Vişne Kiraz

Düşlerimin peşi sıra kendimi yollara vurdum

Posts tagged ‘hiking’

Ağustos ayında İsviçre Alpleri’nde geçirdiğim yamaç paraşütü kazasından sonra ilk macera durağım oldu İzlanda (kazanın detaylarını bir ara anlatırım sizlere). Doğası harika bu güzel ülkeyi ne zamandır görmek istiyordum, kısmet kazayı ucuz atlatmayı ve hemen hemen sağlığıma yeniden kavuşmayı kutlamadaymış :)

Seljalandsfoss

Blue Lagoon (Varış)

Havaalanına indikten hemen sonra soluğu Blue Lagoon‘da aldım. Araştırmalarım sonucu Blue Lagoon’a uğramanın havaalanından dönerken ya da havaalanına giderken uygun olduğunu öğrendim. Blue Lagoon, Keflavík Havaalanı‘na çok yakın. Reykjavík‘de kalıyorsanız sırf buraya gelmek için 1 saatlik yol katetmenize gerek yok, e bir de bunun dönüşü var tabii. Bu bilgi çok isabetli oldu. Uçaktan inmemle kendimi Blue Lagoon’un sıcak sularına bırakmam yaklaşık yarım saat sürdü :) Ayrıca Blue Lagoon için fazladan zaman ayırmama gerek kalmadı.

İzlanda Kuzey Amerika ve Avrasya fay hatlarının tam üstünde yer aldığı için tektonik hareketlerin fazlaca yaşandığı aktif bir bölge. Bunun nimetlerinden biri de kaplıcalar ve jeotermal santraller. Gezerken yerden yükselen dumanların buhar olduğuna alışmak biraz zaman alıyor. Aslında bu sıcak suların keyfi nehir yatağına karışan doğal bir yerde çıkardı ama keşif için araba ve biraz daha fazla zaman gerekiyordu. Tek başıma olduğum ve araba ayarlamadığım için İzlanda keşif gezimde (bir daha gitmeli, belki beyaz gecelerde kiralık araba ile gezip kamp yaparak) Blue Lagoon ile yetindim diyelim.

Türkiye’deki bir çok kaplıca kapalı ortamda hizmet verdiği için kükürt kokusu bir yerden sonra insanı yorabiliyor. Blue Lagoon’un açık havada olması, temiz hava ve güneşle birleşince harika bir atmosfer oluşturmuş. Bir yandan sıcaktan bunalmıyorsunuz, bir yandan da kemikleriniz (hele benim gibi kaza sonrası çatlamış omurunuz varsa) bayram ediyor. Aşağıdaki videoda mayışmaktan nasıl cümleleri toparlayamadığımı izleyebilirsiniz. Küçükken anne ve babamın kardeşimle beni zorla götürdüğü kaplıca konseptini şimdi seviyor olmam sanırım yaşlanma belirtisi :)

Tesis temizlik ve servis konusunda çok başarılı. Fiyat tarifesine ve sunulan hizmetlere buradan erişebilrisiniz. Blue Lagoon’dayken ücretsiz kil istasyonlarına uğrayıp yüzünüze maske yapmayı (nasıl sonuç vereceğini kimse asla tahmin edemez ;) ) ve havuzun yanındaki bardan soğuk bir şeyler içmeyi sakın ihmal etmeyin.

Golden Circle (1. gün)

İzlanda gezimi planlarken yaşadığım en büyük sıkıntılar yer adlarını kolayca çıkaramamak ve turların nereleri kapsadığını anlayamamak oldu. Hangi turda nereler var? O turla bu turun farkı ne? Kesişiyorlar mı? İzlanda alfabesindeki harfin Latin alfabesindeki karşılı nedir? Bu nedenle katıldığım turlarda nereleri ziyaret ettiğimi tek tek not aldım, size de faydalı olur umarım. Haritamda Google Maps’ten bulabildiğim kadar yerlerini  de işaretledim. Görünen o ki 4 günde adanın sadece güney batı kısmını gezebilmişim.

Golden Circle‘ın en temel turlardan biri olduğunu gördüm plan yaparken. İzlanda’nın en büyük jeotermal santrali Hellisheiði‘i ziyaret ederek başladık gezimize. 30 km yol kateten 88-92°C suyun sadece 2°C kayıpla evlere ulaşması böyle soğuk bir ülkede oldukça etkileyici. Sıcak su ayrıca yer altına döşenen sistemlerle kaldırımlardaki ve yollardaki karın ve buzun temizlenmesi için kullanılmakta. Kar küremekle uğraşmıyor İzlandalılar :)

Kerið Krateri küçük ama oldukça güzel bir krater. Yukarıdan etrafını dolaştıktan sonra aşağıya gölün kenarına indim. Bu kadar sadelikte bir doğa parçasının beni ne kadar etkilediğine şahit oldum. Aşağısı sessiz ve gölün kenarında bir bank var. Bir müddet oturup manzaraya bakmak iyi geldi.

Faxi Şelalesi (Vatnsleysufoss), Gullfoss‘un devamında yer alan küçük sevimli bir şelale. İzlanda’da jeotermal enerji yaygın olduğu için şelaleler hidroelektrik santraller için kullanılmamakta. Bu nedenle şelaleri her daim doğal akışında görebilmek mümkün. İzlandaca’da yer adları genelde yeryüzü şeklinin adını da içinde barındırmakta. Bu ipucundan sonra biraz önce yazdığım iki şelale adından “foss” kelimesinin şelale olduğunu çıkarmak kolay. Aynı şekilde meşhur Eyjafjallajökull’deki jökull – buzul, başkent Reykjavík gibi bir çok şehir isminde geçen vík – koy demek. Bu bilgi, Vikinglerin adının “koydan gelen” olduğunu öğrenmek ya da plan yaparken gitmek istediğiniz yerin isminden ne tür bir yer göreceğinizi anlamak açısından faydalı olabilir.

Gullfoss‘un bire bir çevirisi Altın Şelale imiş. Bu turun adındaki altın kelimesinin bu şelaleden geldiği söylenmekte. Gullfoss, büyüklüğü ve gücüyle heybetli bir şelale. Brezilya – Arjantin sınırındaki Iguazu ve Kanada – Amerika sınırındaki Niagara şelalelerinden sonra gördüğüm büyük şelalerden biri oldu Altın Şelale. Yukarıdan ve vadiden yürüyerek yakınından görebilmek mümkün.

Gullfoss

Golden Circle’ın en ilginç durağı Hvítá Nehri üzerindeki Strokkur Jeotermal Bölgesi. Ne zaman patlayacağını kestiremediğim bir bombayı andıran Geysir‘ı izlemek, bölgede yürürken her yerden film setindeymişim gibi yükselen buharları görmek, “Aman suya dokunmayın!” ikaz tabelalarına tanık olmak benim için ilkti. Patagonia‘da ilk kez gördüğüm buzullar gibi bundan sonra her gördüğüm “geyser” için referans noktam olacak İzlanda.

Þingvellir (Thingvellir) Millî Parkı turumuzun son noktasıydı. Berrak ve soğuk nehirlerin geçtiği, su şişemi direkt nehirden doldurabildiğim, kocaman alabalıkların korkusuzca yüzdüğü, Avrasya’dan Kuzey Amerika’ya yürüyebildiğim bir parktı burası. Bir daha İzlanda’ya gelirsem daha çok zaman geçirmek istediğim yerlerden biri kesinlikle bu park. Belki de kamp yaparım burada, belli mi olur? :)

Þingvellir (Thingvellir) Millî Parkı

Golden Circle Rotası – 1.  Hellisheiði Jeotermal Santrali  2. Kerið (Kerid, Kerith) Krateri  3. Faxi (Vatnsleysufoss) Şelalesi  4. Strokkur ve Geysir  5. Gullfoss  6. Þingvellir (Thingvellir) Millî Parkı

(Bu tura Sterna Travel ile katıldım. Turun küçük gruplar halinde olması ve rehberin kendi hayatından yöre ile ilgili örnekler vermesi iyiydi, fakat rehberin bilgisinin kısıtlı olması ve zamanı çok iyi yönetememesi biraz sıkıntılıydı.)

Aurora Borealis rüyası

Aurora Borealis – İzlanda

Bu rüya öyle gerçekleşmesi kolay bir rüya değil. Şartların oluşması kadar sizin sabrınıza da çok bağlı. Bütün gününüzü İzlanda’nın doğasını keşifle geçirdikten sonra odanıza gelip, yemek yiyip duş alıp gecenin köründe yine yollara düşmek ve soğukta bir mucizenin gerçekleşmesini ve buna şahit olmayı beklemek hayatımızda olmasını istediğimiz her güzel şey gibi tabii ki emek istiyor. Hele bir de göremeden döndüğünüzde hayal kırıklığı ile o gece geç yatmak ertesi günkü planlarınız için erken kalkmanızı zorlaştırmakta. Azmederseniz kuzey ışıklarını görene kadar yaşanacak bir döngü bu.

İlk akşam Blue Lagoon’dan döndükten sonra çıktığım turda kuzey ışıklarını göremedim. Gece 1.30’da odama geldim, sabah 7.30’da Golden Circle turuna katılmak üzere hemen yattım. Ertesi gece yani 2. gece odamda hazırlanırken zorlandım biraz. “Umarım bu akşam görürüm!” diye dua ettim. Çünkü kısıtlı bir zaman diliminde bu mucizeyi görmeye bu kadar yakınken evime dönene kadar bunu deneyeceğimi ve her seferinde iyice zorlaşacağının farkındaydım. Çok şükür 2. gece çıktığımda dolunaya rağmen kuzey ışıklarını Aurora Borealis‘i bir diğer deyişle Northern Lights‘ı görme şansına sahip oldum. Gökyüzünde dans eden yeşil ışıkların altında hayal kurmak güzeldi. Başta tam anlayamasam da gözlerim alıştıkça artık nerede dans ettiklerini yakalayabilmeye başladım. Gecenin köründe o soğuğu hiç hissetmedim. Yeni bir şey keşfedince/görünce duyduğum mutluluk/heyecan beni sıcak tutuyordu. İnsanın hayallerinin gerçek olması ne güzel :) Odama gelip başımı yastığıma koyduğumda yüzümde hala kocaman bir tebessüm vardı.

O gece karşıma çıkan kuzey ışıkları – İzlanda

Benim gibi Amsterdam’da expat olarak yaşayan The Kitchen Crashers‘ın bloguna denk geldiğimde kuzey ışıklarını görmüş bu şanslı çiftin İzlanda’ya ekim ayının ikinci haftası gitmiş olduğunu öğrenmem benim de İzlanda tatilimi aynı zamana denk getirmemde etkili oldu. Kuzey ışıklarını görmek için gökyüzünde aktivite olması kadar gökyüzünün bulutsuz olması da çok önemli. Gecelerin uzamaya başladığı ağustos ayının sonundan marta kadar kuzey ışıkları gerekli koşullar oluşursa görülebilmekte. Eylül ve ekim aylarının şanslı olduğu söylenmekte.

Batı İzlanda kıyıları: Snæfellsnes (2. gün)

Snæfellsnes Yarımadası minik kasabalardan ve değişik kaya formlarının yer aldığı muhteşem kıyılardan oluşmakta genel olarak. Yaz mevsimi bittiği için puffin göremedim ama suda zıplaya zıplaya karaya doğru çılgınca yüzen bir fok balığını izledim Ytri Tunga kıyısında. Arnarstapi‘de yöresel bir lokantada mola verdik. İzlandalı bir teyzenin işlettiği bu lokantada içtiğim kuzu etli çorba kjötsúpa, İzlanda’da kaldığım süre zarfında içtiğim en lezzetli kjötsúpa idi.

Lóndrangar Kıyıları‘nda volkanik kayaların her biri adeta bir heykeli andırıyordu. Djúpalónssandur Sahili büyüklüğü, gri siyah tonları ve sessizliğiyle güney kıyılarındaki Dyrhólaey Sahili kadar olmasa da başka bir gezegende hissettirdi kendimi. Zaten İzlanda’nın dünyaya hiç de ait olmayan bir havası var. Bu sahilde karaya oturmuş bir gemi enkazı mevcut. Biraz ilerisinde de eskiden birinin balıkçı olup olmayacağını sınadıkları ağır taşlar var. Eğer kişi 54 kilo olan taşı kaldıramazsa balıkçı olamazmış.

Günün sonuna doğru yarımadanın kuzeyindeki Kirkjufell Dağı‘na şöyle uzaktan bir baktık. Bu dağın lava katmalarından oluşan ilginç bir yapısı ve şekli var. Bu yarımadanın en karakteristik yeryüzü şekli olabilir karizmatik duruşuyla.

Kirkjufell Dağı – İzlanda

Son olarak The Secret Life of Walter Mitty (2013) filminde Grönland’da geçen helikopter sahnesinin çekildiği kasaba Stykkishólmur‘da (Himalayalar kısmı da İzlanda’da çekilmiş) limanın etrafından dolaşıp tepedeki deniz fenerine çıktım, kasabanın caddelerinde yürüyerek renkli İzlanda evlerinin fotoğraflarını çektim. Bu arada kaldığım hostelde Çinli bir gencin Walter Mitty’den esinlenip İzlanda’ya geldiğini öğrendim. İnternetten araştırmış, bir çiftlikte kalacak yer ve yemek karşılığı gönüllü bir iş bulmuş. Filmi ben de beğenmiştim, özellikle İzlandalı Of Monsters and Men grubunun şarkılarının kullanıldığı kısımlar İzlanda’nın nefes kesen manzarasıyla bütünleşince beni zaten gitmek istediğim İzlanda için epey gaza getirmişti, ama bu Çinli arkadaş kadar gözümü karartmamıştım. Bir müddet kalıp çok pahalı İzlanda’yı gezmek için güzel bir yol bulmuş kendisine. İnsanın hayallerini gerçekleştirmek için içinde bulunduğu kısıtlamalardan çıkıp kendine çözüm yolu bulması takdir edilesi.

Snæfellsnes Rotası – 1. Gerðuberg (Gerduberg)  2. Ytri Tunga Sahili  3. Arnarstapi Köyü  4. Lóndrangar Kıyıları  5. Djúpalónssandur Sahili 6. Kirkjufell Dağı  7. Stykkishólmur

Batı İzlanda ile ilgili detaylı bilgiye bu broşürden erişebilirsiniz.

(Bu tura Reykjavík Excursions ile katıldım. Bu tur sadece çarşamba ve cumartesi günleri düzenlenmekte. Rehberimiz bölge konusunda çok bilgiliydi.  Reykjavík Excursions ülkedeki en büyük tur şirketlerinden biri ve bu yüzden düzenlediği turlar büyük gruplar halinde oluyor. Küçük grupla gezmeyi daha çok sevdiğim için Snæfellsnes Yarımadası’na bu şirketle değil Iceland Horizon ile gitmek istemiştim. İstediğim şirketin turunda yer kalmadığı için mecburen Reykjavík Excursions ile gittim. Beklediğimden oldukça iyiydi. Büyük şirket olması son dakika yer bulmamı kolaylaştırdı.)

Yöre insanıyla yürüyüş (3. gün)

Lonely Planet’i karıştırırken gözüme Útivist adlı tur şirketi çarptı. Bu şirketin İzlanda’nın farklı bölgelerine yürüyüşler (hiking) düzenlediği ve genellikle İzlandalılar’ın katıldığı yazıyordu. Önceki yazılarımda bahsetmişimdir belki, gezmeye başladıktan bir müddet sonra turist olarak görülecek yerler kadar gittiğim yerlerdeki günlük hayatlar da ilgimi çekmeye başladı. Bu nedenle gittiğim yerde yaşayan arkadaşım varsa önceden haberleşip en azından birlikte bir yerlerde otutup bir şeyler içmeyi teklif ederim. Karşıma çıkan oralı insanların hayatlarını daha iyi anlamaya çalışırım. Amsterdam’da yaşamaya başladıktan sonra bunu yapmayı daha çok sever oldum. Çünkü insan paylaştıkça dünyanın neresinde olursa olsun insanların benzer güzellikler, benzer sıkıntılar yaşadığını görüyor. Bu da yalnız olmadığımı görmeme neden olduğu için hoşuma gidiyor. O yüzden bu tura İzlandalılar ile vakit geçirmek için katılmak istedim.

İnternet sitelerinde İngilizce seçeneği olsa da çalışması sıkıntılıydı. Gezilerin olduğu sayfayı Google Chrome’da İzlandaca açtım ve otomatik olarak İngilizce’ye çevrilmiş halinden katılmak istediğim geziye kayıt olmak istedim. İzlanda kimlik numaram olmadığı için formu doldurmayı başaramadım. Bir kaç yazışmadan sonra e-posta aracılığıyla kaydımı yaptırdım.

Otobüs terminalinde buluşup Vogar’a doğru hareket ettik. Vogar‘dan başlayıp Grindavík‘e kadar 15 kilometre yürüdük. İzlanda millî müzesinde bir sene çalışacak olan Danimarkalı, İzlanda’da bir sene dadılık yapacak Amerikalı ve bendeniz bu yerel yürüyüşe katılmış 3 yabancıydık. 10 İzlandalı ile güzel bir gün geçirdik. 6 saat süren yürüyüş boyunca bir çok şeyden konuştuk. Yürüdüğümüz güzergah İzlanda’ya 1700’lerde yerleşenler tarafından sıkça kullanılırmış. Lava bölgesinde olan bu yolda kayalardan başka pek bir şey yok. Ama ilginç olan bu kayaların üzerinde yıllardır yürüyen ya da atla geçen insanların oluşturduğu oyuklar. Kayanın üzerine basa basa şeklinin değişebileceğini hiç düşünmemiştim. Kahve molalarında İzlandalılar’ın ikramları bizi mutlu etti. Ayrıca bir “berry” çeşidi daha öğrenmiş oldum: crowberry! Kaya parçalarının üzerini kaplayan kısacık iğne yapraklı bitkinin meyvesi ölü görünen bu topraklarda alışkın olmadığım bir hayat olduğunun kanıtıydı.

Yürüyüşün sonunda İzlandalılar kendilerini İzlanda’ya özgü dondurma yiyerek ödüllendirdiler :)

South Shore (4. gün)

Bu geziye başlamak için yaklaşık 2 saat yol katetmek gerekti. Haritadaki kadar küçük olmadığını gezince daha iyi anladım. Ülkenin ıssızlığını ve boşluğunu hayal edebilmeniz için şu bilgiyi vereyim: İzlanda yaklaşık 100.000  km2 ve nüfusu 300.000. Yani 1 km2‘ye 3 kişi düşmekte.

Bu turda Eyjafjallajökull‘un eteklerinde yaşayan, tarım ve hayvancılıkla uğraşan bir ailenin Avrupa hava trafiğini kitleyen meşhur patlama öncesi ve sonrası hayatlarını anlatan belgeselin gösterildiği ziyaretçi merkezi görülmeye değer.

Seljalandsfoss’un arkasında

İzlanda’da volkanik toprakta ağaç yok (zaten gördüğümüz ağaçlar İzlanda’ya sonradan getirilmiş, aynı şekilde koyunlar ve atlar gibi). Kendine has çoraklığı olan bu topraklarda birden tepenin üzerinden fışkıran şelaleleri görmek olağanüstü bir duygu. Belki kocaman değiller ama her yerden karşıma çıkmaları harika! Skógafoss‘u yanına kadar yürüyebildiğim için, Seljalandsfoss‘u da arkasından dolaşabildiğim için çok beğendim.

Dyrhólaey Sahili, İzlanda’daki en tehlikeli sahillerden biri. Güçlü ters akıntılar yüzünden bir çok balıkçı hayatını kaybetmiş burada. Hatta kamp yapacaklar için bu bölgede gecelemenin yasak olduğuna dair tabelalar bulunmakta. Siyah kocaman kumsal masmavi okyanusla alışık olmadığım iki rengi bir araya getirmişti. Epey ileride karşımdaki yamaçta dinamik rüzgarda yelken uçuşu yapan iki yamaç paraşütü gördüm. Bir dahaki ziyaretime uçacağım yeri de gözlerimle görmüş oldum böylelikle.

İzlanda’da buzulları ayrıca görmek istemesem de turun bir parçası olduğu için Sólheimajökull buzuluna uğradık. İlginizi çekiyorsa buzulların üzerinde yürümek için özel turlar mevcut. Buzullar üzerlerindeki küller yüzünden Patagonia’dakiler kadar etkilemedi beni. Vikingler’in buzulların üzerindeki karartıları görüp hayalet gördüklerini sanmaları üzerine etrafta dolaşan hikayeler varmış. Sonuçta elflere ve hayaletlere inananlarla dolu bir ülke İzlanda, normal :)

South Shore Rotası – 1. Eyjafjallajökull Ziyaret Merkezi  2. Skógafoss  3. Dyrhólaey Sahili  4. Vík Kasabası  5. Sólheimajökull Buzulu (glacier)  6. Seljalandsfoss

(Bu tura Iceland Horizon ile katıldım. Tripadvisor’da okuduğum iyi yorumlar ve uygun fiyatlar beni bu şirkete yönlendirdi ama gitmeden 1 hafta önce  yazışmama rağmen sadece South Shore gezisinde yer bulabildim. Şirketin sahibi ve gezimizin rehberi David, İzlanda ve rotamızla ilgili çok güzel bilgiler verdi gezi boyunca. Çok memnun kaldım.)

Aklımda kalan diğer detaylar

  • Japonya’ya pahalı diyenler İzlanda’yı süper ötesi pahalı bulabilir. Japonya gezi yazımda bahsetmiştim Japonya aslında abartıldığı kadar pahalı değil diye. Ama İzlanda gerçekten pahalı. Kamp yapmak, grup halinde gelip araba kiralamak çok çok tasarruflu olur. Elimi neye attıysam pahalıydı. Mümkün olduğunca günlük gezilere sandviç, kuruyemiş ve meyve götürdüm. Akşamları da özel bir yerde yemedikçe hostelin mutfağında yemek yaparak masraflarımı dengelemeye çalıştım.
  • Adadaki tek ucuz şey hatta bedava olan şey su. Hostelde resepsiyondaki görevliye “Çeşme suyu içilebiliyor mu?” diye sordum. “Sularımız buzullardan gelmekte, afiyetle güvenle içebilirsiniz!” cevabını aldım. Hayatımda içme suyuna bu kadar güvenen ve böyle tasvir eden biriyle karşılaşmamıştım.
  • İzlanda doğasıyla harika bir yer ama gezdiğim zaman zarfında sürekli “Adada yaşamak nasıl bir duygudur? Burada yaşabilir miyim?” diye düşündüm. Kışın alacakaranlıkla beraber gelen karanlık ve adanın kısıtlı ve başka şeylere bağlı olması sonsuzluğun içinde bir kafesi çağrıştırdı. Karayipler bile olsa adada yaşama fikri bana sıcak gelmiyor. Güneş görmeden bir adada İzlanda olsa bile yaşayamam sanırım.
  • Kredi kartı hemen hemen her yerde, banka kartı (debit card) ise bir çok yerde geçmekte. Paranızı İzlanda kronuna çevirmenize gerek yok. Belki bahşişler için belli miktar nakit bulundurmak faydalı olabilir.
  • Reykjavík sokaklarında gezerken tam “Hayret! Bir Türk girişimci gelip de burada bir döner dükkanı açmamış.” diyordum ki başkentin en işlek caddesinde Durum diye bir mekan gördüm. Menüsünde döner ve kısır vardı. Merak ettim, içeri girip görevliye sahibinin nereli olduğunu sordum. Adam Türk bayrağını gösterdi. Sahibi dükkanda olsaydı tanışmak isterdim. Hangi rüzgar onu buralara atmıştı acep? Yan dükkanı da Meze diye bir restoran, Türk yemekleri satılmakta.
  • İzlanda’ya WOW Air (sadece yaz aylarında hizmet veriyor) ve Norwegian ile uygun fiyata uçabilirsiniz.
  • Bu video da bana bir dahaki sefere yamaç paraşütümle İzlanda’ya gitmek için hatırlatma notu olsun:

Paragliding Iceland 2014 from Döner Möllensen on Vimeo.

Haydi!

Bu gezi yazımı okuduktan sonra The Secret Life of Walter Mitty (2013)’yi izleyin. Üstüne Of Monsters and Men’in Dirty Paws şarkısını dinleyin tekrar tekrar. İnanıyorum İzlanda planlarınızı öne çekmede etkili olacaktır :)

Sağlımıza ve hayallerimizin gerçekleşmesine! :)

(Vişne Kiraz, Ekim 2014)

Bu yazı 22 Ekim 2014 tarihinde Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.

34 Yorum
Barranco Duvarı'nı aştıktan sonra (4200 mt)

Barranco Duvarı’nı aştıktan sonra (4200 mt)

Çarşıdan bizim eve giden, ömrümün en uzun,
ömrümün en kısa, ömrümün en çocuk,
ömrümün en ihtiyar yolunu koşuyordum.

Yılmaz Erdoğan’ın Sevebilme İhtimali şiirinde gecen su dizelerin Kilimanjaro maceramı özetleyen en iyi ifade olduğunu düşündüm geçenlerde. Gerçekten de ömrümün en uzun, ömrümün en kısa yolunu yürüdüm. Durun anlatayım:

…Öncesi…

Tur ve rota seçimi:

Hayatımda küçükken piknik sonrası babamla yanı başımızda bulduğumuz tepeleri ve gecen sene Arjantin’de günübirlik çıktığımız Fitz Roy Dagi‘nı saymazsak ilk ciddi tırmanışım için Kilimanjaro’yu seçmiştik. Basta irtifanın önemini anlamadan internetten tırmanış için bir şirket bularak başladık her şeye. Is arkadaşımın ve paraşütten Nejat Abi’min önceden bu çıkışı yapmış olması deneyimlerinden aydınlanmamı sağladı. Öğrendiğim kadarıyla Kilimanjaro öyle elini kolunu sallayarak çıkılan bir dağ değil, mutlaka bir rehber ile çıkma zorunluluğu var. İlk ve ciddi irtifa deneyimi olması orta pahalılıkta bir şirket  ve orta zorlukta bir rotada karar kılmakta etkili oldu. İrtifaya alışmak için uzun ve dikliği yavaş yavaş artan Lemosho Rotasi‘ni kendimize uygun gördük. Bu rota 7 gün tırmanış 1 gün iniş olmak üzere 8 gün sürdü.

Malzemeler ve hazırlık:

Tarihleri seçip tur şirketine ödeme yaptıktan sonra şirketten malzemeler, egzersiz, dağ vb. hakkında detaylı broşürler aldık. Malzemelerden bir kısmına önceden sahiptim, bir kısmını iş arkadaşımdan ödünç aldım, bir kısmini da satınalmam gerekti. Bu tur doğa sporlarında malzemenin iyi olmasının aktiviteden alınacak zevki arttıracağını düşünürüm hep. Bu yüzden bütçemden biraz fazlasına iyi bir malzemeye sahip olmak bana hobime yatırım yapmak gibi gelir. Çünkü bu malzemeyi bir daha almanıza gerek kalmaz. İyi bir uyku tulumuna sahip değilseniz soğuktan uyuyamamanız bütün maceranızı mahveder ve keşke birazcık daha fazla para verip daha kaliteli bir uyku tulumu alsaydım pişmanlığıyla kalırsınız. Malzeme listesinden pek şaşmamak tırmanışa hazırlıkta önemli adımlardan biriydi.

Diğer hazırlıklardan biri de irtifa deneyimi ve uzun yürüyüşlerdi. Su seviyesinin altında bir ülkede yasarken irtifa egzersizi yapamadım. Onun yerine tırmanış sırasındaki sırt çantamın demosuyla günlük 6-7 saat suren yürüyüşlere çıktım. Malzemelerden yürüyüş sopalarını kullanma fırsatı oluşturdum kendime.

Hazırlanma surecinin en önemli aşaması tırmanış fikrine alışmak, mental olarak bu maceraya hazır olmak. Ben bunu zor bir dersin sınavına çalışmaya benzettim. Sınav öncesi elinden geleni yaparsan sınav günü heyecanlanmak faydadan öte zarar getirir. O yüzden berrak bir zihin gerek tırmanış öncesinde: Ben bunu yapabilirim! Eğer bir rahatsızlığınız yoksa irtifa ilacı vb. konusunda da kafanızı bulandırmayın. Ya almaya karar verin ya da almamaya. Bu tırmanıştaki her hangi bir şeyle ilgili olabilir. Kafanız ne kadar net olursa tırmanış günü kendinize güveniniz o kadar kuvvetli olur.

…Tırmanış…

Tırmanış öncesi Arusha şehrine vardık. Kilimanjaro Havaalanı, tırmanışa başlama noktasına en yakın uluslararası havalananlarından biri. Havaalanında tur şirketimizin rehberleri tarafından karşılandık. Hedefim Kilimanjaro Dağı selam çaktı iner inmez. Ertesi gün eteklerinde dolanmaya başlayacaktık. Otele giderken yol boyunca Jacaranda ağaçlarının kahverengi yeryüzüne renk katan eflatun ışıltısı eşlik etti. Otele vardık. Aksam ustu lobide rehberimiz Raymond, turun operasyon müdürü ve bizim gruptaki diğer arkadaş Daniel ile bir araya geldik. Raymond ertesi gün yapacaklarımızla ile ilgili bizi bilgilendirdi ve  malzemelerde eksiklerimiz var mi diye kontrol etti. Sabah saat 8.30’de maceranın esaslı kısmı bizi bekliyordu.

Bir kaç beyaz adam:

Sabah uyandığımda kendimi “beyaz adam” olarak hissedeceğimi bilmiyordum. Ekiple birlikte kayıt olacağımız ve kendimize “köleler” (porters – hamal) seçeceğimiz Londorossi Kapısı’na (2360 mt) gittik. Raymond kaydımızı yaptırdı ve milli park ücretlerimizi ödedi. Sonra bizim için 13 tane hamal seçti. Eğer rehberimizi, yardımcı rehberi (Dustin) ve aşçıyı (Simon) da sayarsak biz 3 kişi için 16 kişi dağda 8 gün geçirdi. İlk şaşırdığım anlardan birisi biz beyaz insanlara ayrılan yerde kurulan masada öğle yemeği yemekti. Masa örtüsü, sandalyeler ve bize hizmet eden bir garson Philbert! Bu ritüel bütün tırmanış boyunca devam etti. Bize ayrılan çadırda yemeklerimiz servis edildi, öğlen doğanın ortasında masalar kuruldu, portatif tuvaletimiz ve içme sularımız taşındı. Dedim ya her ne kadar esmer olsam da beyaz adamdım resmen!

Rota:

Eşyalarımız Londorossi Kapısı’ndan yukarı taşınmaya başlarken biz araçla Lemosho Sırtı‘na (2250 mt) gelip tırmanmaya buradan başladık. Sırasıyla Big Tree Camp (2895 mt), Shira Camp 1 (3505 mt), Moir Hut (4200 mt), Lava Tower (4600 mt), Barranco Camp (3976 mt), Karanga Camp (3995 mt), Barafu Camp (4600 mt), Stella Point (5739 mt), Uhuru Peak (5895 mt), Mweka Camp (3068 mt) ve Mweka Gate (1640 mt) noktalarından geçerek rotayı tamamladık. Yürüyüş değişen doğayı izlerken çok eğlenceliydi. Yavaş yavaş yağmur ormanından çıkmak, yeşilliğin yerini bozkıra sonra da Mars yüzeyi gibi kayalık ve tozlu topraklara bıraktığını görmek ve sonrasında bulutlardan da daha yukarıda olmak tarifi zor  bir güzellikti. Rotada ortalama 5-6 saat suren yürüyüşlerimiz oldu zirve gecesi hariç (Zirve gecesi bence bu rotanın en zor kısmıydı, onu birazdan anlatacağım.). İrtifaya alışmak için rehberlerimiz Swahili dilinde yavaş yavaş anlamına gelen “pole”  temposunda yürüttü bizi.  İrtifanın basıncını ilk hissettiğim yer Moir Hut’di. Biri kafanıza eliyle bastırır ya da uykunuz olmadığı halde göz kapaklarınız ağırlaşır. Öyle bir histi ilk basıncı hissettiğim an. Bünyemiz irtifaya iyice alışsın diye noktalar arasında daha yüksek yerlerden geçip daha alçak yerlerde uyuduk. Vücudun basıncı dengeleyebilmesi için oluşan su kaybına karşı yol boyunca bol bol su içtim. Su içmeyi ihmal etmemek ve bir şeyler yemek de hedefe olan inanç kadar önemliydi bu macerada. Tırmanış zorluk olarak Barranco Duvarı ve zirve gecesi dışında gayet kolaydı. Barranco Duvarı basit bir kaya tırmanışı tarzında ileri gitmeden yukarı 300 metre çıkılan bir duvar. Genel mottomuz “pole pole”ye uyunca çok da zor olmadı bu duvarı aşmak.

Zirve gecesi:

Tozlu, rüzgârlı yollardan pole pole geçerek ana kampa (base camp) Barafu Kampı’na vardık. Plan aksam yemeği yedikten sonra uyuyup 3-4 saat sonra uyanmak, cay eşliğinde bisküvi atıştırıp gece 12’de zirveye koyulmaktı. Sanırım hazırlanıp çadırdan çıktığım masalsı ani hiç unutmayacağım. Açık bir gökyüzünde seçilen yıldızlar, dağın eteğindeki şehirlerin ışıkları, lacivert gökyüzüne karşı duran içeride yanan mumun aydınlattığı sari yemek çadırı ve dolunay. Soğuk ve karanlıkta koyulduk yola. Tek görünen koca bir güruhun başlarında yanan lambaların oluşturduğu zirveye giden ince bir çizgi. Hatta o kadar tuhaftı ki zirve nerede diye bakmaya çalıştığımda görünen son noktanın yıldız mi yoksa birinin kafa lambası mi ayırt edilmiyordu. Yol sanki gökyüzüne çıkıyordu, gökyüzüne çıkıyorduk pole pole. Zaman değişik bir kavramdı, öyle geçmiyordu hızlı ve zirve bir turlu çıkmıyordu karşıma.

Zirve gecesi

Uyarılara rağmen, soğuğu küçümsediğimden (kalın mataradaki su donar mi hiç?) mataramı çorabın içine koyup çantamın içine atmadığımdan ilerleyen dakikalarda içme suyum dondu ve susuz kaldım. Arkadaşım sağ olsun bütün su molalarımda sabırla suyunu benimle paylaştı. Su isini hallettik de sonra benim başım dönmeye başladı karanlıkta sadece Raymond’ın ayaklarına bakarak yürümekten. Meğer bu irtifanın tansiyona yaptığı bir etkiymiş. Çok ufak bir kusma ihtiyacındaymış vücudum. Gün doğarken Stella Noktası’ndan hemen önce bu ufak mübadeleyi atlatınca rahatladım ve tavşan gibi zirveye rahatça vardım. Stella Noktasından sonra Uhuru Zirvesi biraz anlamsız olsa da o kadar gelmişken en yüksek noktaya insan gitmek istiyor. Stella ile Uhuru arası yarım saat suren düze çok yakın bir yol. Şuurunu kaybeden ya da çok rahatsız olan tırmanışçılar için Stella Noktası’nda da tebrik tabelaları mevcut.

Zorlu bir yolculuktan sonra zirveye vardığımda çok duygusaldım. Zoru başarmak, hayal ettiğimi elde etmek çok mutlu etti beni, mutluluktan gözlerim doldu. Sanırım hayatımda yaptığım zihinsel ve bedensel olarak en zor şeydi Uhuru Zirvesi’ne varmak.

İniş:

Zirvede kutlama fotoğrafları çekildikten sonra inişe geçtik. İniş güneşin altında tozluydu, uzundu anlamsızdı. Çadıra vardığımda Philbert bana Fanta ikram etti, bugüne kadar içtiğim en değen Fanta o olabilir. Çadırıma geçtim, uzandım ve düşündüm. Sanki bütün yaşadıklarım, zirve, her şey bir rüyaydı. Böyle bakınca bütün tırmanış serüveni ne kadar uzun sürse de başardıktan sonra her şey çok kısa gelmişti. O yüzden dedim ya ömrümün en uzun, ömrümün en kısa yolunu yürümüştüm.

Lemosho Rotasi

Lemosho Rotasi

(Vişne Kiraz, Ekim 2013)

Bu yazı 15 Temmuz 2014 tarihinde Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.

13 Yorum
%d blogcu bunu beğendi: