Vişne Kiraz

Düşlerimin peşi sıra kendimi yollara vurdum

Posts tagged ‘Gezi’

The Dark Hedges

Dublin seyahatim biraz farklı başladı. Sanki biraz da bir yönümü anlatan bir hikaye oldu Sevgili Okur.

(Sakın nasıl diye sorma!) Bir şekilde İrlanda’nın Schengen bölgesinde olduğuna inanmışım. O kadar emindim ki önüme çıkan sinyallerin hiçbirinden kıllanmadım bile. Havaalanındayken gittim doğruca Schengen uçaklarının olduğu kapıya. Biniş kartımdaki barkodu okuttuğumda yanlış yerde olduğum uyarısını aldım. “Schiphol’de inşaat var, ondan zağar.” dedim ve üst katta Schengen bölgesi dışına uçan uçakların kalktığı kapıya gittim. Bu yüzden de pasaportumun damgalanmasını yadırgamadım. Uçağımın olduğu kapı İngiltere’ye giden uçakların olduğu yerdeydi (çok ilginç). Hostes pasaportuma bakarken bir yandan beni business class’a aldıkları için yeni biniş kartı basmaya çalışıyor bir yandan pasaportumda hararetle İrlanda vizesi arıyordu. İnancım o kadar güçlü ki kadına gayet normal bir tonda çalışma iznim olduğu için Schengen bölgesinde vizeye ihtiyacım olmadığını ve neden pasaportumda vize aradığını sordum. Bu soğukkanlılık ve inançla hostes ikna olmuş olacak ki geçmeme izin verdi. Aslında bu da ikinci sinyaldi. Business class’da mutlu mutlu yolculuk ettikten sonra Dublin’e vardık. Pasaport kontrolünü görünce “Acaba mı?” diye internetten dur bakayım demeden sıra bana geldi. Paşa paşa görevli memureye pasaportumu verirken “İrlanda Schengen bölgesinde değil mi?” diye sordum rahatça. Korku ya da heyecan hiç yoktu. Bu da aymam için üçüncü sinyaldi. Çekirge üçüncü kez zıplayabilecek miydi acaba? Meraklıydım. Hiç bu duruma gelmemiştim ve vizesiz bir ülkenin sınırında ne yaparlardı hiç fikrim yoktu. Amerika’da ya da Almanya’da aynı duruma düşsem yusuf yusuf olurdum her halde. İrlandalı görevli polis memuresi bana bir dahaki sefere İrlanda’ya girişte vize almam şartıyla pasaportuma bir uyarı mühürü basarak İrlanda’ya giriş izni verdi. Biletimin ve pasaportumun fotokopisini çekmek için de çok kibarca izin istedi. Misafirpervelik buydu işte! Altı üstü bir kaç gün kalacak bir turisttim. Ne gerek vardı işleri zorlaştırmaya? Daha sonra konuştuğum göçmen bir taksici de İrlandalıların yardımsever ve arkadaş canlısı olduklarını kendi dile getirdi. Halbuki burnu havadaki İngilizler’e bu kadar yakın ama karakter olarak zıt bir millet. Hoşuma gitti. Bu yüzden İngiltere Nişantaşı ise İrlanda benim için Karaköy oldu :) Daha sonra Game of Thrones çekimlerinin yapıldığı Dark Hedges’i görmek için Kuzey İrlanda’ya da hali hazırda vizesiz İrlanda’da olduğumdan kaçak girmiş oldum. Bu da ayrı keyifliydi, yüzümdeki gülümseme bitmediğinden yanaklarımın acıdı o derece. Bu değişik girişten sonra Dublin gezim havanın da güzel olmasıyla epey keyifli geçti. Evlerin kapıları, Trinity College’ın kütüphanesi (Jedi Library), pub kültürü, çiçeklenmiş kiraz ağaçları, doğası aklımda kalanlardan. Kötü de olmadı :)

Güçlü bir inanışla ve bir an bile bir yanlışlık olma ihtimalini düşünmeden vize falan demeden girebildim İrlanda’ya. Peki bir şeye bu kadar güçlü inanmak ne kadar doğru? Neden önüme çıkan sinyallere ihtimal bile vermedim? Bu kadar güçlü bir inanç beni yanlış yerlere sürükler mi(ydi)? Bu soruları hala düşünüyorum. Belki babamın baskısından kurtulup tek başıma geldiğim bu noktada kişiliğimin ve bu inancımın payı büyük. Baskın bir kültürde yalnız yaşamak ve çalışmak sanırım böyle durmazsam olmazdı. Ama bazen de çok mu zorluyorum? Bir yerde vazgeçmeli miyim? Sen ne dersin Sevgili Okur?

Bonus: Dublin gezimden sonra The New York Times’da “Gerçekler neden fikrimizi değiştirmez?” başlıklı makaleye denk geldim iyi mi?

Diğer fotoğraflar için instagram’dan #visneindublin ve #visneineireland etiketlerine bakabilirsin.

Vişne Kiraz
Nisan 2017
(Amsterdam, Mayıs 2017)

4 Yorum

Baştan belirteyim: kesenin ağzını açmayacaksan bu yazıyı okuma Sevgili Okur! Böyle bir giriş yapmak istemezdim ama gerçekleri baştan söyleyeyim de seni boşuna heveslendirmeyeyim. Bugüne kadar en masraflı geçen seyahatlerimden biri oldu. Ben de öyle çok zengin olduğumdan değil Galapagos Adaları‘nı doğası bozulmadan dünya gözüyle görmek istediğimden saçtım bütün paramı bu gezimde. Vahşi doğayı kendi ortamında görmek isteyince fiyatlar aşırı uçuyor. Bunu Kilimanjaro tırmanışı sonrası çıktığımız safaride de deneyimlemiştim. Pahalılık gerçeğini kabullendikten sonra her şeyi unutup doğanın tadını çıkartmak harikaydı. Özellikle hayvanlarla milli park ya da hayvanat bahçesi olmadan kendi doğal ortamlarında anlar paylaşmak kelimelerle anlatılmayacak kadar eşsiz bir duygu.

Sümüğünü sevsinler

Havaalanından Puerto Ayora’ya doğru

Darwin Adaları olarak da bilinen adalar anakaradan 1000km uzakta. Her şeyden bu kadar uzak olunca ister istemez bölgeye has türleri doğal olarak sadece burada görmek mümkün. Uçak ile adanın üzerine ilk yaklaşmaya başladığımızda bu çölde nerede bu kadar tür diye düşündüm. Galapagos’un bence en çarpıcı yanı barındırdığı bu tezatlıkta. Volkanik adanın kuraklığında bir çok tür yaşamakta. Ben Galapagos Adaları’nı ziyaretim boyunca Santa Cruz Adası‘nda kaldım. Adalar arası mesafe fazla ve masraflı olduğu için Santa Cruz’a gelip San Cristóbal‘den dönmek mantıklı bir tercih olur. Santa Cruz’da bulunan Baltra Havalimanı 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikalılar tarafından kullanılmaktaymış. Bu havalimanı da aslında Santa Cruz’un hemen dibinde bir adada. Ekolojik dengeyi korumak için böyle bir yer seçilmiş. Bugüne kadar gördüğüm en minimal ve doğa dostu havalimanı burasıydı. Adanın ekolojik dengesinin bozulmaması için hem Ekvador’dan uçağa binmeden önce hem de Galapagos’a inince valizler kontrol edilmekte. Galapagos’ta eğitimli bir kurt köpeği bütün valizleri koklayarak gerçekleştirdi bu kontrolü. Ben hala sert plastik valizimi nasıl kokladı ve kontrol etti anlamış değilim.

Ohmmmmm!

Santa Cruz adasında havaalanından Puerto Ayora’ya doğru gidince 3 farklı iklim bölgesinden geçiyormuşuz. Çöl, tropik ve yarı tropik. Özel bir araç tuttuğumuzdan havaalanından şehre giderken Los Gemelos‘da manzarayı izlemek için durduk. Los Gemelos volkanik bir olay sonucu değil çökme yüzünden oluşmuş 2 büyük krater aslında. Adanın en yüksek bölgesinde olduğu için iklim ve bitki örtüsü oldukça tropik. Bu duraktan sonra lava tünellerinin ve dev kaplumbağaların olduğu Reserva El Chato‘ya geçtik. Rehberimizin dediğine göre buradaki kaplumbağalar 2. Dünya Savaşı’nı görmüşler. Ben kaplumbğaların gözlerini Game of Thrones‘da ölülerin gözlerine örtülen gözlere benzettim. Buradan ayrılmadan ölmüş kaplumbağa kabuklarının içine girerek fotoğraf çekilmek olmazsa olmaz turistik hareketlerden.

Dev tosbağalar ve gözler

Otellerimize geçip soluklandıktan sonra uzuuun bir yürüyüş sonrası Tortuga Bay‘e vardık. Yol boyunca sıralanan kaktüsler o kadar devasa bir hal almış ki gövdeleri çam ağacı gövdesine dönüşmüş. Yani ağrısız sızısız kaktüse sarılmak mümkün şu hayatta! Tortuga Bay rengi ve uzunluğu ile çok güzel bir kumsal. Umulduk umulmadık her yerdeki iguanalara çok güldüm. Bence çok komik bir güneşlenişleri var. Baş yukarı doğru boyun dik. Mağrur güneşlenmek bu olsa gerek :) Bir de grup halinde güneşlenme huyları var. Niyeyse? Tortuga Bay’de su kapmlubağası göremedim, o yüzden adı Iguana Bay olarak değişmeli. Kumsaldaki her karartı bir iguana olabilir.  Tortuga Bay’in sonuna kadar gittikten sonra arka tarafta kalan lagunda yüzmek iyi geldi. Hiç anlam veremediğim ayakta durularak yapılan paddle board kiralayan biri vardı burada. Etrafta bundan başka bir şey olmadığı için su vs. tedbirli yola koyulmak gerek Tortuga Bay’e giderken.

 

Bartolomé Adası

Burası Darwin’in adaları olduğundan Darwincim de arkadaşlarının isimlerini vermiş adalara. Bartolomé de Darwin’in kankalarından biriymiş. Bartolomé Adası yeryüzü şekli olarak oldukça ilginç bir yerdi. Lava patlaması suyun altında olduğu için etraftaki kayaların üzerinde bir sürü minik kabarcıklar deliklere ve su altı bitkileri de kaktüsümsü kara bitkilerine dönüşmüş. Mavi ile kahverenginin ilginç bir kontrastı vardı burada.

Isabela, Pinzón ve ada sakinleri

Galapagos’un bence en güzel yanı canlıların koruma altında olup avlanmamasından ötürü oluşan insandan korkmama tavırları. Çok rahatlar ve her yerdeler. Mesela bir pelikanın yanından geçerken ben nasıl merakla ona baktıysam o da aynı şekilde bana baktı. Foklar her yerde. Sanki onlar adanın asıl sakinleriydi. Puerto Ayora’da limanda bankta uyuyanları bana en ilginç gelen görüntülerden oldu. Rahatı bulmuş, balık avlamaya da gerek yok. Bank da konforlu! Isabela Adası‘nda köprü kapatanları bile vardı. Isabela Adası’nda blue footed bobby, flamingo, su kaplumbağası, pelikan, köpek balığı, yunus, penguenfok balığı, rengarenk balıklar görmek mümkün. Erkek fok balıkları baya vahşi ve çok acayip sesler çıkartmakta. Yanı başıma gelip neşeli yüzen penguenin o coşkusunu o anı ne zaman hatırlasam içimde yaşıyorum.Su kaplumbağalarının nefes almak için kafalarını çıkartmasını gözlemleyip evlerini bulmam ve suyun dibinde dedikodu yaptıkları ana dakikalarca şahit olmam doyamadığım anlardan. Pinzón Adası ise ayak basılmayan bir ada. Oraya giderken gördüğüm kaya oluşumları ve renk geçişleri büyüleyiciydi.

Pinzon’a giderken saklanmış foklar

Galapagos’da dalış

Galapagos’da büyük deniz canlıları ile yüzmeyi iple çekiyordum. O kadar yol gelmişim çekiç başlı köpek balığı (bkz. hammerhead shark) ve beyaz burunlu köpek balığı (bkz. whitetip shark) ile yüzmeden olmaz. Gel gelelim Galapagos’da en üzüldüğüm şeylerden biri dalışın günlük 150 USD olması oldu. Aynı paraya 5-6 kez dalardım Koh Tao’da mis gibi. Hal böyle olunca bir gün dalış yapabildim. Çok şükür tek daldığım günde hem bahsettiğim iki köpek balığı tür ve mobula ile yüzdüğüm için çok şanslıydım. North Seymour‘da daldık. Dalışın başı oldukça sıkıcıydı. Kumlu bir rotada bir müddet ilerlerken bir anda köpek balıkları görünmeye başlayınca oldukça heyecanlandım. Aslında bence köpek balıkları da heyecanlı ve bir o kadar meraklıydı. Keşif bakışma derken zaman nasıl geçti anlamadım bile.

Ah mümkünse dalışı Güney Doğu Asya’da öğren. Hem uygun hem de suyun sıcaklığı, su altı faunasının zenginliği oralarda farklı. Bu arada teknedeki grup da fiyatlar böyle olunca çok kokoştu. Nerede Asya’daki kafa dengi turistler diye hayıflandım. İlla Galapagos’da dalış öğreneyim dersen 600 USD fiyatı. Aynı PADI kursu için Tayland’da 200 USD ödemiştim. Şunu da belirtmeden geçmeyeyim: fiyat böyle olunca ekipman vs. hiçbir şey taşıtmıyorlar tabii. Herkesin ekipmanını kendileri kurdu. Hiç öyle öğrenmedim ben. Sonuçta benim ekipmanım, benim kontrol etmem gerek. Ama bu da servise dahil. Bu da böyle bir tecrübe oldu.

…ve benim için inancımın güçlendiği anlardandır dalmak. #whitetipsharks 🦈 #visneingalapagos #visneinecuador

A post shared by Vişne Kiraz 🍒 (@visnekiraz) on

Notlar:

  • Galapagos Adaları’na giden uçağa binmeden önce Galapagos giriş ücretini ana karadaki havaalanında 20 USD, Galapagos’a varınca da 100 USD olarak iki parça şeklinde ödenmekte. Check-in’e valizi  vermeden önce valizin güvenlik görevlisi tarafından mühürlenmesi ve makbuzu göstermek gerekiyor.
  • Oteller kahvaltı dahil 25-30 USD civarı. Yemek de 7-10 USD arası. Esas pahalı olan şey aktiviteler. Aktiviteler için kişi başı günlük en az 100 USD’yi gözden çıkartmalısınız.
  • Puerto Ayora’da restoranların sıralandığı bir cadde var. Taze deniz ürünlerini oldukça uygun fiyata yemek mümkün. Ben çok sevdim.
  • Skyscanner’da arama yaparken karşıma Tame Airlines çıkmamıştı. Mevcut diğer havayollarından kat kat daha ucuz.
  • Başka bir adada tura katılacaksanız ayrılmadan önce tur şirketinin size renkli bir etiket yapıştırması gerekmekte. Benim başıma talihsiz bir olay geldi bununla ilgili. Tur şirketindeki adam üç kağıtçı çıktı. Adam sabah benimle limanda buluştu ve Isabel’a adasına giden bota bindirdi. Yaklaşık bir saat sonra Isabela Adası’na vardığımda beni karşılayan kimse yoktu. Beni en çok üzen tek seçenek öğleden sonra 3’te dönebiliyor olmak ve o gün başka hiçbir şey yapamayacak olmak oldu en başta. Oradaki başka bir tur görevlisi ile konuşup üzgün halimi de görünce adamcağız sağolsun beni ücretsiz kendi grubuna kattı ve günün tadını çıkartmam konusunda tembih etti. O amcayı ve Arjantinli Natalie ve Mariano’nun empati içerisinde beni kucaklamalarını hiç unutmayacağım. Döndüğümde polise gitmemden korkan tur görevlisi beni limanda karşılayıp bin bir yalan söyledi. Aklında bulunsun derim.

Bundan sonra hep iguanalar gibi güneşlendiğimiz, penguenler gibi neşeli yüzdüğümüz nice güzel seyahatlere ilham olsun bu gezi!

Daha fazla fotoğraf için instagram etiketim #visneingalapagos .

Vişne Kiraz
Ocak 2017
(Amsterdam, Nisan 2017)

2 Yorum

Soğuk ve kısa kış günlerinde Hollanda’da olmayı sevmiyorum. Bir de üstüne X-mas tatilinin verdiği ıssızlık. Pek çekilesi değil. Geçen sene aralıkta iş seyahatiminin devamına Kamboçya ve Tayland gezisi çok iyi gelmişti. Bu sene de Delta Airlines’tan kazanmış olduğum hediye bileti kullanarak Kosta Rika‘ya gitmeye karar verdim. Vahşi ormanları ve hayvanlarıyla doğasına doyduğum, volkanlarında bol bol yürüyüş yaptığım, güzel havasının ve uzun kumsallarının iyi geldiği güzel bir tatil oldu. Kemiklerim ve içim ısındı :)

Manuel Antonio

Manuel Antonio

Liberia → La Fortuna

Liberia‘ya varış, başkent San Jose‘den dönüş şeklinde biletimi aldım. İmkanım varsa aynı yerden dönmeyi tercih etmiyorum. Böylelikle hem rota farklılaşıyor hem de uçak bileti daha uygun fiyata mal olabiliyor.

Kosta Rika’yı gezerken seçenekler genelde “volkanik dağ – kumsal – milli park” üçlüsü şeklinde. Lonely Planet’in rehberindeki listeyi de baz alarak bu üçlüden hangilerini gezeceğimi kabaca kafamda belirledim. Amsterdam’dan uçağa binmeden önce sadece ilk iki akşam nerede kalacağımı biliyordum. İlk durak: La Fortuna! Kosta Rika’da genelde en fazla 2 gün sonrasını planlayarak seyahat ettim.

Başlayacağım noktayı belirledikten sonra sıra oraya hangi araçla nasıl gideceğimi bulmaktaydı. Şehirlerarası halk otobüsleriyle ilgili bilgileri buldum ama otobüs terminali ve duraklarını oralı olmayanların bulması çok da kolay değil. Bu yüzden uçaktan inince yeni vardığım bir yerde otobüsleri bulmakla zaman kaybetmek istemedim. “Shared shuttle” diye geçen bildiğimiz servisler 50$ civarı ve hızlı bir seçenek. Interbus firması ile çok rahat bir yolculukla La Fortuna’ya vardım. Yolda bir lokantada yemek molası verdik. Burası “casado” yediğim ilk durak oldu. Casado bizim pilav, salata, et tabağına çok benziyor. Sadece siyah fasulye ve Türk mutfağında çok kullanılmayan kişniş (coriander – hiç sevmem!) farklıydı. Kişnişleri salatadan ayıklasam da Kosta Rika’da böyle sağlıklı bir yemek seçeneğimin olmasına çok sevindim. La Fortuna’ya varmadan Arenal Gölü’ne de tepeden baktık bir.

Bir volkan patlaması sonucu lavlardan yara almadan kurtulduğu için La Fortuna adını almış bu şehir. Ben şehir kadar şanslı olamadım ve yağmurdan buluttan Arenal Volcano‘yu ucundan bile göremedim. Arenal Volcano’nun fotoğraflarının sadece senede 1 günde çekilmiş olduğundan şüpheleniyorum. İşin aslı yağmur ormanı (rainforest) konseptiyle ilk kez tanışmış oldum.

La Fortuna, Kosta Rika’da gezdiğim yerler içinde en pahalı olanıydı. Orada öğrendiğime göre Arenal bölgesi en çok turist alan bölgeymiş ve bu turistlerin çoğu Amerikalı. Tanzanya ve Kosta Rika’daki tecrübelerimden sonra Amerikalı turistlerin sıkça gittikleri yerlere gitmemeye karar verdim. Bir fiyatlar alıp başını gidiyor, iki yöresel şeylerden çok Amerikalılara hitap eden menüler ve ürünler satılıyor. Bu yüzden yerel güzellikleri keşfetmek zorlaşıyor.

İki volkan turu denen tura katıldım burada. Ömrümün en ıslak turu olsa da gruptaki arkadaşlarla çok eğlendik. Islanmanın kaçınılmaz olduğunu kabul ettikten sonra doğanın tadı başka çıkıyor. Meşhur kırmızı gözlü kermitle de bu turda tanıştık. Zorlu tırmanışlardan sonra günü yerlilerin gittiği termal nehirde keyif yaparak bitirdik. Termal nehirlerin bir çoğu pahalı işletmelere ait. Ekonomik bir tatildeyseniz aklınızda ücretsiz olan bu seçenek de bulunsun. Hostele döndüğümde ilk işim ıslak ve çamurlu giysilerimi ve ayakkabılarımı yıkatmaya vermek oldu.

La Fortuna → Monteverde

La Fortuna’dan Monteverde’ye nasıl giderim diye bakarken Kosta Rika’da internetten araç ya da tur ayarlamanın daha pahalı olabildiğini gördüm. Tuhaf ama Kamboçya’da da aynı sıkıntı vardı. Hostelin önerdiği jeep-boat-jeep ile Arenal Gölü’nden geçerek keyifli, hızlı ve hesaplı bir şekilde Monteverde’ye vardım.

Monteverde çok küçük bir yerleşke ama bir çok aktivite seçeneğine sahip. Burada extreme park konseptini ilk kez deneyimledim. Adrenalin seven biri olarak halatların üzerinde kaymak harika bir duygu. Zip line dışında Tarzan ve Superman gibi daha fazla adrenalin salgılatan halatlar var. Tarzan gibi daldan dala konduğum videoyu altta izleyebilirsiniz. Boşluğa düşmek tuhaftı, o andan sonrası ise yaşadığımı hisseteren bir andı. Superman halatında da kollar iki yana olacak şekilde yüzüstü uçtuk sayılır. Yeni heyecanlar yaşamak güzel her daim.

Monteverde Cloud Forest ise keyifli bir orman, hem bulutların üzerindesiniz hem de yağmur ormanının içlerinde. Monteverde’de merkezden kalkan halk otobüsleriyle bir saatte ulaşımı kolay bir milli park. Biz rehber tutmadık ama tutarsanız “quetzal adlı harika kuşu burada görme şansınız olur. Bu parkta Türkiye’den yaşlı birçiftle karşılaştım ve o yaştaki gezgin ruhlarına hayran kaldım.

Kosta Rika’da doğayı gündüz gözüyle görmek kadar gece gözüyle görmek ilgi çekici. Gece avlanan hayvanları, dakikalar sürse de bebişiyle çişe inen tembelhayvanı (sloth), ağaçlarda tünemiş minik minik renkli kuşları görmek ilk başta biraz zor olsa da belli bir zaman sonra hem kolay hem de çok keyifli oldu. Monteverde’de Kinkajou‘nun gece turundan pek memnun kaldım. Monteverde Cloud Forest’ın gece turu olmasına rağmen farklı bir bölgeyi daha keşfetmek için Kinkajou’yu tercih ettim.

Kosta Rika gezimin geri kalan kısımlarını en yakın zamanda bitirip burada sizlerle paylaşmak istiyorum, umarım çok gecikmez :)

Vişne Kiraz
Amsterdam Şubat 2016

Kosta Rika rotam

Yorum bırakın
El Calafate Kus Gozleme

Kuş gözlemleme – El Calafate, Patagonia, Arjantin

Her ne kadar backpacker  kelimesinin çevirisi “sırt çantasıyla gezen kimse” olsa da bu kelime çevirisinden daha fazla şey ifade eder seyyahların dünyasında. Özünde sırt çantası şart olmasa da, daha çok düşük maliyetlerle yabancı ülkeleri gezen kişilerdir bunlar. Çoğunluk lise ya da üniversite mezunu (belki kısa iş deneyimi sonrası işini bırakan) Avrupalı gençlerdir. Sonra hayatında düşlerin önemini fark edip geç olmadan işinden istifa eden ya da ücretsiz izne çıkan (sabbatical) orta yaş grubunda kişiler gelir. Bu ikinci grubun ilk gruba göre maddi durumu biraz daha iyidir ve yeri geldikçe bazı şeyler için daha çok bütçeleri vardır.

Zaman zaman Hollanda’daki ve Türkiye’deki arkadaşlarımla Türkler’den neden çok sayıda backpacker çıkmadığını konuşurduk. Geçtiğimiz aralıkta Kamboçya ve Tayland’da geçirdiğim 1 ay boyunca tanıştığım turistlerin “Pek Türk gezgin ile tanışmadım.” tepkileri üzerine bu konu hakkında fikirlerimi burada toplamak istedim.

  • Ülkemizde genç nüfus fazla ve hepsine yetecek kadar iş imkânı bulunmamakta. Bu yüzden bu kalabalıktan sıyrılmak, iyi bir iş sahibi olup güzel bir gelecek kurmak için ilkokuldan (belki artık ana okulundan) itibaren yarış atı gibi çalışmak, iyi bir üniversiteye girmek, iyi bir dereceyle ve dolu dolu sosyal etkinliklerle okulu bitirmek ve hemen iş hayatına atılmak gerekmekte. Bir şansım olsa o yıllara dönebileceğim söylense şahsen özellikle ortaokul ve lise yıllarıma, haftasonu dersaneye gitme saçmalığına sırf bu yarış atı temposundan ötürü dönmek istemem. Şimdi böyle bir koşturmacadan sonra Türkiye’den kimse iş hayatına atılmak yerine “Dur önce bir dünyayı gezip geleyim, öyle çalışmaya başlayayım.” demez, demiyor da. İstisnalar dışında orta halli hiçbir ailenin bu durumu destekleyebileceğini hayal edemiyorum. Rekabetten geri kalmak ve geçim korkusu maalesef hayallerden önce geliyor ülkemizde.
  • İş hayatına atılınca da rekabet bitmiyor. İşleri yetiştirememekten izne çıkamayan bir çok arkadaşım var. Türkiye’de bir çok iş veren yıllık izni bir ihtiyaç olarak değil bir lüks olarak görmekte, iznini kullanamazsa bir sonraki seneye devreder ne de olsa mantığı. İşe girilen ilk sene yıllık izin hak edemeyiş, ilk 5 sene sadece 14 gün yıllık izin verilmesi ve cumartesi gününün yıllık izinden sayılması kanunlarımızın da insanın kendine vakit ayırmasına bakış açısını yansıtan en çarpıcı örneklerden. Bir diğer konu da ücretsiz yıllık izin (sabbatical). Rekabetin fazla olması kişi ücretsiz izne çıkmak isterse yerine başka birinin bulunma korkusunu akla getirmekte. Yine bunların dışında izin politikası izleyen çok az iş veren var Türkiye’de. Açıkçası Hollanda‘ya taşınmasaydım bu kadar gezemezdim ve böyle uzun tatillere çıkamazdım. İşe ilk girdiğimden itibaren her sene 25-30 iş günü iznim var ve izinlerimin yanmaması için o sene içinde büyük çoğunluğunu kullanmam gerekmekte. Ayrıca izne bir lüks değil bir ihtiyaç olarak yaklaşılmakta.
  • Para birimimizin zayıf olması bir başka neden. Üniversitede ya da sonrası ailesiyle oturan Avrupalılar biriktirdikleri avrolar ya da sterlinlerle rahatça seyahate çıkabiliyorlar. Kamboçya gittiğim en ucuz ülkerden biri olmasına rağmen aslında o ucuzluk avroya göre, Türk lirasına göre değil. Örneğin 3 Amerikan dolarına sıcak yemek yemek bir Avrupalı için ucuz olsa da biz Türkler için çok değişik bir durum değil. Bir Türk’ün bir Avrupalı’ya göre çok daha fazla emek harcaması gerekiyor aynı miktarda tatil bütçesine ulaşabilmek için.
  • Türkler rahatından çok vazgeçmeyen bir toplum. Belki yaşadığımız coğrafya bunda etkili. Mesela yazın güneşli gün sayısı çok fazla olduğu için biz acil bir işimiz yoksa gün batımında dışarı çıkmayı tercih ederiz. Eğer kışın hava o gün yağmurluysa ertesi gün mutlaka açacağı için dışarı çıkmayı ertesine güne erteleriz. Hollanda’da hava ne olursa olsun bisiklet kullanmaktan vazgeçmemeleri en hayran olduğum özellikleri. Bir arkadaşımın birlikte çalıştığı bir İngiliz “Hava durumuna göre plan yapan tanıdığım tek toplum Türkler.” diye bir tespitte bulunmuş. Bu rahatlık anlayışımızı evlerimizin içini dayamak döşemek, en kısa mesafelere bile arabayla gidip gelmekte kullanıyoruz hemen. Tatil planları da bu doğrultuda şekilleniyor. Örneğin İzlanda çok pahalı bir ülke olduğu için kaldığım süre boyunca akşam yemeklerimi hostelin mutfağında kendim hazırladım. Orayı görmekti amacım ve hiç gocunmadım bu durumdan. İstisnalar dışında Türklerin Avrupa dışında bir yerde sırt çantaları ile kamp yaparak düşük bütçelerle gezdiğini çok hayal edemiyorum.
  • Bana sorulan “Bu kadar gezecek parayı ve zamanı nasıl buluyorsun?”, “Tek başına nasıl geziyorsun?”, “Tek başına canın sıkılmıyor mu?”, “Hosteller güvenilir mi?” vb. sorulardan seyahat etmek konusunda çok ön yargılı olduğumuzu görüyorum. Evet lükslerden ve rahattan vazgeçilmezse seyahat etmek çok maliyetli olabilir. Türkiye’ye göre daha fazla yıllık iznim var ve iş seyahatlerimi tatillerimle birleştirebiliyorum. Böylelikle hayallerime zaman yaratabiliyorum. Aslında tek başına gezerken daha kolay yeni arkadaşlıklar kurulmakta. Hosteller temkinli olunduğu sürece (kilitli dolap vs.) kalması rahat yerler. Temizlik, konum gibi kriterlerini iyi araştırmak gerek.

Gençlerden sorumlu bakan olsam ilk icraatlerimden biri üniversite öğrencilerine faizsiz backpacking kredisi vermek olurdu. Gençler dünyayı görsün, konfor sınırından çıkmak neymiş bir deneyimlesinler, yeni yerler keşfedip yeni arkadaşlar edinsinler. Nasıl olsa hayatlarının geri kalan zamanında ne zaman ne de bütçe çok izin vermeyecek bunu gerçekleştirmeye. Özellikle ülkemiz koşullarında…

Gezelim, görelim. İnanın iyi gelecek!

(Vişne Kiraz, Şubat 2015)

17 Yorum

İş için gittiğim Kuala Lumpur’dan Kamboçya’ya geçerken sadece başkent Phnom Penh‘e uçak bileti aldım ve ilk 2 gece için aynı yerde hostelimi tuttum. Bundan başka hiçbir planım yoktu. Gitmeden önce internetten otobüs saatlerini, millî parklara nasıl gideleceğini vs. araştırsam da pek faydalı bir şey bulamadım. Bu yüzden Kamboçya maceram gezerken şekillendi. Lonely Planet’in Kamboçya rehberinin yanımda olması hayatımı çok kolaylaştırdı. İnternete erişimim yokken seyahat içinde gelişen planlarım için en azından kalacak yer vb. bilgiler elimin altında olmasa ne yapardım bilmiyorum.

İşte doğaçlama gelişen güzergâhım:

  • Gün 1: Phnom Penh – Killing Fields, Tuol Sleng Genocide Museum
  • Gün 2: Phnom Penh’ten Banlung – Ratanakiri bölgesine yolculuk
  • Gün 3: Banlung ve şelaleleri
  • Gün 4: Veun Sai bölgesi’nde yürüyüş (trekking), Virachey Milli Parkı’nda jungle’da kamp
  • Gün 5: Veun Sai bölgesi’nde yürüyüş (trekking)
  • Gün 6: Kratie – Mekong Nehri’nde yunus gözlemleme
  • Gün 7: Kratie’den Siem Reap’e yolculuk
  • Gün 8: Siem Reap’te dinlenme
  • Gün 9: Siem Reap – Angkor
  • Gün 10: Siem Reap – Angkor
  • Gün 11: Siem Reap – Angkor
  • Gün 12: Siem Reap’ten Battambang’a nehir yoluyla yolculuk (Floating Village, Tonle Sap Gölü)
  • Gün 13: Battambang – Bambu treni, Phare Ponleu Selpak Sirki
  • Gün 14: Battambang’dan Siem Reap’e dönüş

Notlar:

  • Kamboçya’da Amerikan Doları (USD) çok yaygın olarak kullanılmakta. 4000 Kamboçya Rieli = 1 USD olsa da bana turistlere her şeyi dolar üzerinden satıyorlar gibi geldi bulunduğum süre boyunca. Dolar verip riel para üstü almak ya da tam tersi mümkün.
  • Yazı tura atmak neredeyse imkansız Kamboçya’da. Ülkede bozuk para yok. Ancak yanınızda getirdiğiniz bozuk paraları kullanabilirsiniz :)
  • İyi ki görmüşüm yanıma vesikalık fotoğraf almam gerektiğini. Havaalanında vize alırken gerekli. 35 USD ve 1-2 dk içinde çıkıyor. Angkor için sistemi değiştirmişler, eskiden olduğu gibi vesikalık fotoğraf istemek yerine webcam ile çektikleri fotoğrafı kullanarak 3 günlük ya da 1 haftalık biletleri çıkarıyorlar.
  • Toplu taşıma hiç gelişmemiş Kamboçya’da. Şehir içi tuktuk ya da motorsiklet; şehirlerarası büyük otobüs, özel minibüs ve bot kullanılmakta. Tuktuk ve motorsiklet için sıkı pazarlık yapmak ve gitmek istediğiniz yerde bırakılmak istediğinizi ısrarla vurgulamak gerekli. Benim başıma gelmedi ama bazı tuktuk sürücüleri turistleri gitmek istedikleri otel yerine kendi anlaştıkları otellere bırakabiliyormuş.
  • Gezerken kirli çamaşır biriktirmeye hiç gerek yok. Kilosunu 1-2 dolardan yıkıyorlar her yerde.
  • Sinek kovucu spreylerin DEET oranı yüksek olanları makbulmüş. %30-50 ancak etkili oldu Kamboçya’da. Yalnız her yerde yüksek DEET oranlı sinek kovucu sprey bulunmuyor. Geç de olsa orada öğrendiğim bu bilgi üzerine yüksek DEET oranlı sinek kovucu arasam da çok başarılı olamadım. En son Bangkok’tan Koh Tao’ya geçeceğim zaman havaalanındaki eczanede bulabildim. Bu arada DEET çok acayip bir madde. Kullandıktan sonra ojemi, ranzanın boyasını ve plastik çantamı eritti. Olsa bir türlü olmasa bir türlü :)
  • Yaralar ve sinek ısırıkları için Tiger Balm çok iyi geliyor. Küçükken babaannem sinek ısırıklarıma kolonya dökerdi, meğer mentolün iyi geldiğini o çoktan biliyormuş, ben yeni öğrendim.

(Vişne Kiraz, Aralık 2014)

Yorum bırakın

Kamboçya serüvenimin ilk günlerinde gidebileceğim en uzak noktaya gidip yavaş yavaş  gezimin son durağı olan Siem Reap‘e doğru yolculuk yapmak istedim. Bu nedenle Phnom Penh‘deki hostelde duvarda asılı olan güzergâhlardan öncelikle Ratanakiri‘yi bu bölgede Kamboçya’nın doğasını keşfetmek, şelalerini görmek ve “jungle”da kamp yapmak istediğim için tercih ettim.

Yolculuk

Otobüs firmalarının internet sayfaları olmasa da Kamboçya’da telefon sistemi güvenilir bir şekilde çalışmakta. Çoğu zaman biletlerimi oradakilerin yardımıyla telefon üzerinden aldım ve bazen gecikmeler olsa da kaldığım süre boyunca bir yerden alınacağım ne zaman söylense oradan hep alındım. Sabah erkenden hostelimden otobüs firmasının servisiyle Phnom Penh’deki otobüs terminaline gittim. Ratanikiri’ye 8 saat sürecek yolcuğumu yapacağım otobüs oldukça eskiydi. Otobüs terminali ve otobüsler bir an kendimi 1960 film setinde hissettirdi. Üniversite öğrencisi olan Chantha az biraz İngilizcesi ile iyi bir yol arkadaşı oldu.

Yola çıktıktan 1 saat sonra polis otobüsü kenara çekti. Dışarı çıktık. Başta ne olduğunu anlamadım. Görünürde bir şey olmadığı için biraz rüşvet meselesi gibi geldi. Meğer yola çıktıktan sonra kaptan bir motorsikletliye çarpmış ama biz hiç fark etmedik. Otobüsün üzerinde oluşan bazı hasarlardan ötürü polis o otobüsle yolculuğa devam etmemize izin vermedi. Chanta yanımda olmasaydı bütün bu olanları nasıl anlayabilirdim bilmiyorum. Yol kenarında 2 saatten fazla bizi alacak yeni otobüsü bekledik.  Bu arada otobüsteki diğer turistlerle tanıştım. Amelia ve Chris adında İngiliz bir çift de benimle aynı yerde kalacakmış Banlung’da. Bunu öğrendiğimde bilmediğim bir yerde bana eşlik edecek birilerinin olmasına sevindim.

Otobüste Kamboçya hakkında fark ettiğim bir başka detay ise erkeklerin de ziynet eşyalarına çok düşkün olmalarıydı. Çok zengin olmasalar da pazar yerlerinde camekân içinde satılan altınlara çok rağbet vardı. Otobüste önümdeki koltukta oturan küçük erkek çocuğu 24 ayar altın yüzük takması ilgimi çekti. Türkler’de küçük yaşta kız çocuklarına altın küpe takmak ve kız-erkek çocuklarına üstünde isminin yazdığı altın bileklik yaptırmak biraz geçmişte kalsa da bu gelenek Kamboçya’da farklı bir biçimde sürmekte.

Otobüslerin mola yerlerinde tencere yemekleri, soyulmuş ananas ve greyfurt, soslu tarantulalar ve çekirgeler, bambu içinde pirinç lapası vb. satılmakta. Türkiye’deki mola yerlerinden biraz farklı. Tencere yemeklerinde et olarak tavuk ve domuz çok kullanılıyor. Kırsal kesimde koyun ya da dana eti satıldığına pek denk gelmedim. Yemekler çok hijyen ortamda satılmasa da meyve ve pirinç lapası gibi şeylerle bir şeyler atıştırmış oldum.

Yolda bazen uzun anlamsız molalar da oldu. Zaten sabah otobüs beklediğimiz için yolculuğumuz denilenden uzun sürdü. Bunun Kamboçya’da olağan bir şey olduğunu diğer yolculuklarımda anlayacaktım. 14 saat süren otobüs yolculuğundan sonra Banlung’a vardığımızda hava kararmıştı ve otobüs gündüz işlek olan ama akşam ıssız olan pazar yerinde bıraktı bizi. Uyanık tuktuk sürücüleri etrafımızı sarıp normaldeki ücretten çok fazla para talep ettiler. İngiliz çift ile aynı düşündüğümüz için o kadar para vermemekte hem fikirdik. Ben kalacağımız yeri Yaklom Hill Lodge’u aradım ve sahibi bizi arabayla pazar yerinden aldı.

Yaklom Hill Lodge, Banlung’un biraz dışında bungalow’ları olan doğa ile iç içe hoş bir yer. Tam kafa dinlemelik. Elektrik sadece akşam 6 ile 9 arası vardı ve internet yoktu. Yanıma el feneri almamıştım, böyle olacağını tahmin etmemiştim. Sağolsunlar bir tane ödünç el feneri verdiler. Biz epey geç vardığımız için mutfak ve elektrik biraz geç kapandı. Elektrikli şofbenin ılıttığı su ile 5 dakikada nasıl duş aldım bilmiyorum. Sanırım soğuk su ve açık havada karanlıkta kalma duygusu adrenali devreye soktu. Sineklik ve mum ışığında otantik bir ortamda güzel bir uyku çektim.

Banlung

Sabah kahvaltısından sonra kaldığımız yerden bizi Banlung’un merkezine gitmek için tuktuk çağırmasını istedik ama bekleyişimiz başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine Almanya’da bile otostop çeken biri olarak İngiliz çifti otostop çekmeye ikna ettim. Yol kenarında biraz yürüdükten sonra Kamboçyalı birinin arabasına yolcu olduk. İneceğimiz zaman biraz katkıda bulunmak istedik kendisine ama kabul etmedi. Turistlerle iş yapmayan Kamboçyalılar’ın gönüllerinin ne kadar zengin olduğuna tanık olduk.

Banlung, Ratanikiri bölgesinin merkezi ama küçük bir kasabadan farksız. Lonely Planet’in haritasından biraz daha şehre benzer bir yer hayal etmiştim. Haritada işaretli tur şirketlerini bulmak kolay olmadı ve ilk gördüğümüz Highland Tours‘un kapısından içeri girdik. Sıkı pazarlık sonunda o gün Banlung Şelaleleri‘ni ve Yeak Laom Gölü‘nü içeren turu ve ertesi gün “jungle“da kalmalı trekking turunu ayarladık.

Banlung Şelaleler ve Yeak Laom Gölü

Banlung’da minik minik bir çok şelale var. Bu şelaleler hem yerli hem yabancı turistlerden epey ilgi görmekte. Biz bunlardan sırasıyla KachangKatieng ve Cha Ong‘u gördük. Kachang‘a giderken yayan asma köprüden geçtik. Katieng‘in arkasından yürümek mümkün ama yosun tutmuş taşlar yüzünden parmak arası terliklerle kaymak çok olası. Cha Ong ise içlerinde en yüksek ve uzakta olanıydı. Hepsinin girişinde 2000 Riel gibi bir giriş ücreti alınmakta. Genel olarak şelaleler fena değildi ama etrafta çok çöp vardı. Kamboçya’da temizlikle ilgili genel bir yaklaşım görmedim. Sanırım eğitimsizlik yaşamlarının her alanında egemen olduğundan. Bir yerden sonra çöp kutusu aramanın nafile olduğunun farkına varsam da çöp kutusu bulana kadar taşıdım çöpümü.

Tuktukla şelalelere giderken Kamboçya’da her şeyin yol üstüne kurulduğunu gördüm. Oval biçimde genişleyen köyler yerine yol boyunca sıralanmıştı evler, dükkanlar, kısaca her şey. O yüzden Kamboçya’yı gezerken her 100 metrede bir şişe içinde benzin satan ve motorsiklet tamir eden evler, karşıdan karşıya geçerken hiç oralı olmayan domuzlar, her geçen turiste tükenmez bir coşkuyla el sallayan çocuklar hiç bitmedi.

Banlung Waterfalls - Katieng

Katieng Şelalesi, Banlung, Ratanakiri Bölgesi

Günü Yeak Laom Gölü‘nde bitirdik. Kaldığımız yere yakın olduğunu sandığımızdan oraya tuktukla gitmek yerine yürümeyi tercih ettik. Bu yüzden tuktuk sürücüsünden bizi Yaklom Hill Lodge’da bırakmasını istedik. Aslında göl o kadar yakın değilmiş kaldığımız yere. Bizi yanıltan kaldığımız yerin bahçesindeki işaretler ve el çizimi kroki oldu. Krokiye göre bir müddet yürüdükten sonra gün batımında gölde olamayacağımızı fark ettik. Bu sefer günün son otostopunu göldeki kafelerden birine hindistancevizi taşıyan bir çiftin kamyonetinin arkasında gerçekleştirdik. Bu Kamboçyalı çift o kadar tatlıydı ki bizi beklediler geri götürmek için ve yine bizden hiçbir katkı kabul etmediler.  Yeak Laom Gölü bir krater göl. Varır varmaz bütün gün gölde yüzme hayalimi gerçekleştirdim. Gölde yüzmeyi seviyorum. Gün batımına 1 saat kaldığı için çok tenhalaşmıştı. Sessizliğin ve doğanın tadını kısa da çıkarabildik. Hareketli bir gün için güzel bir kapanış oldu.

(Vişne Kiraz, Aralık 2014)

5 Yorum

Gezime Kamboçya’nın başkenti Phnom Penh‘den başlamak istedim. Kamboçya’nın hüzünlü tarihinin bilinciyle bu toprakları gezmenin bir başka olacağını düşündüm, öyle de oldu.

Tuktuk

Güneydoğu Asya’nın olmazsa olmazı motorsiklet sevdası ve toplu taşıma aracına dönüşen tuktuk‘ları havaalanından itibaren bölgede kaldığım süre boyunca bana eşlik etti. Kamboçya’da pek çok şey çok ucuz ama yine de pazarlık etmekten vazgeçmemek ve neyin kaça olduğunu bilmekte fayda var. Havaalanındaki danışmaya şehir merkezine tuktukla kaça gidebileceğimi sordum. Danışmadaki kadının dediği fiyatı göz önüne alarak tuktukçuyla pazarlığımı yapıp hostelime doğru yola koyuldum. Böyle havaalanından ya da otobüs terminalinden yolcu alan tuktuk sürücüleri bu yolculara ek hizmet sağlamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Çoğusunun aracında bölgede gezilmesi görülmesi gereken yerlerin PVC ile kaplanmış resimleri bulunmakla birlikte sizi kalacağınız yere gitmeden gezdirmek istiyorlar. Uçağım sabah erken saatte olduğu için önce üstümü başımı değiştirmek, valizimi bırakmak, bir kendime gelmek istedim. Tuktukçuyu kırmamak ve bu kibar ısrarını sonlandırmak için de telefon numarasını verirse işlerimi bitirdikten sonra kendisini arayabileceğimi söyledim.

Sabah erkenci olduğum için check-in yapamadım hostelime ama diğer işlerimi hallettim. Hostellerin otellere göre avantajlarından biri de gezginlere bir çok konuda yardımcı olmaları. Kilosu 1-2USD’ye çamaşır yıkatabildiğim için hemen kirlilerimi resepsiyona verdim. Phnom Penh’ten kalkan bütün otobüslerin listelendiği bir pano gördüm. İnternetten erişemediğim bu bilgi sayesinde ertesi sabah erkenden kalkan Ratanakiri bölgesine giden otobüste yerimi ayırttım. Resepsiyondaki cengâver kızın nasıl bütün Batılılar’ın tek tek talepleriyle ilgilenmesine ve sakince bütün bunları kısıtlı İngilizcesi ile halletmesine hayran kaldım. Sanırım benim için en az 3-4 kez otobüs firmasına telefon etti. Plansız başladığım gezimin ikinci durağı böylelikle belli olmuş oldu. Başta planım belli olmadığı için ne olur ne olmaz diye 2 gece yer ayırtmıştım. Bizim cengâver kızın gözünden kaçmadı tabii.

Killing Fields

İşleri hallettikten sonra sıra Phnom Penh’de tek merak ettiğim Killing Fields‘i ve Tuol Sleng Soykırım Müzesi‘ni gezmekteydi. Resepsiyona bu isteğimi dile getirince hali hazırda oraya gitmek isteyen birinin daha olduğunu söyledi bizim cengâver kız. Bu iyi bir haberdi çünkü böylelikle hem tek gezmemiş olacak, hem yeni biriyle tanışacak hem de genelde günlük olan tuktuk ücretini bölüşebilecektim. Yine hostellerin otellere göre avantajlarından biri de sizinle aynı şeyi yapmak isteyen insanları kolayca bulabilmek. Sabahtan resepsiyona ölüm tarlalarına gitmek istediğini söyleyen kişi Meksikalı ve benim gibi Hollanda’da çalışan bir “expat“ti. Bunu öğrenmemiz epey komik oldu. Tanışırken birbirimize sorduğumuz sorulara tesadüfen benzer cevaplar verince şaşırdık. Hollanda’da bana bu yolculukta eşlik etmek isteyecek birini arasam bulamazdım, gel gör ki dünyanın bir ucunda böyle birine denk geldim.

Tuktukla yola çıkmadan önce bizim cengâver kıza hangi sırayla gezmemiz daha iyi olur diye sordum. Önce ölüm tarlalarını sonra müzeyi gezmemizi tavsiye etti.

Killing

Ölüm tarlalarının girişinde bilet alır almaz çok kapsamlı bir audioguide (sesli rehber) verdiler. Aslına bakarsanız ölüm tarlalarında görecek çok şey olmasa da bundan yaklaşık 40 sene önce yapılan katliamın yaşandığı yerlerde bir anlatıcıyla gezmek tüyler ürpertici bir deneyim. Kan gölüne dönmüş alanda yürümek, toplu mezarlıkların yanından geçmek insandan daha vahşi başka bir yaratık olmadığını düşündürdü bir kez daha. Bu insanların öldürülme nedenleri yabancı olmaları, yabancı bir dil konuşmaları, entellektüel olmaları ya da bu nedenlerden öldürülen birinin akrabası olmaları. Kurbanların bebekleri ya da çocukları büyüyünce katliamı yapanlardan intikam almasın diye bir ağacın gövdesinde dövülerek öldürülmüş. O ağaca “Killing Tree” (ölüm ağacı) adını vermişler. Sanırım hayatımda hiç unutamayacağım bu vahşeti. Alanda işittiklerimi gösteren gravürler, kafataslarının üst üste yığıldığı anıt kabir, senelerce toprağın altından çıkıp duran kıyafetler, kemikler ölüm tarlalarında görülebilecek diğer çarpıcı detaylardan.

Killing Fields 3

Khmer Rouge döneminde öldürülenlerin kafatasları – Killing Fields

Tuol Sleng Genocide Museum

Tuol Sleng Museum 1

Tuol Sleng Soykırım Müzesi (S21 Hapishanesi), Phnom Penh

Killing Fields’ten sonra sıra Tuol Sleng Soykırım Müzesi’ndeydi. Meksikalı arkadaşla tuktuk sürücümüzü tuktukta uyuklarken bulduk :)

Tuol Sleng Soykırım Müzesi önceden bir okulmuş. Khmer Rouge döneminde Security Prison 21 (S-21) güvenlik hapishanesine çevrilmiş. Sınıflarda kara tahtalar hâlâ duruyor. Bazı sınıfların içinde tuğlalarla derme çatma tek kişilik hücreler örülmüş, penceler iptal edilmiş. Binanın  dışarıya bakan avlusunda yine derme çatma tel örgüler bulunmakta. İşkence aletleri, mahkumların yatakları, zincirler, kilitler, fotoğraflar, gravürler kısaca o döneme ait her şey kanlı canlı sergilenmekte. Aslına bakarsanız bu katliamlarda Kamboçyalı’yı Kamboçyalı’ya kırdırmış diktatör Pol Pot. Bir gün önce yan yana oturduğunuz arkadaşınız ertesi gün sırf yabancı bir dil bildiği için vatan haini olma düşüncesiyle göz altına alınabilir ve siz de ona işkence yapan bir gardiyana dönüşebilirsiniz. Yapmazsanız sıranın size geleceği de malum. Bu düşünce bulutu bana sosyal psikoloji dersinde okuduğum Standford Üniversitesi’nin meşhur mahkum deneyi Standford Prison Experiment‘i ve aynı deneyden uyarlanan Das Experiment (2001) filmini hatırlattı. Deney, 1975’te Kamboçya’da gerçekleşmişti bana göre.

Müzenin bahçesinde bu işkenceden sağ kalan iki amca ile tanışmak ve onlardan anılarını yazdıkları kitapları satınalmak mümkün. Benim en çok duygulandığım an onları o yaşadıklarından sonra orada ayakta dimdik durduklarını görmek oldu.

Normalde yeni yerler keşfettiğimde yüzüm gülerek kaldığım yere dönerim ama Phnom Penh’te hiç de öyle olmadı. Müzeyi gezdikten sonra üzerimde tuhaf bir hüzün vardı. Ertesi gün sabah erkenden Ratanakiri bölgesinin Banlung şehrine giden otobüs için hazırlanmam ve Banlung’da kalacağım yeri ayarlamam gerektiği için hostelime döndüm aynı hüzünle.

(Vişne Kiraz, Aralık 2014)

Yorum bırakın

Jet lag konusunda uzman değilim ama sık seyahat ettikçe kendimce jet lag olmamayı başarmaya başladım. İşim nedeniyle senede bir kaç kez Amsterdam’dan Kuala Lumpur’a ve Amerika’ya uçuyorum. Jet lag’den nasıl kaçınıyorum bu yazıda topladım. Bir bakıma insanlık için küçük ama benim için çok önemli detaylar. Uçuş yönü ve uçuş süresi benzerliklerine göre size de faydalı olabilir.

The creativity comes all of a sudden!

A post shared by Vişne Kiraz 🍒 (@visnekiraz) on

Uçuş öncesi hazırlıklar

  • Saatler: Öncelikle havaalanına doğru yola koyulduğumda saatimi gideceğim yerin saatine göre ayarlıyorum. Kol saatime ve cep telefonuma baktıkça biyolojik saatim de kendini uyum için hazırlamaya başlıyor. Bu noktada ayrılacağım yerde saatin kaç olduğunu düşünmekten kaçınıyorum.
  • Cam kenarı: Bazı yönlerde uçakta uyumak jet lag’i önlemek için gerekli. Koridorda ya da ortada otururken uyuyamadığımdan pencere kenarını seçmem gerekmekte. Eskiden koltuk seçimimi hep check-in zamanı yapardım ve bazı uçuşlarda cam kenarında boş koltuk bulamazdım. Meğer rezervasyon oluşturulduğu andan itibaren koltuk seçimi yapılabiliyormuş. Ben yeni öğrendim. Bunu öğrenmeden önce hep şaşırırdım check-in’in ilk dakikaları bazı koltukların seçili olduğunu görünce. Havayolları firmalarında rezervasyon sırasında koltuk seçimi farklılaşabiliyor. Örneğin; Türk Havayolları’nda uçuşları seçtikten sonra çıkan sayfadan, KLM’de de rezervasyon yaptıktan sonra “My bookings” kısmından koltuk seçimi yapılabilmekte.
  • Koltuk aralığı: Özellikle uzun uçuşlarda bacakları uzatmak gerekli. Maalesef bazı uçaklarda eğlence sisteminin kutuları öndeki koltuğun altına yerleştirildiği için bu pek mümkün olmamakta. Koltuk seçimimi yapmadan önce Seat Guru‘nun sayfasından uçağımın planına bakıyorum. Seat Guru koltuğun tuvaletin önünde olduğunu ya da manzarasız olduğu gibi çok çeşitli pratik bilgiler vermekte.
  • Özel yemek seçimi: Jet lag olmamak için aşağıda belirteceğim gibi bazı uçuşlarda erken yemek yemek önemli. Yemek servisi genelde özel tercih edilen yemeklerle başlar. Uçakta yemeğimin erken gelmesi için check-in’den en az 36 saat önce özel yemek tercihi yapıyorum. Bunu özellikle protein almak ama domuz yememek için Müslüman yemeği seçerken fark ettim. Yoksa vejeteryan seçeneği makarna oluyor genelde. Sadece karbonhidrat alıp çabuk acıkıyorum. Böylelikle hem yemeğimi herkesten önce yiyorum hem de istediğim yemeğin kalmaması gibi bir durum yaşamıyorum.

Uçuş seçimi ve uyuma düzeni

✈ Amsterdam’dan Kuala Lumpur’a 

  • Uçuş süresi: 12 saat 35 dakika
  • Saat farkı: 7 saat

Bu uçuşta akşam 9 uçağını seçiyorum. Uçağın kalkması, yemeğimi yemem vs. gece 12’ye doğru bitiyor ve bu civarda uyuyorum. 7-8 saatlik bir uykudan sonra Kuala Lumpur’a vardığımda öğleden sonra saat 3-4 oluyor. Oranın saatiyle gece 12’ye kadar dayanınca jet lag’i atlatmış oluyorum.

✈ Kuala Lumpur’dan Amsterdam’a

  • Uçuş süresi: 13 saat 20 dakika
  • Saat farkı: 7 saat

Bu uçuşta gece 12 uçağını tercih ediyorum. Uçağa bindiğimde Amsterdam’da saat sabahın 5’i olduğu için gece geç uyuduğumu varsayıp Amsterdam saatiyle sabah saat 10’a kadar uyuyorum, yaklaşık 5 saatlik bir uyku demek bu. Öğlen Amsterdam’a vardığımda normal günüme devam edince jet lag olmuyor.

✈ Atlanta’dan Amsterdam’a

  • Uçuş süresi: 8 saat 45 dakika
  • Saat farkı: 6 saat

Bu uçuşta Atlanta saatiyle akşam 6-7’deki uçağı özellikle seçmiyorum. Saat farkı ve uçuş süresi hemen hemen aynı olduğundan gece uykusunu alamadan sabahın köründe Amsterdam’a varmak jet lag olmayı kaçınılmaz yapmakta. Bu yüzden gece 12 uçağını seçip hemen uyuyorum. Uyandığımda Amsterdam’a varmış oluyoruz ve öğle vakti olduğu için sabaha nazaran daha az vakit oluyor geceyi getirmeye.

✈Amsterdam’dan Atlanta’ya

  • Uçuş süresi: 8 saat 45 dakika
  • Saat farkı: 6 saat

Öğleden sonraki uçaklar uzun bir gün geçirmemi sağlıyor. Uçuş süresi ve yönü yüzünden bu uçuşta uzun uyumamak gerekmekte. Bazen belki 1 saat kestiriyorum uçakta. Uçakta hiç uyumadığımdan yeterince yorulmuş oluyorum ve aktarmamdan sonra akşam saat 8-9 gibi otelime vardığımda geceye az biraz daha dakikalar sayarak jet lag ile kolaylıkla mücadele etmekteyim.

Özetle varılan yerde geceyi beklemek ve yatağa geçer geçmez uyuyacak kadar yorgun olmak jet lag olmamak için en önemli şey. Bunu göz önüne aldıktan sonra gerisini ayarlamak size kalmış.

Vişne Kiraz, jet lag’siz uçuşlar diler! :)

(Vişne Kiraz, Şubat 2015)

Not: instagram’dan yüklediğim fotoğrafları bir  türlü ortalayamadım. Bilen varsa beri gelsin lütfen :)

Yorum bırakın

Ağustos ayında İsviçre Alpleri’nde geçirdiğim yamaç paraşütü kazasından sonra ilk macera durağım oldu İzlanda (kazanın detaylarını bir ara anlatırım sizlere). Doğası harika bu güzel ülkeyi ne zamandır görmek istiyordum, kısmet kazayı ucuz atlatmayı ve hemen hemen sağlığıma yeniden kavuşmayı kutlamadaymış :)

Seljalandsfoss

Blue Lagoon (Varış)

Havaalanına indikten hemen sonra soluğu Blue Lagoon‘da aldım. Araştırmalarım sonucu Blue Lagoon’a uğramanın havaalanından dönerken ya da havaalanına giderken uygun olduğunu öğrendim. Blue Lagoon, Keflavík Havaalanı‘na çok yakın. Reykjavík‘de kalıyorsanız sırf buraya gelmek için 1 saatlik yol katetmenize gerek yok, e bir de bunun dönüşü var tabii. Bu bilgi çok isabetli oldu. Uçaktan inmemle kendimi Blue Lagoon’un sıcak sularına bırakmam yaklaşık yarım saat sürdü :) Ayrıca Blue Lagoon için fazladan zaman ayırmama gerek kalmadı.

İzlanda Kuzey Amerika ve Avrasya fay hatlarının tam üstünde yer aldığı için tektonik hareketlerin fazlaca yaşandığı aktif bir bölge. Bunun nimetlerinden biri de kaplıcalar ve jeotermal santraller. Gezerken yerden yükselen dumanların buhar olduğuna alışmak biraz zaman alıyor. Aslında bu sıcak suların keyfi nehir yatağına karışan doğal bir yerde çıkardı ama keşif için araba ve biraz daha fazla zaman gerekiyordu. Tek başıma olduğum ve araba ayarlamadığım için İzlanda keşif gezimde (bir daha gitmeli, belki beyaz gecelerde kiralık araba ile gezip kamp yaparak) Blue Lagoon ile yetindim diyelim.

Türkiye’deki bir çok kaplıca kapalı ortamda hizmet verdiği için kükürt kokusu bir yerden sonra insanı yorabiliyor. Blue Lagoon’un açık havada olması, temiz hava ve güneşle birleşince harika bir atmosfer oluşturmuş. Bir yandan sıcaktan bunalmıyorsunuz, bir yandan da kemikleriniz (hele benim gibi kaza sonrası çatlamış omurunuz varsa) bayram ediyor. Aşağıdaki videoda mayışmaktan nasıl cümleleri toparlayamadığımı izleyebilirsiniz. Küçükken anne ve babamın kardeşimle beni zorla götürdüğü kaplıca konseptini şimdi seviyor olmam sanırım yaşlanma belirtisi :)

Tesis temizlik ve servis konusunda çok başarılı. Fiyat tarifesine ve sunulan hizmetlere buradan erişebilrisiniz. Blue Lagoon’dayken ücretsiz kil istasyonlarına uğrayıp yüzünüze maske yapmayı (nasıl sonuç vereceğini kimse asla tahmin edemez ;) ) ve havuzun yanındaki bardan soğuk bir şeyler içmeyi sakın ihmal etmeyin.

Golden Circle (1. gün)

İzlanda gezimi planlarken yaşadığım en büyük sıkıntılar yer adlarını kolayca çıkaramamak ve turların nereleri kapsadığını anlayamamak oldu. Hangi turda nereler var? O turla bu turun farkı ne? Kesişiyorlar mı? İzlanda alfabesindeki harfin Latin alfabesindeki karşılı nedir? Bu nedenle katıldığım turlarda nereleri ziyaret ettiğimi tek tek not aldım, size de faydalı olur umarım. Haritamda Google Maps’ten bulabildiğim kadar yerlerini  de işaretledim. Görünen o ki 4 günde adanın sadece güney batı kısmını gezebilmişim.

Golden Circle‘ın en temel turlardan biri olduğunu gördüm plan yaparken. İzlanda’nın en büyük jeotermal santrali Hellisheiði‘i ziyaret ederek başladık gezimize. 30 km yol kateten 88-92°C suyun sadece 2°C kayıpla evlere ulaşması böyle soğuk bir ülkede oldukça etkileyici. Sıcak su ayrıca yer altına döşenen sistemlerle kaldırımlardaki ve yollardaki karın ve buzun temizlenmesi için kullanılmakta. Kar küremekle uğraşmıyor İzlandalılar :)

Kerið Krateri küçük ama oldukça güzel bir krater. Yukarıdan etrafını dolaştıktan sonra aşağıya gölün kenarına indim. Bu kadar sadelikte bir doğa parçasının beni ne kadar etkilediğine şahit oldum. Aşağısı sessiz ve gölün kenarında bir bank var. Bir müddet oturup manzaraya bakmak iyi geldi.

Faxi Şelalesi (Vatnsleysufoss), Gullfoss‘un devamında yer alan küçük sevimli bir şelale. İzlanda’da jeotermal enerji yaygın olduğu için şelaleler hidroelektrik santraller için kullanılmamakta. Bu nedenle şelaleri her daim doğal akışında görebilmek mümkün. İzlandaca’da yer adları genelde yeryüzü şeklinin adını da içinde barındırmakta. Bu ipucundan sonra biraz önce yazdığım iki şelale adından “foss” kelimesinin şelale olduğunu çıkarmak kolay. Aynı şekilde meşhur Eyjafjallajökull’deki jökull – buzul, başkent Reykjavík gibi bir çok şehir isminde geçen vík – koy demek. Bu bilgi, Vikinglerin adının “koydan gelen” olduğunu öğrenmek ya da plan yaparken gitmek istediğiniz yerin isminden ne tür bir yer göreceğinizi anlamak açısından faydalı olabilir.

Gullfoss‘un bire bir çevirisi Altın Şelale imiş. Bu turun adındaki altın kelimesinin bu şelaleden geldiği söylenmekte. Gullfoss, büyüklüğü ve gücüyle heybetli bir şelale. Brezilya – Arjantin sınırındaki Iguazu ve Kanada – Amerika sınırındaki Niagara şelalelerinden sonra gördüğüm büyük şelalerden biri oldu Altın Şelale. Yukarıdan ve vadiden yürüyerek yakınından görebilmek mümkün.

Gullfoss

Golden Circle’ın en ilginç durağı Hvítá Nehri üzerindeki Strokkur Jeotermal Bölgesi. Ne zaman patlayacağını kestiremediğim bir bombayı andıran Geysir‘ı izlemek, bölgede yürürken her yerden film setindeymişim gibi yükselen buharları görmek, “Aman suya dokunmayın!” ikaz tabelalarına tanık olmak benim için ilkti. Patagonia‘da ilk kez gördüğüm buzullar gibi bundan sonra her gördüğüm “geyser” için referans noktam olacak İzlanda.

Þingvellir (Thingvellir) Millî Parkı turumuzun son noktasıydı. Berrak ve soğuk nehirlerin geçtiği, su şişemi direkt nehirden doldurabildiğim, kocaman alabalıkların korkusuzca yüzdüğü, Avrasya’dan Kuzey Amerika’ya yürüyebildiğim bir parktı burası. Bir daha İzlanda’ya gelirsem daha çok zaman geçirmek istediğim yerlerden biri kesinlikle bu park. Belki de kamp yaparım burada, belli mi olur? :)

Þingvellir (Thingvellir) Millî Parkı

Golden Circle Rotası – 1.  Hellisheiði Jeotermal Santrali  2. Kerið (Kerid, Kerith) Krateri  3. Faxi (Vatnsleysufoss) Şelalesi  4. Strokkur ve Geysir  5. Gullfoss  6. Þingvellir (Thingvellir) Millî Parkı

(Bu tura Sterna Travel ile katıldım. Turun küçük gruplar halinde olması ve rehberin kendi hayatından yöre ile ilgili örnekler vermesi iyiydi, fakat rehberin bilgisinin kısıtlı olması ve zamanı çok iyi yönetememesi biraz sıkıntılıydı.)

Aurora Borealis rüyası

Aurora Borealis – İzlanda

Bu rüya öyle gerçekleşmesi kolay bir rüya değil. Şartların oluşması kadar sizin sabrınıza da çok bağlı. Bütün gününüzü İzlanda’nın doğasını keşifle geçirdikten sonra odanıza gelip, yemek yiyip duş alıp gecenin köründe yine yollara düşmek ve soğukta bir mucizenin gerçekleşmesini ve buna şahit olmayı beklemek hayatımızda olmasını istediğimiz her güzel şey gibi tabii ki emek istiyor. Hele bir de göremeden döndüğünüzde hayal kırıklığı ile o gece geç yatmak ertesi günkü planlarınız için erken kalkmanızı zorlaştırmakta. Azmederseniz kuzey ışıklarını görene kadar yaşanacak bir döngü bu.

İlk akşam Blue Lagoon’dan döndükten sonra çıktığım turda kuzey ışıklarını göremedim. Gece 1.30’da odama geldim, sabah 7.30’da Golden Circle turuna katılmak üzere hemen yattım. Ertesi gece yani 2. gece odamda hazırlanırken zorlandım biraz. “Umarım bu akşam görürüm!” diye dua ettim. Çünkü kısıtlı bir zaman diliminde bu mucizeyi görmeye bu kadar yakınken evime dönene kadar bunu deneyeceğimi ve her seferinde iyice zorlaşacağının farkındaydım. Çok şükür 2. gece çıktığımda dolunaya rağmen kuzey ışıklarını Aurora Borealis‘i bir diğer deyişle Northern Lights‘ı görme şansına sahip oldum. Gökyüzünde dans eden yeşil ışıkların altında hayal kurmak güzeldi. Başta tam anlayamasam da gözlerim alıştıkça artık nerede dans ettiklerini yakalayabilmeye başladım. Gecenin köründe o soğuğu hiç hissetmedim. Yeni bir şey keşfedince/görünce duyduğum mutluluk/heyecan beni sıcak tutuyordu. İnsanın hayallerinin gerçek olması ne güzel :) Odama gelip başımı yastığıma koyduğumda yüzümde hala kocaman bir tebessüm vardı.

O gece karşıma çıkan kuzey ışıkları – İzlanda

Benim gibi Amsterdam’da expat olarak yaşayan The Kitchen Crashers‘ın bloguna denk geldiğimde kuzey ışıklarını görmüş bu şanslı çiftin İzlanda’ya ekim ayının ikinci haftası gitmiş olduğunu öğrenmem benim de İzlanda tatilimi aynı zamana denk getirmemde etkili oldu. Kuzey ışıklarını görmek için gökyüzünde aktivite olması kadar gökyüzünün bulutsuz olması da çok önemli. Gecelerin uzamaya başladığı ağustos ayının sonundan marta kadar kuzey ışıkları gerekli koşullar oluşursa görülebilmekte. Eylül ve ekim aylarının şanslı olduğu söylenmekte.

Batı İzlanda kıyıları: Snæfellsnes (2. gün)

Snæfellsnes Yarımadası minik kasabalardan ve değişik kaya formlarının yer aldığı muhteşem kıyılardan oluşmakta genel olarak. Yaz mevsimi bittiği için puffin göremedim ama suda zıplaya zıplaya karaya doğru çılgınca yüzen bir fok balığını izledim Ytri Tunga kıyısında. Arnarstapi‘de yöresel bir lokantada mola verdik. İzlandalı bir teyzenin işlettiği bu lokantada içtiğim kuzu etli çorba kjötsúpa, İzlanda’da kaldığım süre zarfında içtiğim en lezzetli kjötsúpa idi.

Lóndrangar Kıyıları‘nda volkanik kayaların her biri adeta bir heykeli andırıyordu. Djúpalónssandur Sahili büyüklüğü, gri siyah tonları ve sessizliğiyle güney kıyılarındaki Dyrhólaey Sahili kadar olmasa da başka bir gezegende hissettirdi kendimi. Zaten İzlanda’nın dünyaya hiç de ait olmayan bir havası var. Bu sahilde karaya oturmuş bir gemi enkazı mevcut. Biraz ilerisinde de eskiden birinin balıkçı olup olmayacağını sınadıkları ağır taşlar var. Eğer kişi 54 kilo olan taşı kaldıramazsa balıkçı olamazmış.

Günün sonuna doğru yarımadanın kuzeyindeki Kirkjufell Dağı‘na şöyle uzaktan bir baktık. Bu dağın lava katmalarından oluşan ilginç bir yapısı ve şekli var. Bu yarımadanın en karakteristik yeryüzü şekli olabilir karizmatik duruşuyla.

Kirkjufell Dağı – İzlanda

Son olarak The Secret Life of Walter Mitty (2013) filminde Grönland’da geçen helikopter sahnesinin çekildiği kasaba Stykkishólmur‘da (Himalayalar kısmı da İzlanda’da çekilmiş) limanın etrafından dolaşıp tepedeki deniz fenerine çıktım, kasabanın caddelerinde yürüyerek renkli İzlanda evlerinin fotoğraflarını çektim. Bu arada kaldığım hostelde Çinli bir gencin Walter Mitty’den esinlenip İzlanda’ya geldiğini öğrendim. İnternetten araştırmış, bir çiftlikte kalacak yer ve yemek karşılığı gönüllü bir iş bulmuş. Filmi ben de beğenmiştim, özellikle İzlandalı Of Monsters and Men grubunun şarkılarının kullanıldığı kısımlar İzlanda’nın nefes kesen manzarasıyla bütünleşince beni zaten gitmek istediğim İzlanda için epey gaza getirmişti, ama bu Çinli arkadaş kadar gözümü karartmamıştım. Bir müddet kalıp çok pahalı İzlanda’yı gezmek için güzel bir yol bulmuş kendisine. İnsanın hayallerini gerçekleştirmek için içinde bulunduğu kısıtlamalardan çıkıp kendine çözüm yolu bulması takdir edilesi.

Snæfellsnes Rotası – 1. Gerðuberg (Gerduberg)  2. Ytri Tunga Sahili  3. Arnarstapi Köyü  4. Lóndrangar Kıyıları  5. Djúpalónssandur Sahili 6. Kirkjufell Dağı  7. Stykkishólmur

Batı İzlanda ile ilgili detaylı bilgiye bu broşürden erişebilirsiniz.

(Bu tura Reykjavík Excursions ile katıldım. Bu tur sadece çarşamba ve cumartesi günleri düzenlenmekte. Rehberimiz bölge konusunda çok bilgiliydi.  Reykjavík Excursions ülkedeki en büyük tur şirketlerinden biri ve bu yüzden düzenlediği turlar büyük gruplar halinde oluyor. Küçük grupla gezmeyi daha çok sevdiğim için Snæfellsnes Yarımadası’na bu şirketle değil Iceland Horizon ile gitmek istemiştim. İstediğim şirketin turunda yer kalmadığı için mecburen Reykjavík Excursions ile gittim. Beklediğimden oldukça iyiydi. Büyük şirket olması son dakika yer bulmamı kolaylaştırdı.)

Yöre insanıyla yürüyüş (3. gün)

Lonely Planet’i karıştırırken gözüme Útivist adlı tur şirketi çarptı. Bu şirketin İzlanda’nın farklı bölgelerine yürüyüşler (hiking) düzenlediği ve genellikle İzlandalılar’ın katıldığı yazıyordu. Önceki yazılarımda bahsetmişimdir belki, gezmeye başladıktan bir müddet sonra turist olarak görülecek yerler kadar gittiğim yerlerdeki günlük hayatlar da ilgimi çekmeye başladı. Bu nedenle gittiğim yerde yaşayan arkadaşım varsa önceden haberleşip en azından birlikte bir yerlerde otutup bir şeyler içmeyi teklif ederim. Karşıma çıkan oralı insanların hayatlarını daha iyi anlamaya çalışırım. Amsterdam’da yaşamaya başladıktan sonra bunu yapmayı daha çok sever oldum. Çünkü insan paylaştıkça dünyanın neresinde olursa olsun insanların benzer güzellikler, benzer sıkıntılar yaşadığını görüyor. Bu da yalnız olmadığımı görmeme neden olduğu için hoşuma gidiyor. O yüzden bu tura İzlandalılar ile vakit geçirmek için katılmak istedim.

İnternet sitelerinde İngilizce seçeneği olsa da çalışması sıkıntılıydı. Gezilerin olduğu sayfayı Google Chrome’da İzlandaca açtım ve otomatik olarak İngilizce’ye çevrilmiş halinden katılmak istediğim geziye kayıt olmak istedim. İzlanda kimlik numaram olmadığı için formu doldurmayı başaramadım. Bir kaç yazışmadan sonra e-posta aracılığıyla kaydımı yaptırdım.

Otobüs terminalinde buluşup Vogar’a doğru hareket ettik. Vogar‘dan başlayıp Grindavík‘e kadar 15 kilometre yürüdük. İzlanda millî müzesinde bir sene çalışacak olan Danimarkalı, İzlanda’da bir sene dadılık yapacak Amerikalı ve bendeniz bu yerel yürüyüşe katılmış 3 yabancıydık. 10 İzlandalı ile güzel bir gün geçirdik. 6 saat süren yürüyüş boyunca bir çok şeyden konuştuk. Yürüdüğümüz güzergah İzlanda’ya 1700’lerde yerleşenler tarafından sıkça kullanılırmış. Lava bölgesinde olan bu yolda kayalardan başka pek bir şey yok. Ama ilginç olan bu kayaların üzerinde yıllardır yürüyen ya da atla geçen insanların oluşturduğu oyuklar. Kayanın üzerine basa basa şeklinin değişebileceğini hiç düşünmemiştim. Kahve molalarında İzlandalılar’ın ikramları bizi mutlu etti. Ayrıca bir “berry” çeşidi daha öğrenmiş oldum: crowberry! Kaya parçalarının üzerini kaplayan kısacık iğne yapraklı bitkinin meyvesi ölü görünen bu topraklarda alışkın olmadığım bir hayat olduğunun kanıtıydı.

Yürüyüşün sonunda İzlandalılar kendilerini İzlanda’ya özgü dondurma yiyerek ödüllendirdiler :)

South Shore (4. gün)

Bu geziye başlamak için yaklaşık 2 saat yol katetmek gerekti. Haritadaki kadar küçük olmadığını gezince daha iyi anladım. Ülkenin ıssızlığını ve boşluğunu hayal edebilmeniz için şu bilgiyi vereyim: İzlanda yaklaşık 100.000  km2 ve nüfusu 300.000. Yani 1 km2‘ye 3 kişi düşmekte.

Bu turda Eyjafjallajökull‘un eteklerinde yaşayan, tarım ve hayvancılıkla uğraşan bir ailenin Avrupa hava trafiğini kitleyen meşhur patlama öncesi ve sonrası hayatlarını anlatan belgeselin gösterildiği ziyaretçi merkezi görülmeye değer.

Seljalandsfoss’un arkasında

İzlanda’da volkanik toprakta ağaç yok (zaten gördüğümüz ağaçlar İzlanda’ya sonradan getirilmiş, aynı şekilde koyunlar ve atlar gibi). Kendine has çoraklığı olan bu topraklarda birden tepenin üzerinden fışkıran şelaleleri görmek olağanüstü bir duygu. Belki kocaman değiller ama her yerden karşıma çıkmaları harika! Skógafoss‘u yanına kadar yürüyebildiğim için, Seljalandsfoss‘u da arkasından dolaşabildiğim için çok beğendim.

Dyrhólaey Sahili, İzlanda’daki en tehlikeli sahillerden biri. Güçlü ters akıntılar yüzünden bir çok balıkçı hayatını kaybetmiş burada. Hatta kamp yapacaklar için bu bölgede gecelemenin yasak olduğuna dair tabelalar bulunmakta. Siyah kocaman kumsal masmavi okyanusla alışık olmadığım iki rengi bir araya getirmişti. Epey ileride karşımdaki yamaçta dinamik rüzgarda yelken uçuşu yapan iki yamaç paraşütü gördüm. Bir dahaki ziyaretime uçacağım yeri de gözlerimle görmüş oldum böylelikle.

İzlanda’da buzulları ayrıca görmek istemesem de turun bir parçası olduğu için Sólheimajökull buzuluna uğradık. İlginizi çekiyorsa buzulların üzerinde yürümek için özel turlar mevcut. Buzullar üzerlerindeki küller yüzünden Patagonia’dakiler kadar etkilemedi beni. Vikingler’in buzulların üzerindeki karartıları görüp hayalet gördüklerini sanmaları üzerine etrafta dolaşan hikayeler varmış. Sonuçta elflere ve hayaletlere inananlarla dolu bir ülke İzlanda, normal :)

South Shore Rotası – 1. Eyjafjallajökull Ziyaret Merkezi  2. Skógafoss  3. Dyrhólaey Sahili  4. Vík Kasabası  5. Sólheimajökull Buzulu (glacier)  6. Seljalandsfoss

(Bu tura Iceland Horizon ile katıldım. Tripadvisor’da okuduğum iyi yorumlar ve uygun fiyatlar beni bu şirkete yönlendirdi ama gitmeden 1 hafta önce  yazışmama rağmen sadece South Shore gezisinde yer bulabildim. Şirketin sahibi ve gezimizin rehberi David, İzlanda ve rotamızla ilgili çok güzel bilgiler verdi gezi boyunca. Çok memnun kaldım.)

Aklımda kalan diğer detaylar

  • Japonya’ya pahalı diyenler İzlanda’yı süper ötesi pahalı bulabilir. Japonya gezi yazımda bahsetmiştim Japonya aslında abartıldığı kadar pahalı değil diye. Ama İzlanda gerçekten pahalı. Kamp yapmak, grup halinde gelip araba kiralamak çok çok tasarruflu olur. Elimi neye attıysam pahalıydı. Mümkün olduğunca günlük gezilere sandviç, kuruyemiş ve meyve götürdüm. Akşamları da özel bir yerde yemedikçe hostelin mutfağında yemek yaparak masraflarımı dengelemeye çalıştım.
  • Adadaki tek ucuz şey hatta bedava olan şey su. Hostelde resepsiyondaki görevliye “Çeşme suyu içilebiliyor mu?” diye sordum. “Sularımız buzullardan gelmekte, afiyetle güvenle içebilirsiniz!” cevabını aldım. Hayatımda içme suyuna bu kadar güvenen ve böyle tasvir eden biriyle karşılaşmamıştım.
  • İzlanda doğasıyla harika bir yer ama gezdiğim zaman zarfında sürekli “Adada yaşamak nasıl bir duygudur? Burada yaşabilir miyim?” diye düşündüm. Kışın alacakaranlıkla beraber gelen karanlık ve adanın kısıtlı ve başka şeylere bağlı olması sonsuzluğun içinde bir kafesi çağrıştırdı. Karayipler bile olsa adada yaşama fikri bana sıcak gelmiyor. Güneş görmeden bir adada İzlanda olsa bile yaşayamam sanırım.
  • Kredi kartı hemen hemen her yerde, banka kartı (debit card) ise bir çok yerde geçmekte. Paranızı İzlanda kronuna çevirmenize gerek yok. Belki bahşişler için belli miktar nakit bulundurmak faydalı olabilir.
  • Reykjavík sokaklarında gezerken tam “Hayret! Bir Türk girişimci gelip de burada bir döner dükkanı açmamış.” diyordum ki başkentin en işlek caddesinde Durum diye bir mekan gördüm. Menüsünde döner ve kısır vardı. Merak ettim, içeri girip görevliye sahibinin nereli olduğunu sordum. Adam Türk bayrağını gösterdi. Sahibi dükkanda olsaydı tanışmak isterdim. Hangi rüzgar onu buralara atmıştı acep? Yan dükkanı da Meze diye bir restoran, Türk yemekleri satılmakta.
  • İzlanda’ya WOW Air (sadece yaz aylarında hizmet veriyor) ve Norwegian ile uygun fiyata uçabilirsiniz.
  • Bu video da bana bir dahaki sefere yamaç paraşütümle İzlanda’ya gitmek için hatırlatma notu olsun:

Paragliding Iceland 2014 from Döner Möllensen on Vimeo.

Haydi!

Bu gezi yazımı okuduktan sonra The Secret Life of Walter Mitty (2013)’yi izleyin. Üstüne Of Monsters and Men’in Dirty Paws şarkısını dinleyin tekrar tekrar. İnanıyorum İzlanda planlarınızı öne çekmede etkili olacaktır :)

Sağlımıza ve hayallerimizin gerçekleşmesine! :)

(Vişne Kiraz, Ekim 2014)

Bu yazı 22 Ekim 2014 tarihinde Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.

34 Yorum

Bu sefer günümüzde var olmayan bir ülkeye gidiyor gibi evden çıktım. İspanya‘ya değil eski Endülüs‘e gidiyordum. O yüzden biraz farklıydı heyecanım bu yolculukta. Özellikle İspanya’nın güneyini etkileyen ve hala ayakta kalan Endülüs Emevileri‘nin mimarisini çok merak ediyordum. Nereye gidiyorsun diye soranlara Endülüs’e dedim bu sebepten. Ha bir de böyle içinde gezerken zaman yolculuğuna çıkmak istediğim Persepolis var “bucket list”emde.*

Yıldızlar - Alcázar of Seville

Yıldızlar – Alcázar of Seville

İlk durak Córdoba

Endülüs’ün dar sokaklarında keşfe Córdoba ile başladık. Bu yörede en sevdiğim şehir oldu küçüklüğü ve sevimliliğiyle. Sokakları boydan boya yıkayan temizlik görevlileri bana küçüklüğümde Adana’da anneannemin evinin merdivenlerini sokağa kadar yıkattığı yaz tatillerini hatırlattı. Ne de olsa o sıcakta azıcık serinlerdik biz, ev ve sokak.

Jewish Quarter – Córdoba

Gece geç yatan ve öğlen siesta yapan İspanyolların sabah erken saatlerde ücretsiz müze ziyareti olanağı sağlamalarına çok güldüm. “Abi biz beceremiyoruz erken kalkmayı, sen yapabiliyorsan gözümsün!” misali sabah 8.30-9.30 Mezquita de Córdoba‘i ve Alcazar de los Reyes Cristianos‘u ücretsiz ziyaret edebilirsiniz. Bu arada siestanın İspanyollara Emeviler zamanından kalma bir alışkanlık olduğunu öğrendiğime çok şaşırdım. Kuşluk vakti uykusu ile siesta arasındaki ilişki aslında geçmişe yaptığım yolculuğumun günümüzdeki güzel işaretlerinden biri oldu.

Hostel sahibi José sayesinde harika bir harita ile tanıştım bu gezimde. Avrupalı gençlerden oluşmuş USE-IT grubu gönüllü olarak genç turistler için haritalar hazırlamakta. Öyle keyifle hazırlanmış ki  gezdirirken eğlendiren türden :)  Şimdilik 45 şehir için haritaları var. Hangi şehirlerin haritaları var diye bakınırken gittiğim yerleri Use-It haritaları ile gezsem tekrar diye hayıflandım. Córdoba haritasını ücretsiz olarak buradan indirebilirsiniz. Şiddetle tavsiye ederim!

Ayasofya’ya benzeyen Mezquita de Córdoba sırasıyla kilise-cami-kilise dönüşümleri yaşamış. İslam mimarisindeki ışık oyunları hep çok hoşuma gitmiştir. Bana ayrı bir huzur verir. Burada yakaladığım ışık ile “huzur” adlı eserimi çektim diyebilirim. Altın yaldızlı mihrap Emevilerin mimaride estetik anlayışlarının ne kadar üst seviyede olduğunu gösteren harika bir yapıt, bugüne kadar gördüğüm en güzel mihrap.

Jewish Quarter‘ın sokaklarında kaybolduk bilerek ve isteyerek. Beyaz duvarların üzerindeki renkli saksılar, minik şirin dükkanlar, tabanı bile renkli seramiklerle döşeli balkonlar arasında yürümek güzeldi.

Alcazar de los Reyes Cristianos‘un bahçelerine bayıldım. İslam mimarisinin bir parçası olan avluları ve havuzları oluşturdukları atmosferle beni dış dünyadan uzaklaştırıp götürdü. İlginç şekillerde budanmış ağaçların ve rengarenk çiçeklerin arasında hoş zaman geçirdim.

Japonya’dan sonra bir bahçe türü daha öğrenmiş oldum: dikey bahçe. Palace of the Marquises of Viana‘nın bahçesinde yöredeki avlulardan farklı olarak dikey bir bahçe ve sergilenmekte olan modern sanat eserleri yer almakta. Sarayın içi sadece rehber ile gezilebilmekte. İspanyolca olmasına rağmen içini görmek istedim. İyi de yapmışım rehber hem İngilizce broşür verdi içeride hem de arada sorularımı İngilizce cevapladı.

Akşam Los 100 Montaditos‘ta tapas yiyip Roma Köprüsü‘nde yürüdük. Köprünün sonunda Mezquita de Córdoba’nın akşam manzarası bizi bekliyordu. O akşam şansımıza bütün tapaslar 1 euro’ya satılıyordu Los 100 Montaditos’ta. Mekan dışarıdan çok cazip görünmese de İspanyollar’ın tercih ettiği bir tapasçı. Turist tuzaklarından kaçınan ve yöre insanın gittiği yerleri keşfetmeyi seven bizlere çok hitap etti.

Córdoba 1. Mezquita de Córdoba 2. Alcazar de los Reyes Cristianos 3. Roman Bridge 4. Jewish Quarter 5. Palace of the Marquises of Viana 6. Plaza Corredera

Granada

Gitmeden önce Granada benim için her ne kadar Alhambra demek olsa da Plaza Nueava’dan başlayarak Carrera del Darro boyunca yürüdüğümüz Albaycin ve Sacromonte kasabalarından geçen rotayı sevdim. Sacromonte’de kayaların içinde yaşayan gypsy (çingene) evleri oldukça ilginç bir manzaraya sahipti. Hala elektrik, su ve kanalizyon olayını nasıl çözdüklerini anlamasam da evlerinin içi kesinlikle serin olmalı. En az bir tanesinin içini görmeyi çok isterdim doğrusu.

Alhambra harika bir saray. Dantelimsi alçılarla (plaster) bezenmiş sarayın zarif bir güzelliği var. Minimalist yapısı, geometrik desenlerle döşeli duvarları, yıldızları andıran kakmalı tavanları, aslanlı çeşmesi beni alıp eskilere götürdü. İslam’da yasak olan canlı figürlerine inat geometrinin zenginliğinde binlerce harika desen çıkmış ortaya. İnsanın kısıtlandıkça içindeki yaratıcılığı başka bir yerden çıkarabiliyor olmasından mutlu oluyorum. Bayıldığım bu desenlerden bir tanesinin üzerinde olduğu bir çift küpe aldım kendime sarayın mağazasından. Tanımadığım insanlar durup küpemi nereden aldığımı soruyorlar, seçimimden ötürü bunları duyunca seviniyorum.

Nasrid Sarayı – Alhambra

Geçenlerde Game of Thrones‘un yeni sezonda Alhambra ve Alcázar of Seville‘da çekim yapacağı yönünde dedikodular çıkmaya başladı. Eğer doğruysa sonunda Game of Thrones dizisinin çekileceği yerlerden birini dünya gözüyle görmüş oldum demektir. İzlanda hayalleri bir müddet daha bekleyebilir :)

Alhambra çıkışında Calle Molinos‘a giderseniz birbirinden harika graffitiler görebilirsiniz. Akşam Casa del Arte Flamenco‘da  flamenko gösterisi izledik. Flamenko dansçılarının hep kadın olduğunu sanırdım, yanılmışım. Hem kadın hem de erkek dansçının performansları oldukça coşkuluydu. Bir de bağrı yanık şarkıcının sesine eşlik eden gitar tam İspanya havasına girmemizi sağladı. Akşam üşenmezseniz Mirador  de San Nicolas‘a gidip manzaranın tadını çıkarabilirsiniz.

Granada 1. Alhambra 2.Albaycin and Sacromonte 3.The Cathedral and the Royal Chapel 4.Carrera del Darro and Plaza Nueva 5. Graffiti Sokağı

Seville

Seville gezdiğimiz şehirler içinde en büyük olanı. Bana bir kaç yer dışında çok ilgi çekici gelmedi. Alcázar of Seville‘ın Alhambra ile yarışacak kadar güzel olduğunu bilmiyordum. İkisi de harika olsa da benim için Alhambra’nın yeri başka. Seville Cathedral‘indense kulesi (minaresi) Giralda‘yı daha çok beğendim. Plaza de España gece fotoğrafı çekmek için güzel bir yer. Torre del Oro ya da diğer adıyla Altın Kule Seville’nın tarihteki gelişimini anlatan önemli yapılardan biri. Casa de Pilatos bizdeki vali konağına karşılık gelmekte. Mimarisi, İslam ve rönesans eserleriyle hoş bir sentez oluşturmuş.

Vineria San Telmo‘da lezzetli bir akşam yemeği yedik. Akdeniz, Arap ve İspanyol mutfaklarının birleşimi zengin bir menüye sahip. Gitmeden önce rezervasyon yaptırmanızda fayda var.

Seville 1. Alcázar of Seville 2.Seville Cathedral & Giralda 3.Plaza de España 4.Torre del Oro 5.Casa de Pilatos

Dikkat edilmesi gerekenler:

  • Alhambra biletinizi mutlaka önceden internetten alın. Saraya çok talep var ve gittiğiniz gün kapıdan satılan sınırlı sayıda bilete yetişememe ve erkenden girdiğiniz kuyruklarda boşuna zahmet çekme riskiniz var. Biletinizi buradan alabilirsiniz. “Genel” kategoriden aldım biletimi, oldukça kapsamlıydı. Sarayın bahçesinden seçtiğiniz saatten erken giriş yapmanız mümkün, fakat biletin üzerinde yazan saatte (sanırım tercih ettiğiniz saatten 15 dakika önce) Nasrid Sarayı‘nın önünde hazır ve nazır bulunmalı.
  • Sıcak hava – Haziran başında oradaydım. Hava aşırı olmasa da sıcaktı. Dar sokaklardaki gölgeler yardım etse de temmuz ve ağustos aylarındaki halini hayal edemedim. Mümkünse temmuz ve ağustos dışında giderseniz çok daha keyifli olabilir gezileriniz.
  • Tarihi yerleşim yerlerine araçla girme yasağı– Endülüs bölgesini arabayla gezmek oldukça rahat. Yalnız şehir içindeki tarihi yerleşim yerlerine belli araçlar girebilmekte. Google Maps sizi bodoslama bu yerlere sokup başınızı ağrıtabilir. Eğer araç ile gidecekseniz kalacağınız otele mutlaka bu durumu iletin ve plakanızı bir an önce kendilerine iletin. Sisteme plakanızı kaydettirdiklerinde aracınızla en azından otelin önüne kadar gidip valizlerini bırakabilirsiniz.   
  • Otopark – Şimdi öncelikle saf saf Türk mantığı ile İspanyolca çeviri yapmaya kalkışmayın benim gibi. Futboldaki libero teriminden otoparkların levhalarında yazan “libre” kelimesini free-ücretsiz diye çevirdim. Otoparka girince farkettim ki ücretsiz demek değil o, müsait demek. Paralı otopark yer durumundan haber veriyor Vişne ne anlıyor durumu :) Günlük 20-30 euro arası otopark ücretlerinin. Otopark görevlisi halden anladı da hemen çıkma isteğine pratik çözüm buldu. Cadde üzerlerinde mavi ile işaretlenmiş yerler ücretli, sarılar da rezerve demek. Beyaz ya da boyalı olmayan yerlere aracınızı gönül rahatlığıyla park edebilirsiniz. Haritalarımdan notlarımı toparlayıp “Endülüs’te ücretsiz park yerleri” yazımı yazana kadar aracınızı ücretsiz nereye park edebileceğiniz konusunda kalacağınız yerle iletişime geçmenizde fayda var.
  • Uygun araç kiralamaGoldcar‘ın fiyatları oldukça uygun. Günlük 10-12 euro civarına araç kiralayabilirsiniz. Yalnız aracı aldığınız şehirden başka bir şehirde bırakırsanız 40 euro fazladan ödemeniz geremekte.

Güzergah

Seyahat planlarınıza ilham olur belki diye planlama aşamasında Google Maps’te hazırladığım haritayı koyuyorum buraya. Bu yazımda detaylı olarak Córdoba, Granada ve Seville gezilerini anlatmaya çalıştım. Granada’dan Malaga’ya geçerken El Torcal Doğa Parkı‘nda şehir tatilinden kaçıp doğada yürüyüş yapmak iyi geldi. Memleketine o kadar yaklaşmışken Malaga’da Picasso Müzesi‘ne uğramadan dönmek olmazdı.

Akdeniz, Ege ve Karayipler’in maviliklerinden sonra Batı Avrupa’da deniz beğenmek biraz zor. Plana güzel bir deniz kum güneş keyfi eklemek için bakınırken Marbella’nın grimsi denizi cazip gelmedi. Bir şekilde Cádiz‘e karar verdik ve yine Atlas Okyanusu’nda bir sahili deniz kum güneş tatili için seçmemek gerektiğini deneyimledim. Ayrıca Akdeniz ve Afrika’nın birbirine bu kadar yaklaştığı bir boğazda buz gibi esen rüzgar bana Hollanda sahillerini anımsattı. Rüzgardan kumsalda oturmak ve üşümemek neredeyse imkansızdı. Biz de bu vesileyle Malaga’dan  Cádiz’e geçerken dağların içinde iki güzel kasabayı Ronda ve Setenil de las Bodegas‘ı plana dahil etmiş olduk. Cádiz’deki kumsal faciasından sonra bari bu kadar gelmişken Cebelitarık‘ı uzaktan da olsa bir görelim istedik. Cebelitarık İngiltere kontrolünde olduğundan gezmek için İngiltere vizesi gerekmekte. Denizin ortasında ama karaya yakın kocaman kayalı haliyle bir karakolu andıran Cebelitarık, yol boyunca uzanan rüzgar değirmenleri ve karşıda Afrika kıtası manzaraları görülesi. İsterseniz dönüşte ufak bir kasaba olan Vejer de la Frontera‘ya uğramak mümkün.

Kaç gün yeterli?

Kendimden biliyorum seyahat planı yaparken en önemli aşamalardan biri de gideceğiniz yeri adam akıllı gezmek için kaç gün yeter kararı vermek. Süre ne çok uzun ne de çok kısa olmalı. Bu nedenle gezi yazılarıma elimden geldiğince “Kaç gün yeterli?” kısmını eklemeye çalışacağım. Bir hafta Endülüs gezisi için yeterli bir süre.

  • Córdoba 1 gün
  • Granada 1-2 gün (Özellikle Alhambra Sarayı yarım gününüzü alabilir ve rahat gezmek için 1 günden biraz fazla vakit ayırmalısınız.)
  • Seville 2 gün
  • El Torcal + Ronda + Setenil 1 gün (Ronda ve Setenil birbirlerine yarım saat mesafedeler, Granada’dan sabah erken yola çıkarsanız üçünü gün içerisinde gezebilirsiniz. El Torcal’a Granada’dan Malaga’ya giderken uğradık. Ronda ve Setenil de Malaga’dan yaklaşık bir saat mesafede Cádiz’e giderken yol üstünde.)

* Bucket list kelimesini “ölmeden önce yapılması gerekenler listesi” diye çevirmek istemedim. Morgan Freeman ve Jack Nicholson abilerimizin oynadığı The Bucket List (2007) filminin hatrına bu kelime daha iyimser geliyor kulağıma içinde ölümün yer aldığı bir ifadeyi kullanmaktansa.

(Vişne Kiraz, Haziran 2014)

16 Yorum
%d blogcu bunu beğendi: