşfettik Kyoto’yu. Bisikletler çok yaygın Japonya genelinde ve Kyoto’yu bisikletle gezmek pek keyifli. Günlüğü 500 yenden başlıyor bisiklet kiralarının, akşam sizde kalmasını isterseniz de üstüne 250 yen ödemeniz gerekiyor.

İlk gün ilk durak çok merak ettiğim bambu ormanın bulunduğu Arashiyama bölgesiydi. Bisiklet kiraladığımız yerden yaklaşık 1 saat 15 dakika pedal çevirerek ulaştık buraya. Ters akan trafikte bir elimde GPS bir elimde direksiyon tutmama rağmen kaybolmadan sağ salim vardık buraya. Kyoto’nun dar sokaklarını geçtik boydan boya. Turistik popüler yerlerdense yerellerin yaşadığı mahallelerden geçmek bana hep daha güzel gelir.

Arashiyama’da Tenryuji Tapınağı‘nın arka fonda dağlarla birleşince sonsuzluk havası veren bahçesini (ödünç alınmış manzara deniyormuş buna), bambu ormanını ve Okochisanso‘yu gezdik. Bambu ormanı rengi, ışığı ve sessizliği ile huzur verdi bana. Okochisanso’nun hep sakura zamanı halini hayal ettim. Burada ayrıca koyu kıvamlı yeşil çay olan matcha ikram ediliyor. Çay seromonisinde servis edilen bu çay batıda deneyimlediğimiz yeşil çaydan epey farklı. Köpüğü ve koyuluğuyla çaydan çok smoothie’yi andırıyor ve gerçekten yeşil.

İlk günkü rotamızın en doğu noktasından yavaş yavaş batıya doğru devam ettik. Kyoto’da çok sayıda tapınak var, hepsini gezmek mümkün olmayacağı için bize göre en ilginçlerini gezdik. Yol üstünde ziyaret ettiğimiz tapınaklardan biri olan Ryoanji‘nin Zen felsefesinin doruklarındaki bahçesinden hiçbir şey anlamadım. Tapınağın hemen yanında uzun dar bir dikdörtgen içinde tırmıkla taranmış gibi duran çakılların arasında bir kaç iri kaya vardı. Boş bir vaktimde bu konuda mutlaka bir şeyler okumalıyım, çünkü dakikalarca bunu seyreden kitlenin muhakkak bir bildiği olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu tapınak UNESCO Dünya Mirasları listesinde.

Ryoanji’den nasıl bir şey anlamadıysam Kinkakuji‘yi (Temple of the Golden Pavilion) bir o kadar sevdim. Akşamüstü 4 gibi varmamızın da etkisi var bence. Günün batan ışıklarının yansıdığı altın gövdesi harika bahçesinin baş köşesinde gururla parlıyordu. Hayatımda gördüğüm en güzel bahçe bu olabilir. Kendimi bu bahçenin eski zamanlardaki sahibi gibi hayal ettim bir an. Düşündüm de karlı da harika olur burası.

Kyoto’daki ikinci günümüze yaklaşık 45 dakika bisiklet sürerek 1000 kapılı Fushimi Inaritaisha‘da başladık. Japonya’da Budizm ve Shinto inanışları yaygın. Bu iki inanış birbiriyle neredeyse iç içe. Öğrendiğimize göre bir tapınağın önünde ince turuncu bir kapı varsa o kapının adı torii ve orası bir Shinto tapınağı. Eğer tapınağın önünde kalın süslü çatılı kapılar varsa o da Budizm tapınağı olduğunu göstermekte. Bir de bu tapınakları turuncu/kırmızı renklerle birlikte çeşitli hayvan heykelleri korumakta kötü ruhlardan. Fushimi’de tapınak girişinde dik dik bakan tilkiler karşıladı bizi. Buradaki toriiler dağın tepesine kadar uzanmakta. İsteyen belli bir ücret karşılığı kendi kapısını diktirebiliyor. Bu kapılar aslında bir çeşit adak adama aracı. Örneğin başarılı olmak isteyen şirketler kendi adlarına kapılar diktiriyorlar. Fotoğraf severler için oldukça ilginç bir yer, tabii o kalabalıkta kapıları bomboş yakalayabilirseniz.

Fushimi’den sonra Lonely Planet’in tavsiye ettiği Güney Higashiyama rotasını yürüdük. Kiyomuzudera‘dan Gion‘a uzanan bu rota oldukça turistik. Bana biraz Sultanahmet civarını anımsattı. Kiyomuzudera’nın önünde iki üniversite öğrencisi bize gönüllü rehber olmak istedi.  İngilizcelerini geliştirmek istediklerinden akıllarına böyle güzel bir yol gelmiş. Çok mutlu oldum onların eşliğinde tapınağı gezdiğime. Bilmediğim bir çok detaydan bahsettiler ve benim saçma gelebilecek bir çok soruma sağolsunlar dillerinin döndüğünce cevap verdiler. Japon kültüründe  bahşiş bile hoş görülmezken onların bu gönüllü eşliğine e-posta adreslerini alıp iletişimde kalma ve dünyanın başka ucundan kartpostal atma sözüyle manevi olarak karşılık verebildim. Dünyalar onların oldu! :) Bu rotada geleneksel kıyafetleriyle gezmekten keyif alan Japonlara ve geisha‘lara rastlamak mümkün. Geleneksel kıyafetli Japon kızlarla birlikte fotoğraf çekilmek istediğimde benim yerime onlar bana teşekkür etti. Böyle de kibarlar :) Ayrıca hediyelik eşya olarak Miyazaki’nin ürünlerini bulabileceğiniz dükkanlar mevcut bu yolda.

Bisikletlerimizle günün son rotası Philosopher’s Walk’a doğru yola koyulduk. Buraya varmadan Kyoto’nun beş büyük Zen tapınağından biri olan Nanzenji’yi ziyaret ettik.  Bu tapınağın hemen yanında bir su kemeri bulunmakta. Mimarisi ve rengi benim çok hoşuma gitti. Derken harika Philosopher’s Walk‘a vardık. Minik bir kanal etrafında onlarca kiraz ağacıyla çevrelenmiş leziz bir yer burası. Ayrıca kanal boyunca bir çok hoş kafe var buranın tadını çıkarmak isteyenlere. Yine öğleden sonranın harika ışığında yürüdük burayı. İki gün sonra Kakunodate’da sakurayı göreceğimi bilmeden iç geçirdim gezerken burayı kiraz çiçekleri vakti görseydim diye. Son açan kirazlardan olan ağaçların çiçekleri kalmıştı. Öğrendiğime göre Japonlar kiraz çiçeklerini bir çok sınıfa ayırmış. Bizim gördüklerimiz ichiyo ve kanzan imiş. Pembe yaprakların rüzgarda savrulup suya düşmesi ve akıntıda döne döne dans etmelerini izlemek bir meditasyon aracı olabilir.

Filozof patikasının sonunda ise Ginkakuji (Temple of the Silver Pavilion) yer almakta. Altın tapınak kadar olmasa da burayı da beğendim. İlk mantıklı gelen Zen temalı çalışmayı gördüm bu bahçede. Tepesi tıraşlanmış ters koni şeklindeki çakıllar Fuji Dağı’nı sembolize etmekteymiş. Yalnız bu minik çakılların sunumundaki mükemmellik bence muazzam bir sabrın göstergesi.

Akşam dışarı çıkmak için Gion’da bir çok seçenek mevcut. Pontocho‘nun dar sokaklarında çok hoş mekanlar bulunmakta. Biz denk getirip Gion Corner‘da geisha gösterisi izleyemedik. Ünlü (celebrity) muamelesi gören geisha’ların hayranlarına flaşlar altında poz vermesine denk gelebilirsiniz bu bölgede. Kyoto sokaklarında doğal güzel kare yakalarım belki diye bir geisha’nın peşi sıra koştuğumu bilirim :)

Hayat kurtaran JR Pass

Bir forumda Japan Rail Pass‘e denk geldiğim çok iyi oldu. Benim için kısaca JR kendileri! Japonya gezisini JR öncesi ve JR sonrası diye ikiye ayırmam mümkün. JR Pass bir ya da iki hafta süreli bir çok shinkansen dahil olmak üzere sınırsız tren bileti. Yalnız sadece Japonya dışında turistlere sunulmakta. Bunun için yaşadığınız şehirdeki yetkili acentaya ödeme yaparak bir değişim formu satınalmanız gerekmekte. Sonra bu formu Japonya’da istasyonda bilete dönüştürebiliyorsunuz. Yerel trenlerde sadece biletinizi göstererek, hızlı trenlerde de kullanmadan önce ücretsiz koltuk rezervasyonu yaptırarak JR hatlarında kullanabiliyorsunuz. Detaylı bilgiye bu sayfadan erişebilirsiniz. Bizi gitmeden çok uyardılar tatil zamanları hızlı trenlerde yer kalmaz diye ama açıkçası seyahatimizin bir kısmı ulusal tatil haftası Golden Week‘e gelmesine rağmen hiçbir sorun yaşamadık. Bize rahatça ve bolca gezme imkanı verdi bu bilet. Kesinlike tavsiye ederim. Hyperdia‘nın sayfasından İngilizce gitmek istediğiniz yerlerle ilgili tren saatlerini kontrol edebilirsiniz. Bu sayfa ayrıca JR Pass’in geçerli olduğu seferleri de göstermekte. Ben Japon Appstore’dan  app’ini de indirdim telefonuma, faydasını gördüm :)

Ulu geyiklerin şehri Nara

JR Pass’imizle ilk durağımız Nara oldu. Kyoto’dan limited ekspres trenle yaklaşık yarım saat süren bir yolculuktan sonra Nara’ya vardık. Nara’da neredeyse trenden iner inmez geyikler karşılıyor sizi. İnsana alışkın olsalar da her yerde bu geyiklerin vahşi doğaya ait olduğunu unutmamanız yönünde tabelalar mevcut. Gerçekten de bir tanesinden totomo boynuz yedim onları beslemek üzere bisküvi aldığım dükkanın önünde. Japon mitolojisine göre Tanrı Takemikazuchi eski başkent Nara’yı korumak için şehre geyiklerle gelir. O günden sonra Japonlar geyiklerin şehirlerini ve ülkelerini korumak için cennetten gelen ulu varlıklar olduğuna inanmışlar. Nara Parkı‘nda serbestçe dolaşan geyikleri sevmeye doyamadım, biraz fotoğraf çekmek için  onlara oyun yapmış olabilirim itiraf ediyorum. Bu parkın içinde yürümek de güzeldi.

Nara’da görülmesi gereken bir diğer yer ise dünyanın en büyük ahşap yapısı olan Todaiji Tapınağı. İçinde dünyanın en büyük bronz Buda heykeli yer almakta. Budanın heybetinden çok etkilendim doğrusu. Dönüş yolunda Isuien Bahçesi‘ne uğradık.

Hiroshima ve Miyajima

JR Pass ile ilk shinkansen yolculuğumuzu Hiroshima’ya yaptık. Bu hızlı trenleri çok beğendim. Sanırım Avrupa’daki trenleri artık eski kadar sevmeme nedenimdir shinkansen’ler. Trenin platforma yanaşması bile “cool”du. İçerideki konfor, koltuk aralarındaki mesafe, saatte 350-400 km’ye varan hızı vb. müthişti.

Kyoto’dan ayrıldığımız için yanımıza aldığımız valizleri Hiroshima’da istasyondaki kilitli dolaplara bıraktık. Bu dolaplar gerçekten hayat kurtarıyor. Bildiğim kadarıyla Japonya’daki büyük istasyonlarda çok yaygınmış bu dolaplar. Seyyahlara duyurulur.

Hiroshima’da ilk durağımız Miyajima Adası diğer adıyla Itsukushima oldu. Suyun içindeki torii Itsukushima Shrine adanın kendine has simgelerinden birisi. Sular çekildiğinde bu kapıya yürümek mümkün. Miyajima Adası’nda Misen Dağı’nın zirvesine tırmandık, manzara kesinlikle görülmeye değerdi. Adanın harika doğasında yürüyüşümüzü Daishoin Tapınağı’nda sonlandırdık. Daishoin’de çok ilginç heykeller ve dua tekerlekleri gördüm. Kyoto’daki tapınaklardan farklı olduğunu söyleyebilirim.

Hiroshima kısmı biraz hüzünlüydü benim için. Atom bombasının atıldığı yerde hala ayakta duran Atomic Bomb Dome, bombadan sonra kansere yakalanan bir çocuğunun (Sadako Sasaki) origamiden 1000 tane ejderha yaparsa kurtulurum dediği ama kurtulamaması üzerine savaşın en masum mağdurlarının çocukların anıldığı Children’s Peace Monument ve sönmeyen barış ateşinin bulunduğu Hiroshima Peace Memorial Park yıllar geçmiş olsa da ayrı hüzünlüydü. Hiroshima Peace Memorial Museum‘da tüylerim ürperdi. Birilerinin gövde gösterisi sırasında hayatlarını kaybetmiş ve bundan senelerce muzadarip olmuş masum insanların hayatlarıyla ilgili detayları görmek insan olan herkesin içini sızlatır sanırım. Çok turistik olmasa da tarihte önemi olan bu şehri imkanınız varsa mutlaka ziyaret edin.

Kısa Hiroshima ziyaretimizin akabinde hızlı trenlerle Osaka aktarmalı Tokyo’ya geçtik.

Vişne ♥ Sakura

Tokyo’ya vardığımızda ilk iş http://www.tenki.jp/sakura/ adresinden sakuranın mevcut durumunu kontrol ettik. Site Japonca ama Google Chrome tarayıcısının çeviri özelliği sayesinde Golden Week’te hala geçmemiş sakuranın Kakunodate şehrinde olduğunu öğrendik. Ertesi gün hızlı tren ile 3 saat yolculuk sonrasında sakuranın hasını samuray şehri Kakunodate’de yakaladık. JR olmasaydı buraya ulaşmak epey zor olurdu.

Nehir kenari boyunca uzanan manzarayı ne kadar anlatsam eksik kalır. Doğa ananın insanlara armağan ettiği bu şöleni kiraz ağaçları altında piknik yaparak kutluyordu Japonlar. Dünya gözüyle sakurayı gördüğümde dünyalar benim oldu. Hele bir de göremeyeceğime kendimi o kadar hazırladıktan sonra yaşadığım mutluluk başkaydı. O kiraz çiçeklerine bakarak bütün ömrümü geçirebilirim. Rüzgar çıkınca uçuşan beyaz yaprakları bir çeşit rüyada olduğumu hissettirdi.

Sakura dışında eski samuray evlerini gezebilirsiniz Kakunodate’de.

Fuji Dağı eteklerinde

Sakuradan sonra Japonya’da en çok görmek istediğim şey Fuji Dağı‘ydı. Bunun için göl kıyısındaki Kawaguchiko şehri ideal. Yalnız JR Pass sadece Otsuki‘ye kadar geçerli sonrasında başka bir tren firmasından bilet almak gerekmekte.

Kilimanjaro’dan sonra (bkz. Ömrümün en uzun, ömrümün en kısa yolu) gönlümden Fuji’ye de tırmanmak geçiyordu, ama tırmanış mevsiminde olmamamız ve çığ tehlikesi nedeniyle bu hayal gelecekte bilinmeyen bir zamana  kaldı. Biz de tırmanış için ayırdığımız ilk günü Kawaguchi Gölü‘nün etrafını bisikletle turlayarak ikinci günü de Fuji’ye karşı Mitsutoge Dağı‘na tırmanarak değerlendirdik. Japonca tabelalardan yönümüzü çıkartmaya çalıştıkça Lost in Translation moduna girdik. Yol boyunca kaç kez “”konichiwaaaaaaa” demişizdir saymadım. Japonlar yürüyüş sopalarına zil takıyorlardı. İlk duyduğumda etrafta keçiler olduğunu sanmıştım bir an. Japonya’nın harika doğasındaki yürüyüşlerimizi Mitsutoge Dağı tırmanışı ile bitirmiş olduk.

Tokyoooooooo

Duraklarda Tokyo anonsları dikkat çekecek kadar uzun söyleniyor: Tokyoooooo! Tokyo sanırım en merak etmediğim ama Japonya’ya gelmişken görülmeli dediğim tek yer oldu.

Tokyo’yu gezmeye yine Lonely Planet’te tavsiye edilmiş bir rota olan Yanaka ile başladık. Geleneksel tacirlerin evlerinin yer aldığı Kototoidori caddesi ile başlayan yürüyüşümüz Yanaka’da son buldu. Yanaka aslında Tokyo’nun “old town”u, İkinci Dünya Savaşı’ndan önce inşa edilmiş binaların sağlam kaldığı ender mahallelerden. Girişinde de bir Türk restoranı bulunmakta. Roppongi Mahallesi Yanaka’ya göre çok daha moderndi. Mori Art Museum‘da geçici Andy Warhol sergisini ziyaret ettik. Bu müze panaromik Tokyo manzarası seyretmek için güzel bir yer. Asakusa’daki Kaminarimon ve Sensoji, Tokyo Midtown, Yoyogi Park ve içindeki Meiji Shrine, Tokyo asi gençliğinin mahallesi Harajuki’daki Takeshita Caddesi, Shibuya Crossing, Ginza ve Tokyo National Museum (hediyelik eşya almak için çok iyi bir yer) Tokyo’da gezdiğimiz yerler arasındaydı. Asakusa metro çıkışında altın boynuz manzaralı Tokyo Skytree kulesini görmek mümkün.

Miyazaki hayranıysanız Ghibli Müzesi için biletinizi JR Pass gibi bir yöntemle yurtdışından önceden temin etmenizde fayda var. Biz oradayken almak istediğimizde çok geçti, biletler çoktan tükenmişti.

DSC_0681

Shibuya Crossing, Tokyo

Yemekler

Japon mutfağından izlenimlerim için buradan buyurun:

  • İzakaya – Ocakbaşına denk gelen bu restoranlarda lezzetli çöp şiş ve közlenmiş sebze yemek mümkün. Közde avakado ve biber getirdikleri an bittiğim andı. Fiyatlar normalin biraz üstünde.
  • Gyudon – Pilav üstü et ama Bambi zincirlerinde satılıyormuş gibi hayal edin. Geleneksel yemeklerden birinin “fast food” hali, bana hem çok lezzetli hem de çok hesaplı geldi. 340 yenden başlıyor fiyatlar. İnce dilimlenmiş turşu zencefiller beni shōga bizdeki turşu süs biber görevi görüyor. Kırmızı biberlerine shichimi deniyor ve içinde çörek otuna benzer tohumlar bulunmakta. Acı sever biri olarak mutfağıma eklemek istediğim yeni fikirlerden oldu bu. Bu yemeğı satan Yoshinoya zinciri favorimdi. Öğrendiğime göre 1899’da ilk gyudon restoranını açan şirketmiş. “Yoshinoya 1899’dan beri” vari bir slogan hayal ettim şimdi.
  • Hoto – Fuji Dağı bölgesine özgü bu udon noodle (Japon noodle’ı) büyük bir kasede bol sebze ve et ile servis edilmekte. Sıcak sulu doyurucu, besleyici bir yemek istiyorsanız kesinlikle aradığınız hoto. Yalnız porsiyonlar bir kişi için oldukça büyük.
  • Yeşil çaylı her şey –  Yeşil çay aromalı envai çeşit ürün bulabilirsiniz Japonya’da. Yeşil çaylı Kitkat, Oreo, dondurma gibi.  Açıkçası yeşil çay aromasını sevdiğimi söyleyemem.
  • Atıştırmalıklar – Çubukta salatalık, pirinç krakeri, çubukta pirinç lapası, buharda pişirilmiş içli hamur topları olan nikuman (bun), ahtapot topları takoyaki

Aklımda kalan diğer detaylar

  • Her ama her köşe başında her çeşit “vending machines” var. Bunların sıcak udon çorbası yapanı gördüğüm en aşmış modeldi. Sigaranın da serbestçe bu makinalarda satılmasına şaşırdım. Duyduğuma göre Fuji Dağı’nın zirvesinde de kola satınalmak mümkünmüş. Çıkarsanız yanınızda bozuk para bulunsun.
  • Her şehrin kendine has süslü kanalizasyon kapakları var.
  • Hemen hemen her tapınağın önünde bambu taslardan su içebileceğiniz bambu borulu çeşmeler bulunmakta.

Her güzel şey bitermiş…

Amsterdam’a döndüğümde buruk hissettim biraz, ne güzel alışmıştım. Özetle çok sevdim Japonya’yı ve insanlarını. Bu kendine kapalı, biraz utangaç kültürü yakından tanıdığıma ve özellikle sakurayı gördüğüme çok mutlu oldum. Her yönüyle ziyaret ettiğim en gelişmiş ülke. İlgileniyorsanız nisan ortası gibi bu güzel ülkeyi mutlaka ziyaret edin.

Burada yazamadığım çok detay var. Gitmek isterseniz ve aklınıza takılan şeyler varsa her zaman bana yazabilirsiniz.

13 Yorum
%d blogcu bunu beğendi: