Vişne Kiraz

Düşlerimin peşi sıra kendimi yollara vurdum

Posts tagged ‘blogger’

DSCF3051

Evet en son ne zaman balkondan aşağı sepet sarkıttınız ya da sarkıtıldığına şahit oldunuz? Çocukluğumda tanık olduğum o zamandan beri pek sevdiğim bu sepet sarkıtma olayına ben en son Havana sokaklarında şahit oldum. Belki ufak bir şey ama beni aldı düşüncelere ve anılarıma götürdü. Adana‘da anneannemin ve babaannemin yaşadığı mahalleyi, küçükken yaz tatillerinde ziyaret ettiğimde sokak satıcılarının ve ondan bir şey satınalmak isteyen mahalle sakinlerinin geçtiği sahneleri hatırladım. Bir de akşam hava serinleyince iki iskemle alıp babaannemle sokakta oturduğum, sokakta komşu kızlarla bebeğime çubuklu pijama kesip biçtiğim, halamın kuzenim satıp okul harçlığı biriktirsin diye boş teneke kola kutularında yaptığı eskimolardan somurduğum, sabah serinliğinde kapının önünü süpürdüğüm, evin damında narin tenimizi sinekler ısırmasın diye kurulan cibinlik altında yıldızları seyrederek uyuduğum bizim yaşadığımız lojman hayatından farklı “Hayat sokakta!” mottolu Adana’da geçen yaz tatillerim geldi gözümün önüne Havana sokaklarında yürüdükçe.

Zaman tüneli

Küba eski zamanlardan bir film setini andırıyor. Devrimden sonra ülkeye yeni bir şey gelmemiş gibi. Evler, arabalar her şey 1950’lerden kalma. Sanki 2016’dan 1950’lere zaman yolculuğu yaptım. Tüketim toplu olduğumuzdan beri bizim için en basitinden bir kağıt peçeteye erişmek, onu kullanıp atmak çok kolay. Küba’da bize basit gelen bu tüketimin olmadığını fark ettim. Onun yerine tekrar yıkanıp kullanılabilen kumaş peçeteler yaygın. Hatta küçükken annemle dışarı çıktığımızda ıslak mendiller olmadığından annemin yanına aldığı ıslak sabunlu bezleri yıllar sonra Küba’da otobüs yolculuğunda birinde gördüm. Bakkalarda çok az ürün olduğu için barkod sistemi bile yok Küba’da bir çok yerde. Bunları gördükten sonra yersiz tükettiğimizi düşündüm. Küba’da hediyeliklerin eldeki malzemelerden (seramik, tahta, metal vb.) yapıldığını fark etmekse çok kolay.

DSCF3269

Küba’da yol boyunca kocaman sıralanan reklam panoları yok ama boy boy propogandalar mevcut. En çok dikkatimi çeken ise panpa lider olarak Chávez’in gösterildiği propogandalar oldu. Hatta Havana’daki Hotel Nacional’de Chávez’in asker kıyafetli boydan yağlı boya resmi asılı. Castrolar’ın varisi Chávez olursa şaşırmam.

Renklilik

İyi bakılmış rengarenk klasik arabalardan gözümü almak pek mümkün olmadı. Öyle fotojenik bir ülke ki her yer bir fotoğraf karesi. Hatta yolda yürürken önünden geçtiğim bir çok evin içini çekecekken kendimi zor durdurdum, o kadar da paparazzi olmaya gerek yoktu.

En az arabalar kadar renkli Kübalılar. Size bir şey satmadıklarında bile sizle konuşmak için can atıyorlar. İnternetin belli meydanlarda sınırlı olarak verilmesi dünyanın farklı yerlerinden gelen turistleri, Kübalılar için dünyaya açılan kapı yapmakta. İnternet çok sınırlı ama USB belleklerden bütün ülkeye yayılan Justin Bieber şarkılarını duymak kaçınılmaz Küba sokaklarını gezerken. Bir de TV’de İspanyolca dublajlı verilen Türk dizileri sayesinde Ezel hayranlığınından bahseden Kübalılarla tanıştım. Türk turistlerin bıraktığı Türk bayrağına bir berberde, Che ve BJK’li kaşkola bir barda, Türk bayraklı tişört giyen ufaklığa Trinidad sokaklarında rastladım. Bizde yurtdışına çıkınca artan milliyetçilik duygusu enterasan.

Kübalılar renkli dedim de pasaport kontrolünden geçer geçmez karşılaştığım renkli manzaradan bahsetmedim. Resmi üniforma giyen Kübalı kadınların olmazsa olmazı file çoraplar. Polis olsun hemşire olsun nerede “business dress code” varsa karmaşık desenli siyah file çorap var. O renksiz kıyafetlerden bir şekilde yansımalı renklilik, değil mi?

Gitmeden önce

Son gelişen Amerika-Küba ilişkilerinden sonra “Ah Küba değişmeden gitmeli!” diye Küba’ya giden güruhtanım. Ee benden 2 hafta önce Obama ve Rolling Stone da  adaya gitti tam oldu. Gitmeden önce bir iki yanlış kişinin Küba tecrübelerini duymak beni biraz olumsuz etkilese de Kamboçya‘dan sonra her seyahat kolay gelmeye başladı. Genelde spontane gezdiğim için gözümü en çok korkutan internetsizlikti. Onu da kalacağım odalarda temizliği ve sıcak su olmasını önemsediğim için Amsterdam’dan ayrılmadan airbnb‘den kalacak yerlerimi ayarlayarak ve Küba’nın şehirler arası otobüs firması Viazul‘dan otobüs biletlerimi alarak hallettim. Adreslerin ve biletlerimin çıktılarını yanıma almanın faydası oldu, özellikle otobüse check-in yaparken. Böylelikle yanımda taşıdığım nakit miktarını da azaltmış oldum. Benim gibi yapmasanız bile internet olmamasına rağmen bir çok şeyi Küba’da kolayca halledebilirsiniz. Otobüsten iner inmez ellerinde evlerinin (casa particular) fotoğraflarıyla etrafınızı çeviren ya da köşe başlarında paylaşımlı taksi (taxi collectivo) diye seslenen Kübalılar  ile biraz pazarlık yaparak ulaşımı ve kalacak yeri kolayca ayarlayabilirsiniz.

Küba güzergahım

Küba’da ana hatlarıyla seçenekler şehir, kumsal ve milli park şeklinde. Seyahatim uzadıkça bu seçeneklerin tekrar etmesini pek tercih etmiyorum, o yüzden 2 haftalık seyahatimde bu seçeneklerin en güzel örneklerini görmeye gayret ettim ve böyle bir güzergah çıktı:

  • Viñales – Bugüne kadar gördüğüm en güzel vadi bu diyebilirim. Uçakla Havana’ya iner inmez soluğu UNESCO koruması altındaki bu vadide aldım. Tütün tarlaları arasında at sırtında gezmek, vadide yürüyüş yapmak, ufaklı tefekli mağaraları ziyaret etmek, puroların nasıl sarıldığını (Kübalı hatunların bacaklarında sarılmadığını) görmek, vadide gün batımını izlemek güzeldi. Bir gün de Cayo Jutias‘da kumsal keyfi yaptım. Ölü dallar arasında beyaz kumlar ve mavi denizi fotoğraflamaya doyamadım. Bu sahil çok turistik değil, bir tane yerel restoran ve bar mevcut. Sahil boyunca yürürken üniversiteden arkadaşım Evrim’e tesadüfen karşılaşmaksa çok sürpriz oldu. Dünya küçük! Bütün aktivitileri kilisenin karşısındaki ofislerde ayarlayabilirsiniz.
  • Cienfuegos – Sömürge döneminin şaşalı zamanından kalma mimariyi görmek için gidilecek şehirlerden biri. Galerileri gezerken renkli karoların üzerinde #visneonchequeredtiles koleksiyonuma güzel örnekler kattım. UNESCO koruması altındaki Parque Jose Marti’nin meydanının köşesinde Cafe Teatro Terry‘de mola verdim. Mor çiçekli salkımın altı öğle sıcağında iyi geldi. Akşam bir şeyler içmek için Palacio de Valle‘nin Endülüs esintili terasına gittim. Flamingo görmeye Guanaroca Lagoon‘unu tercih ettim ama taksi pazarlığında pek başarılı olamadım. Göl keyifli fakat kuşlar için mevsimi değildi, o yüzden çok az flamingo gördüm ve uzakça kaldılar. Diğer seçenek El Nicho şelalesi, ben şelale seçeneğimi Trinidad’a bıraktığım için Cienfuegos’a bir gün yetti.  Meydanın yakınlarında Dinos Pizza Kübalıların da gittiği biraz saklı kalmış lezzetli ve uygun menüsü olan bir restorandı, ben çok memnun kaldım. El Rapido zincirlerinde uygun fiyatlı peynirli tost ve hazır su bulmak mümkün. Coppelia‘da ise Kübalılar ile dondurma yemek pek eğlenceli.
  • Playa Larga – Bay of Pigs’in güzel sularında yüzmek, snorkeling ve bir ihtimal de dalış yapmak için gittim buraya. Punta Perdiz ve Cueva de los Peces‘in güzelliği hatrına buraya gitmek isterim tekrar. Cueva de los Pesces tatlı ve tuzlu suyun birbirine karıştığı ufak bir göl ve içindeki balıkları dışarıdan izlemek mümkün. Bana  büyük bir akvaryumu anımsattı. Güneş ışınlarının yansımaları, tatlı suyun hafifliği, gölün maviliği eşliğinde snorkeling yaptım, masalsıydı. Ben kendi ekipmanımı götürmüştüm, snorkeling setleri Decathlon’da 7-8 Euro’ya satılıyor boşuna kira parası vermedim. Punta Perdiz’de ise adımımı atar atmaz balıklar karşıladı beni. Çok açılmama gerek kalmadan karanın bittiği yerdeki kayalarda bile bir sürü deniz sakiniyle karşılaştım. Güzeldi ama Kosta Rika ve Curacao’da daha güzel denizler gördüğüm için çok etkilenmedim (I am spoiled!). Punta Perdiz girişinde bilmeden para vermeden girmiş oldum. Küba’da anlamadığım bence kaçak para kesme olayı var. Sonuçta burada ya da milli park girişlerinde makbuzsuz para isteniyor, zorlanırsa ödememeyi denemek mümkün. Playa Larga, Küba seyahtim içinde en bakir olan yer oldu. Viñales’teki nezihlik yok Playa Larga’da. Fiyatlar uçuk, turistik aktiviteler vs. için bilgi alacak ofis yok denecek kadar az. Kiralık aracıyla gelenler yüzünden de taksiler 15 dakikalık mesafeye çok fazla para istediler. Kısacası ağız tadıyla gezemedim bu bölgede. Her şeye rağmen sabahları hastanenin yanındaki kiosk Kübalılar ile kahvaltı yapıp  güne iyi başlamak için güzel bir nokta.
  • Trinidad – Burası Öz Küba benim için, nasıl Kyoto Öz Japonya ise. Rengarenk sokaklarında durmadan gezdim. Lonely Planet’in akşam üstü önerilen meşhur rotası ile başladım yürümeye. Şehrin güneyinde 1800’lerden kalma trenler var. Amerika yapımı buharlı tren bozuk olduğundan Valle de los Ingenios‘a benzinle çalışan Rus yapımı trenle gittik. Güvenlik görevlisi Jose, bozuk olan buharlı treni hem anlattı hem de fotoğraf çekmeye izin verdi. Vadiye olan tren yolculuğu tren hayranları için ideal. Vadide iki yerde mola verdi tren.  İlk  durak Manaca Iznaga‘da şeker kamışı tarlalarında çalışan kölelri gözetlemek için yapılmış çok uzun bir kule var. Kulenin tepesinde uçsuz bucaksız vadinin nefes kesen manzarası bizleri bekliyordu. Diğer durak ise kolonyal dönemden kalma restorana dönüştürülmüş bir evin yer aldığı Guachinango. Evin etrafında gezmek, ata binmek, bir şeyler atıştırmak için güzel bir duraktı. Ertesi günü Playa Ancón‘da geçirdim, uzun bir sahil şeridi var. Dedim ya bu konuda tatminsiz görünmek istemem ama ben çok da vurulmadım denizine. Gezerken sahillerde mola vermek, bir günü kitap okuyarak sakin geçirmek iyi geliyor. Hiking (doğa yürüyüşü) Topes de Collantes milli parkında Caburni Şelalesi’ne (Salto del Caburni) giden  7 km’lik rotayı tercih ettim. Rota hemen Kurhotel’in yanındaki otoparkın oradan başlıyor. Yürüyüş sonrası  Casa Museo del Caféde kahve içmeli. Milli park dönüşü panaroma (mirador) noktasından Trinidad’a şöyle bir bakılmalı.
  • Havana – Yakında…

Küba öncesi göz atılması gereken bazı detaylar

  • Güvenlik – Ülke çok fakir olduğu için turizm çok önemli gelir kaynağı. Turiste dokunulması ve zarar verilmesi yasak olduğu için biraz dikkatli olmak kaydıyla Küba sokaklarında çok rahatlıkla gezebildim. Kübalıların tek derdi bir kaç bir şey satıp para kazanmak.
  • İnternet – Küba’da internet çok sınırlı ama mevcut. Telekomünikasyon firması Etecsa’dan yarım saati 2CUC ya da 5 saati 10CUC internet paketi almak mümkün. Şehirlerin en merkezi meydanlarında ya da büyük otellerin önlerinde mevcut kablosuz internet ağlarını bir sürü insanın telefonlarına bakıyor olduğunu görerek kolayca buldum. Gördüğüm kadarıyla Kübalılar interneti çoğunlukla görüntülü konuşmak için kullanıyorlar. Ayrıca ankesörlü telefon önlerinde uzayan kuyrukları epeydir görmemiştim. Konuşmak mühim Küba’da.
  • Viazul – Şehirlerarası otobüs firması, dakik ama kliması çok soğuk. Ben bazı otobüs biletlerimi gitmeden önce internetten aldım ve yanımda çıktısını götürdüm. Boşuna sıra bekleme ya da paylasşımlı taksi için adam bulma dertlerim olmadı. Sadece otobüsün kalkmasından yarım saat önce otobüse check-in yapmak gerekti.
  • Casa particular – Kübalıların evlerin odasını turistlere açtığı bu konaklama biçimi oldukça samimi. Kübalıları daha yakından tanımak için güzel bir fırsat oldu benim için.
  • Taxi colectivo – Paylaşımlı taksiler bir çok ana nokta arasında çok yaygın. Fiyatı otobüs bileti ile aynı sadece dolması gerekmekte ve hangi tipte bir araçla gideceğinizi belli olmuyor.
  • Nakit – Havana dışında POS makinesi pek görmedim. O yüzden yanımda getirdiğim Euro’ları havaalanında CUC’a, bir kısmını da CUP Peso’ya çevirdim. Peso ile Kübalıların alışveriş yaptığı yerlerde ucuz olan fiyatlardan yararlanabildim. Şöyle ki 1 Euro yaklaşık 1.09 CUC. Bankada 1 CUC=25CUP diye çevriliyor. Yerellerin gittiği süpermarketlerde ya da restoranlarda bazen 2 para birimi de bu değerlerden fiyat listesinde yer alıyor, o zaman pesonun bir farkı olmuyor. Ama yoldan sebze meyve aldığımda, yerellerin gittiği kahvaltı kiosklarında kahvaltı yaptığımda sadece peso kullanıldığı için çok uygun fiyatlardan faydalanabildim. Örneğin yerellerin gittiği dondurma salonunda sundae için 7 peso ödedim (7/25 Euro ödemiş oldum.) Aklınızda bulunsun.
  • Yardım – Evde kullanmadığınız veya küçülen kıyafetlerinizi bavulunuzda getirerek Kübalılar ile paylaşabilirsiniz. Minik Kübalıların kalem, defter gibi ihtiyaçlarını karşılamak da pek makbule geçmekte.
  • Akıllı uygulamalar – İnternet neredeyse olmadığı için çevrimdışı rehber için  triposo, harita için maps.me uygulamalarını telefonuma indirmiştim gitmeden önce, çok faydalı oldu.

Olur da bir gün Küba tamamen dünyaya açılırsa kendisiyle özdeşlemiş renkliliğini  kaybetmemesini diliyorum ❤

Vişne Kiraz
Amsterdam, Nisan 2016

5 Yorum

Ağustos ayında İsviçre Alpleri’nde geçirdiğim yamaç paraşütü kazasından sonra ilk macera durağım oldu İzlanda (kazanın detaylarını bir ara anlatırım sizlere). Doğası harika bu güzel ülkeyi ne zamandır görmek istiyordum, kısmet kazayı ucuz atlatmayı ve hemen hemen sağlığıma yeniden kavuşmayı kutlamadaymış :)

Seljalandsfoss

Blue Lagoon (Varış)

Havaalanına indikten hemen sonra soluğu Blue Lagoon‘da aldım. Araştırmalarım sonucu Blue Lagoon’a uğramanın havaalanından dönerken ya da havaalanına giderken uygun olduğunu öğrendim. Blue Lagoon, Keflavík Havaalanı‘na çok yakın. Reykjavík‘de kalıyorsanız sırf buraya gelmek için 1 saatlik yol katetmenize gerek yok, e bir de bunun dönüşü var tabii. Bu bilgi çok isabetli oldu. Uçaktan inmemle kendimi Blue Lagoon’un sıcak sularına bırakmam yaklaşık yarım saat sürdü :) Ayrıca Blue Lagoon için fazladan zaman ayırmama gerek kalmadı.

İzlanda Kuzey Amerika ve Avrasya fay hatlarının tam üstünde yer aldığı için tektonik hareketlerin fazlaca yaşandığı aktif bir bölge. Bunun nimetlerinden biri de kaplıcalar ve jeotermal santraller. Gezerken yerden yükselen dumanların buhar olduğuna alışmak biraz zaman alıyor. Aslında bu sıcak suların keyfi nehir yatağına karışan doğal bir yerde çıkardı ama keşif için araba ve biraz daha fazla zaman gerekiyordu. Tek başıma olduğum ve araba ayarlamadığım için İzlanda keşif gezimde (bir daha gitmeli, belki beyaz gecelerde kiralık araba ile gezip kamp yaparak) Blue Lagoon ile yetindim diyelim.

Türkiye’deki bir çok kaplıca kapalı ortamda hizmet verdiği için kükürt kokusu bir yerden sonra insanı yorabiliyor. Blue Lagoon’un açık havada olması, temiz hava ve güneşle birleşince harika bir atmosfer oluşturmuş. Bir yandan sıcaktan bunalmıyorsunuz, bir yandan da kemikleriniz (hele benim gibi kaza sonrası çatlamış omurunuz varsa) bayram ediyor. Aşağıdaki videoda mayışmaktan nasıl cümleleri toparlayamadığımı izleyebilirsiniz. Küçükken anne ve babamın kardeşimle beni zorla götürdüğü kaplıca konseptini şimdi seviyor olmam sanırım yaşlanma belirtisi :)

Tesis temizlik ve servis konusunda çok başarılı. Fiyat tarifesine ve sunulan hizmetlere buradan erişebilrisiniz. Blue Lagoon’dayken ücretsiz kil istasyonlarına uğrayıp yüzünüze maske yapmayı (nasıl sonuç vereceğini kimse asla tahmin edemez ;) ) ve havuzun yanındaki bardan soğuk bir şeyler içmeyi sakın ihmal etmeyin.

Golden Circle (1. gün)

İzlanda gezimi planlarken yaşadığım en büyük sıkıntılar yer adlarını kolayca çıkaramamak ve turların nereleri kapsadığını anlayamamak oldu. Hangi turda nereler var? O turla bu turun farkı ne? Kesişiyorlar mı? İzlanda alfabesindeki harfin Latin alfabesindeki karşılı nedir? Bu nedenle katıldığım turlarda nereleri ziyaret ettiğimi tek tek not aldım, size de faydalı olur umarım. Haritamda Google Maps’ten bulabildiğim kadar yerlerini  de işaretledim. Görünen o ki 4 günde adanın sadece güney batı kısmını gezebilmişim.

Golden Circle‘ın en temel turlardan biri olduğunu gördüm plan yaparken. İzlanda’nın en büyük jeotermal santrali Hellisheiði‘i ziyaret ederek başladık gezimize. 30 km yol kateten 88-92°C suyun sadece 2°C kayıpla evlere ulaşması böyle soğuk bir ülkede oldukça etkileyici. Sıcak su ayrıca yer altına döşenen sistemlerle kaldırımlardaki ve yollardaki karın ve buzun temizlenmesi için kullanılmakta. Kar küremekle uğraşmıyor İzlandalılar :)

Kerið Krateri küçük ama oldukça güzel bir krater. Yukarıdan etrafını dolaştıktan sonra aşağıya gölün kenarına indim. Bu kadar sadelikte bir doğa parçasının beni ne kadar etkilediğine şahit oldum. Aşağısı sessiz ve gölün kenarında bir bank var. Bir müddet oturup manzaraya bakmak iyi geldi.

Faxi Şelalesi (Vatnsleysufoss), Gullfoss‘un devamında yer alan küçük sevimli bir şelale. İzlanda’da jeotermal enerji yaygın olduğu için şelaleler hidroelektrik santraller için kullanılmamakta. Bu nedenle şelaleri her daim doğal akışında görebilmek mümkün. İzlandaca’da yer adları genelde yeryüzü şeklinin adını da içinde barındırmakta. Bu ipucundan sonra biraz önce yazdığım iki şelale adından “foss” kelimesinin şelale olduğunu çıkarmak kolay. Aynı şekilde meşhur Eyjafjallajökull’deki jökull – buzul, başkent Reykjavík gibi bir çok şehir isminde geçen vík – koy demek. Bu bilgi, Vikinglerin adının “koydan gelen” olduğunu öğrenmek ya da plan yaparken gitmek istediğiniz yerin isminden ne tür bir yer göreceğinizi anlamak açısından faydalı olabilir.

Gullfoss‘un bire bir çevirisi Altın Şelale imiş. Bu turun adındaki altın kelimesinin bu şelaleden geldiği söylenmekte. Gullfoss, büyüklüğü ve gücüyle heybetli bir şelale. Brezilya – Arjantin sınırındaki Iguazu ve Kanada – Amerika sınırındaki Niagara şelalelerinden sonra gördüğüm büyük şelalerden biri oldu Altın Şelale. Yukarıdan ve vadiden yürüyerek yakınından görebilmek mümkün.

Gullfoss

Golden Circle’ın en ilginç durağı Hvítá Nehri üzerindeki Strokkur Jeotermal Bölgesi. Ne zaman patlayacağını kestiremediğim bir bombayı andıran Geysir‘ı izlemek, bölgede yürürken her yerden film setindeymişim gibi yükselen buharları görmek, “Aman suya dokunmayın!” ikaz tabelalarına tanık olmak benim için ilkti. Patagonia‘da ilk kez gördüğüm buzullar gibi bundan sonra her gördüğüm “geyser” için referans noktam olacak İzlanda.

Þingvellir (Thingvellir) Millî Parkı turumuzun son noktasıydı. Berrak ve soğuk nehirlerin geçtiği, su şişemi direkt nehirden doldurabildiğim, kocaman alabalıkların korkusuzca yüzdüğü, Avrasya’dan Kuzey Amerika’ya yürüyebildiğim bir parktı burası. Bir daha İzlanda’ya gelirsem daha çok zaman geçirmek istediğim yerlerden biri kesinlikle bu park. Belki de kamp yaparım burada, belli mi olur? :)

Þingvellir (Thingvellir) Millî Parkı

Golden Circle Rotası – 1.  Hellisheiði Jeotermal Santrali  2. Kerið (Kerid, Kerith) Krateri  3. Faxi (Vatnsleysufoss) Şelalesi  4. Strokkur ve Geysir  5. Gullfoss  6. Þingvellir (Thingvellir) Millî Parkı

(Bu tura Sterna Travel ile katıldım. Turun küçük gruplar halinde olması ve rehberin kendi hayatından yöre ile ilgili örnekler vermesi iyiydi, fakat rehberin bilgisinin kısıtlı olması ve zamanı çok iyi yönetememesi biraz sıkıntılıydı.)

Aurora Borealis rüyası

Aurora Borealis – İzlanda

Bu rüya öyle gerçekleşmesi kolay bir rüya değil. Şartların oluşması kadar sizin sabrınıza da çok bağlı. Bütün gününüzü İzlanda’nın doğasını keşifle geçirdikten sonra odanıza gelip, yemek yiyip duş alıp gecenin köründe yine yollara düşmek ve soğukta bir mucizenin gerçekleşmesini ve buna şahit olmayı beklemek hayatımızda olmasını istediğimiz her güzel şey gibi tabii ki emek istiyor. Hele bir de göremeden döndüğünüzde hayal kırıklığı ile o gece geç yatmak ertesi günkü planlarınız için erken kalkmanızı zorlaştırmakta. Azmederseniz kuzey ışıklarını görene kadar yaşanacak bir döngü bu.

İlk akşam Blue Lagoon’dan döndükten sonra çıktığım turda kuzey ışıklarını göremedim. Gece 1.30’da odama geldim, sabah 7.30’da Golden Circle turuna katılmak üzere hemen yattım. Ertesi gece yani 2. gece odamda hazırlanırken zorlandım biraz. “Umarım bu akşam görürüm!” diye dua ettim. Çünkü kısıtlı bir zaman diliminde bu mucizeyi görmeye bu kadar yakınken evime dönene kadar bunu deneyeceğimi ve her seferinde iyice zorlaşacağının farkındaydım. Çok şükür 2. gece çıktığımda dolunaya rağmen kuzey ışıklarını Aurora Borealis‘i bir diğer deyişle Northern Lights‘ı görme şansına sahip oldum. Gökyüzünde dans eden yeşil ışıkların altında hayal kurmak güzeldi. Başta tam anlayamasam da gözlerim alıştıkça artık nerede dans ettiklerini yakalayabilmeye başladım. Gecenin köründe o soğuğu hiç hissetmedim. Yeni bir şey keşfedince/görünce duyduğum mutluluk/heyecan beni sıcak tutuyordu. İnsanın hayallerinin gerçek olması ne güzel :) Odama gelip başımı yastığıma koyduğumda yüzümde hala kocaman bir tebessüm vardı.

O gece karşıma çıkan kuzey ışıkları – İzlanda

Benim gibi Amsterdam’da expat olarak yaşayan The Kitchen Crashers‘ın bloguna denk geldiğimde kuzey ışıklarını görmüş bu şanslı çiftin İzlanda’ya ekim ayının ikinci haftası gitmiş olduğunu öğrenmem benim de İzlanda tatilimi aynı zamana denk getirmemde etkili oldu. Kuzey ışıklarını görmek için gökyüzünde aktivite olması kadar gökyüzünün bulutsuz olması da çok önemli. Gecelerin uzamaya başladığı ağustos ayının sonundan marta kadar kuzey ışıkları gerekli koşullar oluşursa görülebilmekte. Eylül ve ekim aylarının şanslı olduğu söylenmekte.

Batı İzlanda kıyıları: Snæfellsnes (2. gün)

Snæfellsnes Yarımadası minik kasabalardan ve değişik kaya formlarının yer aldığı muhteşem kıyılardan oluşmakta genel olarak. Yaz mevsimi bittiği için puffin göremedim ama suda zıplaya zıplaya karaya doğru çılgınca yüzen bir fok balığını izledim Ytri Tunga kıyısında. Arnarstapi‘de yöresel bir lokantada mola verdik. İzlandalı bir teyzenin işlettiği bu lokantada içtiğim kuzu etli çorba kjötsúpa, İzlanda’da kaldığım süre zarfında içtiğim en lezzetli kjötsúpa idi.

Lóndrangar Kıyıları‘nda volkanik kayaların her biri adeta bir heykeli andırıyordu. Djúpalónssandur Sahili büyüklüğü, gri siyah tonları ve sessizliğiyle güney kıyılarındaki Dyrhólaey Sahili kadar olmasa da başka bir gezegende hissettirdi kendimi. Zaten İzlanda’nın dünyaya hiç de ait olmayan bir havası var. Bu sahilde karaya oturmuş bir gemi enkazı mevcut. Biraz ilerisinde de eskiden birinin balıkçı olup olmayacağını sınadıkları ağır taşlar var. Eğer kişi 54 kilo olan taşı kaldıramazsa balıkçı olamazmış.

Günün sonuna doğru yarımadanın kuzeyindeki Kirkjufell Dağı‘na şöyle uzaktan bir baktık. Bu dağın lava katmalarından oluşan ilginç bir yapısı ve şekli var. Bu yarımadanın en karakteristik yeryüzü şekli olabilir karizmatik duruşuyla.

Kirkjufell Dağı – İzlanda

Son olarak The Secret Life of Walter Mitty (2013) filminde Grönland’da geçen helikopter sahnesinin çekildiği kasaba Stykkishólmur‘da (Himalayalar kısmı da İzlanda’da çekilmiş) limanın etrafından dolaşıp tepedeki deniz fenerine çıktım, kasabanın caddelerinde yürüyerek renkli İzlanda evlerinin fotoğraflarını çektim. Bu arada kaldığım hostelde Çinli bir gencin Walter Mitty’den esinlenip İzlanda’ya geldiğini öğrendim. İnternetten araştırmış, bir çiftlikte kalacak yer ve yemek karşılığı gönüllü bir iş bulmuş. Filmi ben de beğenmiştim, özellikle İzlandalı Of Monsters and Men grubunun şarkılarının kullanıldığı kısımlar İzlanda’nın nefes kesen manzarasıyla bütünleşince beni zaten gitmek istediğim İzlanda için epey gaza getirmişti, ama bu Çinli arkadaş kadar gözümü karartmamıştım. Bir müddet kalıp çok pahalı İzlanda’yı gezmek için güzel bir yol bulmuş kendisine. İnsanın hayallerini gerçekleştirmek için içinde bulunduğu kısıtlamalardan çıkıp kendine çözüm yolu bulması takdir edilesi.

Snæfellsnes Rotası – 1. Gerðuberg (Gerduberg)  2. Ytri Tunga Sahili  3. Arnarstapi Köyü  4. Lóndrangar Kıyıları  5. Djúpalónssandur Sahili 6. Kirkjufell Dağı  7. Stykkishólmur

Batı İzlanda ile ilgili detaylı bilgiye bu broşürden erişebilirsiniz.

(Bu tura Reykjavík Excursions ile katıldım. Bu tur sadece çarşamba ve cumartesi günleri düzenlenmekte. Rehberimiz bölge konusunda çok bilgiliydi.  Reykjavík Excursions ülkedeki en büyük tur şirketlerinden biri ve bu yüzden düzenlediği turlar büyük gruplar halinde oluyor. Küçük grupla gezmeyi daha çok sevdiğim için Snæfellsnes Yarımadası’na bu şirketle değil Iceland Horizon ile gitmek istemiştim. İstediğim şirketin turunda yer kalmadığı için mecburen Reykjavík Excursions ile gittim. Beklediğimden oldukça iyiydi. Büyük şirket olması son dakika yer bulmamı kolaylaştırdı.)

Yöre insanıyla yürüyüş (3. gün)

Lonely Planet’i karıştırırken gözüme Útivist adlı tur şirketi çarptı. Bu şirketin İzlanda’nın farklı bölgelerine yürüyüşler (hiking) düzenlediği ve genellikle İzlandalılar’ın katıldığı yazıyordu. Önceki yazılarımda bahsetmişimdir belki, gezmeye başladıktan bir müddet sonra turist olarak görülecek yerler kadar gittiğim yerlerdeki günlük hayatlar da ilgimi çekmeye başladı. Bu nedenle gittiğim yerde yaşayan arkadaşım varsa önceden haberleşip en azından birlikte bir yerlerde otutup bir şeyler içmeyi teklif ederim. Karşıma çıkan oralı insanların hayatlarını daha iyi anlamaya çalışırım. Amsterdam’da yaşamaya başladıktan sonra bunu yapmayı daha çok sever oldum. Çünkü insan paylaştıkça dünyanın neresinde olursa olsun insanların benzer güzellikler, benzer sıkıntılar yaşadığını görüyor. Bu da yalnız olmadığımı görmeme neden olduğu için hoşuma gidiyor. O yüzden bu tura İzlandalılar ile vakit geçirmek için katılmak istedim.

İnternet sitelerinde İngilizce seçeneği olsa da çalışması sıkıntılıydı. Gezilerin olduğu sayfayı Google Chrome’da İzlandaca açtım ve otomatik olarak İngilizce’ye çevrilmiş halinden katılmak istediğim geziye kayıt olmak istedim. İzlanda kimlik numaram olmadığı için formu doldurmayı başaramadım. Bir kaç yazışmadan sonra e-posta aracılığıyla kaydımı yaptırdım.

Otobüs terminalinde buluşup Vogar’a doğru hareket ettik. Vogar‘dan başlayıp Grindavík‘e kadar 15 kilometre yürüdük. İzlanda millî müzesinde bir sene çalışacak olan Danimarkalı, İzlanda’da bir sene dadılık yapacak Amerikalı ve bendeniz bu yerel yürüyüşe katılmış 3 yabancıydık. 10 İzlandalı ile güzel bir gün geçirdik. 6 saat süren yürüyüş boyunca bir çok şeyden konuştuk. Yürüdüğümüz güzergah İzlanda’ya 1700’lerde yerleşenler tarafından sıkça kullanılırmış. Lava bölgesinde olan bu yolda kayalardan başka pek bir şey yok. Ama ilginç olan bu kayaların üzerinde yıllardır yürüyen ya da atla geçen insanların oluşturduğu oyuklar. Kayanın üzerine basa basa şeklinin değişebileceğini hiç düşünmemiştim. Kahve molalarında İzlandalılar’ın ikramları bizi mutlu etti. Ayrıca bir “berry” çeşidi daha öğrenmiş oldum: crowberry! Kaya parçalarının üzerini kaplayan kısacık iğne yapraklı bitkinin meyvesi ölü görünen bu topraklarda alışkın olmadığım bir hayat olduğunun kanıtıydı.

Yürüyüşün sonunda İzlandalılar kendilerini İzlanda’ya özgü dondurma yiyerek ödüllendirdiler :)

South Shore (4. gün)

Bu geziye başlamak için yaklaşık 2 saat yol katetmek gerekti. Haritadaki kadar küçük olmadığını gezince daha iyi anladım. Ülkenin ıssızlığını ve boşluğunu hayal edebilmeniz için şu bilgiyi vereyim: İzlanda yaklaşık 100.000  km2 ve nüfusu 300.000. Yani 1 km2‘ye 3 kişi düşmekte.

Bu turda Eyjafjallajökull‘un eteklerinde yaşayan, tarım ve hayvancılıkla uğraşan bir ailenin Avrupa hava trafiğini kitleyen meşhur patlama öncesi ve sonrası hayatlarını anlatan belgeselin gösterildiği ziyaretçi merkezi görülmeye değer.

Seljalandsfoss’un arkasında

İzlanda’da volkanik toprakta ağaç yok (zaten gördüğümüz ağaçlar İzlanda’ya sonradan getirilmiş, aynı şekilde koyunlar ve atlar gibi). Kendine has çoraklığı olan bu topraklarda birden tepenin üzerinden fışkıran şelaleleri görmek olağanüstü bir duygu. Belki kocaman değiller ama her yerden karşıma çıkmaları harika! Skógafoss‘u yanına kadar yürüyebildiğim için, Seljalandsfoss‘u da arkasından dolaşabildiğim için çok beğendim.

Dyrhólaey Sahili, İzlanda’daki en tehlikeli sahillerden biri. Güçlü ters akıntılar yüzünden bir çok balıkçı hayatını kaybetmiş burada. Hatta kamp yapacaklar için bu bölgede gecelemenin yasak olduğuna dair tabelalar bulunmakta. Siyah kocaman kumsal masmavi okyanusla alışık olmadığım iki rengi bir araya getirmişti. Epey ileride karşımdaki yamaçta dinamik rüzgarda yelken uçuşu yapan iki yamaç paraşütü gördüm. Bir dahaki ziyaretime uçacağım yeri de gözlerimle görmüş oldum böylelikle.

İzlanda’da buzulları ayrıca görmek istemesem de turun bir parçası olduğu için Sólheimajökull buzuluna uğradık. İlginizi çekiyorsa buzulların üzerinde yürümek için özel turlar mevcut. Buzullar üzerlerindeki küller yüzünden Patagonia’dakiler kadar etkilemedi beni. Vikingler’in buzulların üzerindeki karartıları görüp hayalet gördüklerini sanmaları üzerine etrafta dolaşan hikayeler varmış. Sonuçta elflere ve hayaletlere inananlarla dolu bir ülke İzlanda, normal :)

South Shore Rotası – 1. Eyjafjallajökull Ziyaret Merkezi  2. Skógafoss  3. Dyrhólaey Sahili  4. Vík Kasabası  5. Sólheimajökull Buzulu (glacier)  6. Seljalandsfoss

(Bu tura Iceland Horizon ile katıldım. Tripadvisor’da okuduğum iyi yorumlar ve uygun fiyatlar beni bu şirkete yönlendirdi ama gitmeden 1 hafta önce  yazışmama rağmen sadece South Shore gezisinde yer bulabildim. Şirketin sahibi ve gezimizin rehberi David, İzlanda ve rotamızla ilgili çok güzel bilgiler verdi gezi boyunca. Çok memnun kaldım.)

Aklımda kalan diğer detaylar

  • Japonya’ya pahalı diyenler İzlanda’yı süper ötesi pahalı bulabilir. Japonya gezi yazımda bahsetmiştim Japonya aslında abartıldığı kadar pahalı değil diye. Ama İzlanda gerçekten pahalı. Kamp yapmak, grup halinde gelip araba kiralamak çok çok tasarruflu olur. Elimi neye attıysam pahalıydı. Mümkün olduğunca günlük gezilere sandviç, kuruyemiş ve meyve götürdüm. Akşamları da özel bir yerde yemedikçe hostelin mutfağında yemek yaparak masraflarımı dengelemeye çalıştım.
  • Adadaki tek ucuz şey hatta bedava olan şey su. Hostelde resepsiyondaki görevliye “Çeşme suyu içilebiliyor mu?” diye sordum. “Sularımız buzullardan gelmekte, afiyetle güvenle içebilirsiniz!” cevabını aldım. Hayatımda içme suyuna bu kadar güvenen ve böyle tasvir eden biriyle karşılaşmamıştım.
  • İzlanda doğasıyla harika bir yer ama gezdiğim zaman zarfında sürekli “Adada yaşamak nasıl bir duygudur? Burada yaşabilir miyim?” diye düşündüm. Kışın alacakaranlıkla beraber gelen karanlık ve adanın kısıtlı ve başka şeylere bağlı olması sonsuzluğun içinde bir kafesi çağrıştırdı. Karayipler bile olsa adada yaşama fikri bana sıcak gelmiyor. Güneş görmeden bir adada İzlanda olsa bile yaşayamam sanırım.
  • Kredi kartı hemen hemen her yerde, banka kartı (debit card) ise bir çok yerde geçmekte. Paranızı İzlanda kronuna çevirmenize gerek yok. Belki bahşişler için belli miktar nakit bulundurmak faydalı olabilir.
  • Reykjavík sokaklarında gezerken tam “Hayret! Bir Türk girişimci gelip de burada bir döner dükkanı açmamış.” diyordum ki başkentin en işlek caddesinde Durum diye bir mekan gördüm. Menüsünde döner ve kısır vardı. Merak ettim, içeri girip görevliye sahibinin nereli olduğunu sordum. Adam Türk bayrağını gösterdi. Sahibi dükkanda olsaydı tanışmak isterdim. Hangi rüzgar onu buralara atmıştı acep? Yan dükkanı da Meze diye bir restoran, Türk yemekleri satılmakta.
  • İzlanda’ya WOW Air (sadece yaz aylarında hizmet veriyor) ve Norwegian ile uygun fiyata uçabilirsiniz.
  • Bu video da bana bir dahaki sefere yamaç paraşütümle İzlanda’ya gitmek için hatırlatma notu olsun:

Paragliding Iceland 2014 from Döner Möllensen on Vimeo.

Haydi!

Bu gezi yazımı okuduktan sonra The Secret Life of Walter Mitty (2013)’yi izleyin. Üstüne Of Monsters and Men’in Dirty Paws şarkısını dinleyin tekrar tekrar. İnanıyorum İzlanda planlarınızı öne çekmede etkili olacaktır :)

Sağlımıza ve hayallerimizin gerçekleşmesine! :)

(Vişne Kiraz, Ekim 2014)

Bu yazı 22 Ekim 2014 tarihinde Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.

32 Yorum

Döneli bir hafta oldu ama benim aklım Japonya‘da kaldı. Sanırım gitmeden önce göreceğim güzelliklerden  daha çok karşılacağım  zorluklara odaklanmıştım. Hiç beklediğim gibi olmadı. Dil engelini Japonların nezaketi, saygısı ve yardımseverliği çözüverdi. Yemek konusunda da anlaştık bir şekilde ve bu sayede Türk damak zevkine çok benzeyen Japon yemeklerini keşfettim bu gezimde. Doğası gelenekle birleşince başka güzeldi. Giderken sakurayı ucundan kaçıracağım diye kendimi hazırlamışken son sakurayı yakaladığımızda dünyalar benim oldu. Kendi hayatlarında teknolojiyi çok kullanmasalar da ürettikleri teknolojiden etkilenmemek mümkün değildi. Japonya’daki shinkansen‘lerden (hızlı trenlerden) sonra Avrupadaki trenleri sevebilmemin mümkünatı yok sanırım. Ha bir de pahalılık konusunda Kuzey Avrupa’dan çok farklı değildi. Ada ülkesinde gidip de ananas yemek isterseniz e tabi pahalı olur.

Sakura, Kakunodate/Japonya

Sakura, Kakunodate/Japonya

Miyazaki’nin dünyası

Havaalanından trene binmem ile Miyazaki’nin dünyasında yolculuğum başladı. Trende karşımda oturan maskeli insanlar bana Spirited Away (2001) ‘deki No Face ile olan tren yolculuğunu hatırlattı. Çizgi film çizimlerini anımsatan uyarılar da cabası. Bir tane bile ciddi uyarı levhası göremedim bütün Japonya gezim boyunca.  Tokyo’da istasyonun önündeki kazı çalışmasını çevreleyen bariyerlerin tavşanlı olmasına çok gülmüştüm. Atari sesli anonsları da artık nerede duysam hatırlarım. Yolculuğun ilk durağı Osaka‘da Dōtonbori‘de meşhur takoyakilerin (ahtapot toplarının) satıldığı caddede restoranların giriş kapılarının üzerine yerleştirilmiş kımıl kımıl dev ahtapot maketleri ve cadde boyunca Hello Kitty mağazaları Japonya’da sevimlilik dozunun sınırlarını belirlememize yetti. İlginçtir bugün bir sitede “Japonya’yı sevmemeniz için 67 sebep” diye bir liste gördüm ve her şeyin sevimli olması bu listenin 5. maddesiydi. Beni rahatsız etmedi ama değişik ve eğlendirici olduğu doğru.

Miyazaki'nin dünyası, Osaka, Japonya

Güneşe karşı

Osaka’daki ilk izlenimlerimden biri de kendini mikroptan vs. korumaya meraklı Japonlar’ın güneşle de ilgili bir sıkıntılarının olması oldu. Büyük ihtimalle bu yüzden bütün cadde boyunca uzanan pasajlar (arcade) ya da üstü kapalı caddeler ülke genelinde çok yaygın. Bunların dışına çıkıldığında şemsiye, eldiven, şapka ve fular kullanılıyor. Trenlerin birinde alışveriş katalogunda yüzü gözlerin altından enseyi de kapatacak şekilde satılan fular maske karışımı sanırım bu konuda gördüğüm en aykırı şeydi. Miyazaki’nin yüzsüzünden ninja dünyasına geçiş yakındır.

Kıt’a dur!

Henüz JR ile tanışmamışız, tam iş çıkış saati civarında Osaka’dan Kyoto’ya doğru gitmek üzere trenimizi beklerken hayatımda gördüğüm komutsuz, provasız en muazzam sıra olma şeklini ve o sıranın adeta bir kromozomun ayrılışı gibi kendiliğinden ikiye ayrıldığını gördüm. O anı videoya çekmediğime çok pişmanım. Başka şeyleri bilmem ama nasıl sıra olunur kesin Japonlar’dan öğrenmeli!

IMG_6910

Osaka İstasyonu

Öz Japonya: Kyoto

Burası işte has Japonya. Tapınakları bol, yaşlılara yer verenleri bol, gençlik henüz çok dejenere(!) olmamış, el ele tutuşan çift yok denecek kadar az, doğayla iç içe ama sokakları tabii ki dar ve kablo dolu. Bisikletle ilk gün doğusundan batısına, ikinci gün de kuzeyinden güneyine keşfettik Kyoto’yu. Bisikletler çok yaygın Japonya genelinde ve Kyoto’yu bisikletle gezmek pek keyifli. Günlüğü 500 yenden başlıyor bisiklet kiralarının, akşam sizde kalmasını isterseniz de üstüne 250 yen ödemeniz gerekiyor.

İlk gün ilk durak çok merak ettiğim bambu ormanın bulunduğu Arashiyama bölgesiydi. Bisiklet kiraladığımız yerden yaklaşık 1 saat 15 dakika pedal çevirerek ulaştık buraya. Ters akan trafikte bir elimde GPS bir elimde direksiyon tutmama rağmen kaybolmadan sağ salim vardık buraya. Kyoto’nun dar sokaklarını geçtik boydan boya. Turistik popüler yerlerdense yerellerin yaşadığı mahallelerden geçmek bana hep daha güzel gelir.

Arashiyama’da Tenryuji Tapınağı‘nın arka fonda dağlarla birleşince sonsuzluk havası veren bahçesini (ödünç alınmış manzara deniyormuş buna), bambu ormanını ve Okochisanso‘yu gezdik. Bambu ormanı rengi, ışığı ve sessizliği ile huzur verdi bana. Okochisanso’nun hep sakura zamanı halini hayal ettim. Burada ayrıca koyu kıvamlı yeşil çay olan matcha ikram ediliyor. Çay seromonisinde servis edilen bu çay batıda deneyimlediğimiz yeşil çaydan epey farklı. Köpüğü ve koyuluğuyla çaydan çok smoothie’yi andırıyor ve gerçekten yeşil.

İlk günkü rotamızın en doğu noktasından yavaş yavaş batıya doğru devam ettik. Kyoto’da çok sayıda tapınak var, hepsini gezmek mümkün olmayacağı için bize göre en ilginçlerini gezdik. Yol üstünde ziyaret ettiğimiz tapınaklardan biri olan Ryoanji‘nin Zen felsefesinin doruklarındaki bahçesinden hiçbir şey anlamadım. Tapınağın hemen yanında uzun dar bir dikdörtgen içinde tırmıkla taranmış gibi duran çakılların arasında bir kaç iri kaya vardı. Boş bir vaktimde bu konuda mutlaka bir şeyler okumalıyım, çünkü dakikalarca bunu seyreden kitlenin muhakkak bir bildiği olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu tapınak UNESCO Dünya Mirasları listesinde.

Ryoanji’den nasıl bir şey anlamadıysam Kinkakuji‘yi (Temple of the Golden Pavilion) bir o kadar sevdim. Akşamüstü 4 gibi varmamızın da etkisi var bence. Günün batan ışıklarının yansıdığı altın gövdesi harika bahçesinin baş köşesinde gururla parlıyordu. Hayatımda gördüğüm en güzel bahçe bu olabilir. Kendimi bu bahçenin eski zamanlardaki sahibi gibi hayal ettim bir an. Düşündüm de karlı da harika olur burası.

Kyoto’daki ikinci günümüze yaklaşık 45 dakika bisiklet sürerek 1000 kapılı Fushimi Inaritaisha‘da başladık. Japonya’da Budizm ve Shinto inanışları yaygın. Bu iki inanış birbiriyle neredeyse iç içe. Öğrendiğimize göre bir tapınağın önünde ince turuncu bir kapı varsa o kapının adı torii ve orası bir Shinto tapınağı. Eğer tapınağın önünde kalın süslü çatılı kapılar varsa o da Budizm tapınağı olduğunu göstermekte. Bir de bu tapınakları turuncu/kırmızı renklerle birlikte çeşitli hayvan heykelleri korumakta kötü ruhlardan. Fushimi’de tapınak girişinde dik dik bakan tilkiler karşıladı bizi. Buradaki toriiler dağın tepesine kadar uzanmakta. İsteyen belli bir ücret karşılığı kendi kapısını diktirebiliyor. Bu kapılar aslında bir çeşit adak adama aracı. Örneğin başarılı olmak isteyen şirketler kendi adlarına kapılar diktiriyorlar. Fotoğraf severler için oldukça ilginç bir yer, tabii o kalabalıkta kapıları bomboş yakalayabilirseniz.

Fushimi’den sonra Lonely Planet’in tavsiye ettiği Güney Higashiyama rotasını yürüdük. Kiyomuzudera‘dan Gion‘a uzanan bu rota oldukça turistik. Bana biraz Sultanahmet civarını anımsattı. Kiyomuzudera’nın önünde iki üniversite öğrencisi bize gönüllü rehber olmak istedi.  İngilizcelerini geliştirmek istediklerinden akıllarına böyle güzel bir yol gelmiş. Çok mutlu oldum onların eşliğinde tapınağı gezdiğime. Bilmediğim bir çok detaydan bahsettiler ve benim saçma gelebilecek bir çok soruma sağolsunlar dillerinin döndüğünce cevap verdiler. Japon kültüründe  bahşiş bile hoş görülmezken onların bu gönüllü eşliğine e-posta adreslerini alıp iletişimde kalma ve dünyanın başka ucundan kartpostal atma sözüyle manevi olarak karşılık verebildim. Dünyalar onların oldu! :) Bu rotada geleneksel kıyafetleriyle gezmekten keyif alan Japonlara ve geisha‘lara rastlamak mümkün. Geleneksel kıyafetli Japon kızlarla birlikte fotoğraf çekilmek istediğimde benim yerime onlar bana teşekkür etti. Böyle de kibarlar :) Ayrıca hediyelik eşya olarak Miyazaki’nin ürünlerini bulabileceğiniz dükkanlar mevcut bu yolda.

Bisikletlerimizle günün son rotası Philosopher’s Walk’a doğru yola koyulduk. Buraya varmadan Kyoto’nun beş büyük Zen tapınağından biri olan Nanzenji’yi ziyaret ettik.  Bu tapınağın hemen yanında bir su kemeri bulunmakta. Mimarisi ve rengi benim çok hoşuma gitti. Derken harika Philosopher’s Walk‘a vardık. Minik bir kanal etrafında onlarca kiraz ağacıyla çevrelenmiş leziz bir yer burası. Ayrıca kanal boyunca bir çok hoş kafe var buranın tadını çıkarmak isteyenlere. Yine öğleden sonranın harika ışığında yürüdük burayı. İki gün sonra Kakunodate’da sakurayı göreceğimi bilmeden iç geçirdim gezerken burayı kiraz çiçekleri vakti görseydim diye. Son açan kirazlardan olan ağaçların çiçekleri kalmıştı. Öğrendiğime göre Japonlar kiraz çiçeklerini bir çok sınıfa ayırmış. Bizim gördüklerimiz ichiyo ve kanzan imiş. Pembe yaprakların rüzgarda savrulup suya düşmesi ve akıntıda döne döne dans etmelerini izlemek bir meditasyon aracı olabilir.

Filozof patikasının sonunda ise Ginkakuji (Temple of the Silver Pavilion) yer almakta. Altın tapınak kadar olmasa da burayı da beğendim. İlk mantıklı gelen Zen temalı çalışmayı gördüm bu bahçede. Tepesi tıraşlanmış ters koni şeklindeki çakıllar Fuji Dağı’nı sembolize etmekteymiş. Yalnız bu minik çakılların sunumundaki mükemmellik bence muazzam bir sabrın göstergesi.

Akşam dışarı çıkmak için Gion’da bir çok seçenek mevcut. Pontocho‘nun dar sokaklarında çok hoş mekanlar bulunmakta. Biz denk getirip Gion Corner‘da geisha gösterisi izleyemedik. Ünlü (celebrity) muamelesi gören geisha’ların hayranlarına flaşlar altında poz vermesine denk gelebilirsiniz bu bölgede. Kyoto sokaklarında doğal güzel kare yakalarım belki diye bir geisha’nın peşi sıra koştuğumu bilirim :)

Hayat kurtaran JR Pass

Bir forumda Japan Rail Pass‘e denk geldiğim çok iyi oldu. Benim için kısaca JR kendileri! Japonya gezisini JR öncesi ve JR sonrası diye ikiye ayırmam mümkün. JR Pass bir ya da iki hafta süreli bir çok shinkansen dahil olmak üzere sınırsız tren bileti. Yalnız sadece Japonya dışında turistlere sunulmakta. Bunun için yaşadığınız şehirdeki yetkili acentaya ödeme yaparak bir değişim formu satınalmanız gerekmekte. Sonra bu formu Japonya’da istasyonda bilete dönüştürebiliyorsunuz. Yerel trenlerde sadece biletinizi göstererek, hızlı trenlerde de kullanmadan önce ücretsiz koltuk rezervasyonu yaptırarak JR hatlarında kullanabiliyorsunuz. Detaylı bilgiye bu sayfadan erişebilirsiniz. Bizi gitmeden çok uyardılar tatil zamanları hızlı trenlerde yer kalmaz diye ama açıkçası seyahatimizin bir kısmı ulusal tatil haftası Golden Week‘e gelmesine rağmen hiçbir sorun yaşamadık. Bize rahatça ve bolca gezme imkanı verdi bu bilet. Kesinlike tavsiye ederim. Hyperdia‘nın sayfasından İngilizce gitmek istediğiniz yerlerle ilgili tren saatlerini kontrol edebilirsiniz. Bu sayfa ayrıca JR Pass’in geçerli olduğu seferleri de göstermekte. Ben Japon Appstore’dan  app’ini de indirdim telefonuma, faydasını gördüm :)

Ulu geyiklerin şehri Nara

JR Pass’imizle ilk durağımız Nara oldu. Kyoto’dan limited ekspres trenle yaklaşık yarım saat süren bir yolculuktan sonra Nara’ya vardık. Nara’da neredeyse trenden iner inmez geyikler karşılıyor sizi. İnsana alışkın olsalar da her yerde bu geyiklerin vahşi doğaya ait olduğunu unutmamanız yönünde tabelalar mevcut. Gerçekten de bir tanesinden totomo boynuz yedim onları beslemek üzere bisküvi aldığım dükkanın önünde. Japon mitolojisine göre Tanrı Takemikazuchi eski başkent Nara’yı korumak için şehre geyiklerle gelir. O günden sonra Japonlar geyiklerin şehirlerini ve ülkelerini korumak için cennetten gelen ulu varlıklar olduğuna inanmışlar. Nara Parkı‘nda serbestçe dolaşan geyikleri sevmeye doyamadım, biraz fotoğraf çekmek için  onlara oyun yapmış olabilirim itiraf ediyorum. Bu parkın içinde yürümek de güzeldi.

Nara’da görülmesi gereken bir diğer yer ise dünyanın en büyük ahşap yapısı olan Todaiji Tapınağı. İçinde dünyanın en büyük bronz Buda heykeli yer almakta. Budanın heybetinden çok etkilendim doğrusu. Dönüş yolunda Isuien Bahçesi‘ne uğradık.

Hiroshima ve Miyajima

JR Pass ile ilk shinkansen yolculuğumuzu Hiroshima’ya yaptık. Bu hızlı trenleri çok beğendim. Sanırım Avrupa’daki trenleri artık eski kadar sevmeme nedenimdir shinkansen’ler. Trenin platforma yanaşması bile “cool”du. İçerideki konfor, koltuk aralarındaki mesafe, saatte 350-400 km’ye varan hızı vb. müthişti.

Kyoto’dan ayrıldığımız için yanımıza aldığımız valizleri Hiroshima’da istasyondaki kilitli dolaplara bıraktık. Bu dolaplar gerçekten hayat kurtarıyor. Bildiğim kadarıyla Japonya’daki büyük istasyonlarda çok yaygınmış bu dolaplar. Seyyahlara duyurulur.

Hiroshima’da ilk durağımız Miyajima Adası diğer adıyla Itsukushima oldu. Suyun içindeki torii Itsukushima Shrine adanın kendine has simgelerinden birisi. Sular çekildiğinde bu kapıya yürümek mümkün. Miyajima Adası’nda Misen Dağı’nın zirvesine tırmandık, manzara kesinlikle görülmeye değerdi. Adanın harika doğasında yürüyüşümüzü Daishoin Tapınağı’nda sonlandırdık. Daishoin’de çok ilginç heykeller ve dua tekerlekleri gördüm. Kyoto’daki tapınaklardan farklı olduğunu söyleyebilirim.

Hiroshima kısmı biraz hüzünlüydü benim için. Atom bombasının atıldığı yerde hala ayakta duran Atomic Bomb Dome, bombadan sonra kansere yakalanan bir çocuğunun (Sadako Sasaki) origamiden 1000 tane ejderha yaparsa kurtulurum dediği ama kurtulamaması üzerine savaşın en masum mağdurlarının çocukların anıldığı Children’s Peace Monument ve sönmeyen barış ateşinin bulunduğu Hiroshima Peace Memorial Park yıllar geçmiş olsa da ayrı hüzünlüydü. Hiroshima Peace Memorial Museum‘da tüylerim ürperdi. Birilerinin gövde gösterisi sırasında hayatlarını kaybetmiş ve bundan senelerce muzadarip olmuş masum insanların hayatlarıyla ilgili detayları görmek insan olan herkesin içini sızlatır sanırım. Çok turistik olmasa da tarihte önemi olan bu şehri imkanınız varsa mutlaka ziyaret edin.

Kısa Hiroshima ziyaretimizin akabinde hızlı trenlerle Osaka aktarmalı Tokyo’ya geçtik.

Vişne ♥ Sakura

Tokyo’ya vardığımızda ilk iş http://www.tenki.jp/sakura/ adresinden sakuranın mevcut durumunu kontrol ettik. Site Japonca ama Google Chrome tarayıcısının çeviri özelliği sayesinde Golden Week’te hala geçmemiş sakuranın Kakunodate şehrinde olduğunu öğrendik. Ertesi gün hızlı tren ile 3 saat yolculuk sonrasında sakuranın hasını samuray şehri Kakunodate’de yakaladık. JR olmasaydı buraya ulaşmak epey zor olurdu.

Nehir kenari boyunca uzanan manzarayı ne kadar anlatsam eksik kalır. Doğa ananın insanlara armağan ettiği bu şöleni kiraz ağaçları altında piknik yaparak kutluyordu Japonlar. Dünya gözüyle sakurayı gördüğümde dünyalar benim oldu. Hele bir de göremeyeceğime kendimi o kadar hazırladıktan sonra yaşadığım mutluluk başkaydı. O kiraz çiçeklerine bakarak bütün ömrümü geçirebilirim. Rüzgar çıkınca uçuşan beyaz yaprakları bir çeşit rüyada olduğumu hissettirdi.

Sakura dışında eski samuray evlerini gezebilirsiniz Kakunodate’de.

Fuji Dağı eteklerinde

Sakuradan sonra Japonya’da en çok görmek istediğim şey Fuji Dağı‘ydı. Bunun için göl kıyısındaki Kawaguchiko şehri ideal. Yalnız JR Pass sadece Otsuki‘ye kadar geçerli sonrasında başka bir tren firmasından bilet almak gerekmekte.

Kilimanjaro’dan sonra (bkz. Ömrümün en uzun, ömrümün en kısa yolu) gönlümden Fuji’ye de tırmanmak geçiyordu, ama tırmanış mevsiminde olmamamız ve çığ tehlikesi nedeniyle bu hayal gelecekte bilinmeyen bir zamana  kaldı. Biz de tırmanış için ayırdığımız ilk günü Kawaguchi Gölü‘nün etrafını bisikletle turlayarak ikinci günü de Fuji’ye karşı Mitsutoge Dağı‘na tırmanarak değerlendirdik. Japonca tabelalardan yönümüzü çıkartmaya çalıştıkça Lost in Translation moduna girdik. Yol boyunca kaç kez “”konichiwaaaaaaa” demişizdir saymadım. Japonlar yürüyüş sopalarına zil takıyorlardı. İlk duyduğumda etrafta keçiler olduğunu sanmıştım bir an. Japonya’nın harika doğasındaki yürüyüşlerimizi Mitsutoge Dağı tırmanışı ile bitirmiş olduk.

Tokyoooooooo

Duraklarda Tokyo anonsları dikkat çekecek kadar uzun söyleniyor: Tokyoooooo! Tokyo sanırım en merak etmediğim ama Japonya’ya gelmişken görülmeli dediğim tek yer oldu.

Tokyo’yu gezmeye yine Lonely Planet’te tavsiye edilmiş bir rota olan Yanaka ile başladık. Geleneksel tacirlerin evlerinin yer aldığı Kototoidori caddesi ile başlayan yürüyüşümüz Yanaka’da son buldu. Yanaka aslında Tokyo’nun “old town”u, İkinci Dünya Savaşı’ndan önce inşa edilmiş binaların sağlam kaldığı ender mahallelerden. Girişinde de bir Türk restoranı bulunmakta. Roppongi Mahallesi Yanaka’ya göre çok daha moderndi. Mori Art Museum‘da geçici Andy Warhol sergisini ziyaret ettik. Bu müze panaromik Tokyo manzarası seyretmek için güzel bir yer. Asakusa’daki Kaminarimon ve Sensoji, Tokyo Midtown, Yoyogi Park ve içindeki Meiji Shrine, Tokyo asi gençliğinin mahallesi Harajuki’daki Takeshita Caddesi, Shibuya Crossing, Ginza ve Tokyo National Museum (hediyelik eşya almak için çok iyi bir yer) Tokyo’da gezdiğimiz yerler arasındaydı. Asakusa metro çıkışında altın boynuz manzaralı Tokyo Skytree kulesini görmek mümkün.

Miyazaki hayranıysanız Ghibli Müzesi için biletinizi JR Pass gibi bir yöntemle yurtdışından önceden temin etmenizde fayda var. Biz oradayken almak istediğimizde çok geçti, biletler çoktan tükenmişti.

DSC_0681

Shibuya Crossing, Tokyo

Yemekler

Japon mutfağından izlenimlerim için buradan buyurun:

  • İzakaya – Ocakbaşına denk gelen bu restoranlarda lezzetli çöp şiş ve közlenmiş sebze yemek mümkün. Közde avakado ve biber getirdikleri an bittiğim andı. Fiyatlar normalin biraz üstünde.
  • Gyudon – Pilav üstü et ama Bambi zincirlerinde satılıyormuş gibi hayal edin. Geleneksel yemeklerden birinin “fast food” hali, bana hem çok lezzetli hem de çok hesaplı geldi. 340 yenden başlıyor fiyatlar. İnce dilimlenmiş turşu zencefiller beni shōga bizdeki turşu süs biber görevi görüyor. Kırmızı biberlerine shichimi deniyor ve içinde çörek otuna benzer tohumlar bulunmakta. Acı sever biri olarak mutfağıma eklemek istediğim yeni fikirlerden oldu bu. Bu yemeğı satan Yoshinoya zinciri favorimdi. Öğrendiğime göre 1899’da ilk gyudon restoranını açan şirketmiş. “Yoshinoya 1899’dan beri” vari bir slogan hayal ettim şimdi.
  • Hoto – Fuji Dağı bölgesine özgü bu udon noodle (Japon noodle’ı) büyük bir kasede bol sebze ve et ile servis edilmekte. Sıcak sulu doyurucu, besleyici bir yemek istiyorsanız kesinlikle aradığınız hoto. Yalnız porsiyonlar bir kişi için oldukça büyük.
  • Yeşil çaylı her şey –  Yeşil çay aromalı envai çeşit ürün bulabilirsiniz Japonya’da. Yeşil çaylı Kitkat, Oreo, dondurma gibi.  Açıkçası yeşil çay aromasını sevdiğimi söyleyemem.
  • Atıştırmalıklar – Çubukta salatalık, pirinç krakeri, çubukta pirinç lapası, buharda pişirilmiş içli hamur topları olan nikuman (bun), ahtapot topları takoyaki

Aklımda kalan diğer detaylar

  • Her ama her köşe başında her çeşit “vending machines” var. Bunların sıcak udon çorbası yapanı gördüğüm en aşmış modeldi. Sigaranın da serbestçe bu makinalarda satılmasına şaşırdım. Duyduğuma göre Fuji Dağı’nın zirvesinde de kola satınalmak mümkünmüş. Çıkarsanız yanınızda bozuk para bulunsun.
  • Her şehrin kendine has süslü kanalizasyon kapakları var.
  • Hemen hemen her tapınağın önünde bambu taslardan su içebileceğiniz bambu borulu çeşmeler bulunmakta.

Her güzel şey bitermiş…

Amsterdam’a döndüğümde buruk hissettim biraz, ne güzel alışmıştım. Özetle çok sevdim Japonya’yı ve insanlarını. Bu kendine kapalı, biraz utangaç kültürü yakından tanıdığıma ve özellikle sakurayı gördüğüme çok mutlu oldum. Her yönüyle ziyaret ettiğim en gelişmiş ülke. İlgileniyorsanız nisan ortası gibi bu güzel ülkeyi mutlaka ziyaret edin.

Burada yazamadığım çok detay var. Gitmek isterseniz ve aklınıza takılan şeyler varsa her zaman bana yazabilirsiniz.

13 Yorum

Gectigimiz mübarek X-mas tatilinde Güneydoğu Anadolu Bölgesi‘ne gitmek istedim. Özellikle sular altında kalmadan Hasankeyf‘i görmek istiyordum. Yol üstünde Mardin, Şanlıurfa ve Gaziantep‘e ugradik. Enfes lezzetler ve Mezopotamya‘nın zengin tarihiyle gecen güzel bir tatil oldu.

İlk durak Hasankeyf

Gaziantep Havaalanı’ndan araba kiralayıp Hasankeyf’e doğru yola çıktık. Hasankeyf’e varmamız yaklasik 5 saat sürdü. Hasankeyf’te arabayi park ederken hemen gönüllü bir rehber bizi buldu. Ilk is, Yol Gecen Hani‘nin karsisinda çocukluğumda görmeye aliskin oldugum duvar halilari ile kapli dürümcüde bir seyler atistirdik. Tenekelerdeki közle isinmak da cok pratik fikirmis dogrusu. Sonra Hasankeyf’in tepelerinde yürüdük, binlerce yillik tarihi hissettik. Kaleye riskli olduğu icin cikamadik. Dicle Nehri‘nin kenarına indik, esas Yol Gecen Hanı’nı gördük. İpek Yolu‘nun tacirlerini hayal ettim bir an. Bu zenginligi, yasanmisligi sular altinda birakacak oldugumuza üzüldüm sonra. Biz sahip cıkmayız, baskasi sahiplenirse kizariz. Bildigim kadariyla bu miras, 2014’ün sonunda sular altinda kalacak. Görmek istiyorsanız tarihi cok da ötelemeyin. Gezimiz bitince hilve kahvesi ictik. Hilve kahvesinin sirri su yerine süt, seker yerine bal konması ve ceviz parcacıklarının ilave edilmesiymiş. Kahvemizi içtikten sonra rehberimizle vedalasip Mardin’e dogru yola ciktik.

Mardin

Mardin’e vardigimizda aksam yemegi vakti gelmisti. Otele gecmeden yöresel yemek yapan Ebrar‘da Mardin’in lezzetli yemeklerinden tattik.  Bir Mardin tabagi söyledik, iki kisilikti. Mardin tabaginda kaburga dolmasi, irok, sembusek, kibe ve mumbar vardi, yaninda ayran asi ve salata geldi. Mardin tabagini bitirdikten sonra en begendiklerimizden biraz daha söyledik. Ebrar temiz bir esnaf lokantasi ve fiyatlari uygundu. Yeni tatlar kesfetmis olmanin verdigi mutlulukla otelimize gectik.

Sabah Mardin Ovasi‘nin muhtesem manzarasina uyandik. Deniz seviyesinin altinda düz bir ülkede yasayan biri olarak daglari tepeleri ayri özledigimi farkediyorum. Sabah otelde kahvalti yaptik ve Mardin’i kesfe ciktik. Önce Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi‘ni ziyaret ettik. Mardin’in kozmopolit yapisina ve tas evleriyle mimarisine hayran oldum. Müzeyi gezerken biz din, dil, irk ayrimi yapmadan birbirimizle eskiden daha iyi mi geciniyorduk, yoksa bugün yasadigimiz sikintilar ve hosgörüsüzlük o zamanda mi vardi diye düsündüm.

Mardin sokaklari bir labirentte oldugumu animsatti. En son Amalfi sokaklarinda böyle hissetmistim. Bu labirentte dolanirken Hatuniye Medresesi, Sehidiye Medresesi, Zinciriye Medresesi, Kasim Tugmaner Camii cikti karsimiza. Kirklar Kilisesi‘ne ugradik ama kapaliydi. Tarihi Kayseriye Pasaji‘ndan gectik Ulu Camii’ye vardik. Ulu Camii’de cuma cikisina denk geldik.  Merdivenlerden biraz yukari cikip avluda cemaatin dagilmasini izlemek cok hosuma gitti.

Ögle yemegini Kebapçı Rıdo‘da yeme sansimiz oldu. Bir Vedat Milör olmasam da hayatimda yedigim en lezzetli kebaplardan birini burada yemis oldugumu söyleyebilirim. Musterilerle anlasacak kadar Türkce bilen Arap kökenli garsona derdimizi anlattik bir sekilde, bu lezzete biraz daha devam ettik.

Dönüş yolunda otelden arabamizi alıp orduevi civarına ciktik ve Mardin’e bir de karsıdan baktık doya doya. Kasımiye Medresesi‘nde gün batimini izledikten sonra Şanlıurfa’ya hareket ettik.

Devami Mübarek X-mas tatili (2. kısım)‘da olacak…

Yorum bırakın

Beş parasız derken cebimde 50TL ile kalakaldım Bangkok Suvarnabhumi Havaalanı’nda.

Is gezisi için Kuala Lumpur‘a giderken bir kaç gün erken yola çıkıp hafta sonunu Bangkok‘ta geçirmek istedim. Her zaman yurtdışına çıktığımda cüzdanımda bir miktar nakit taşırken bu sefer yanıma sadece 20 Amerikan Doları ve 5 Avro almıştım. Hollanda’da kullandığım nakit çekme kartımla havaalanındaki ATM’den nakit çekerim ne de olsa diye düşünmüştüm ve yanılmıştım. Bir kaç ATM ve Türkiye’de kullandığım banka kartımla çeşitli kombinasyonlar denesem de başarılı olamadım. Üstüne üstlük Türkiye’de kullandığım banka kartımı ATM’nin yutmasıyla kalakaldım. Bir umut çok acayip İngilizcesi olan ATM’nin ait olduğu bankanın müşteri hizmetlerini arasam da sonuç alamadım. Artık daha fazla oyalanmadan gerçeği kabul etmem gerekiyordu: bu gezimin başında parasız kalmıştım ve önümde keyifle geçmesini tercih ettiğim 4 günüm vardı. İlk yapmam gereken yanımdaki parayı Tayland Bahtı’na çevirmekti. Param karşılığı 800 baht yaklaşık 50 TL elime geçti ve macera başladı.

İlk hedeflerimden birisi bu ucuz ülkede toplu taşımanın dibine vurmaktı. Akıllı telefonumdan otelime toplu taşıma araçları ile nasıl gidilir baktım. Havaalanından metro ile otelime giden otobüslerin geçtiği en yakın noktaya ulaşmam gerekiyordu. Bir yandan da çok az limiti kalan kredi kartım ile otelin ücretini ödeyebilir miyim, ödeyemezsem bir Buda tapınağına gidip “Ben Tanrı misafiriyim!” diye sığınsam mi soruları ile meşguldü kafamın içi. 45 bahta metro biletimi aldım ve dönüş metrosunun parasını bir kenara ayırdım.

Havaalanını şehre bağlayan metro hattı çok moderndi. Fakat metrodan Bangkok sokaklarına indiğim ani hiç unutmayacağım sanırım. Çok nemli, kapalı ve pis kokan bir hava. Yerler çamurlu. Bangkok’a gitmeden önce izlediğim  Elysium (2013) filminde resmedildiği gibiydi şehir. Çok yüksekten gecen metro hattı, aşağıda kirli tozlu derme çatma bir şehir. Direkler arasından gecen kablo kalabalığı ile örülmüştü Bangkok sokakları. Hayatımda bu kadar kablo kalabalığı görmemiştim. Pratunam‘da otobüs durağı bulma cabam biraz gözlem yaptıktan sonra geçti. Türkiye’deki dolmuş düzensizliğine aşina bünye el etti otobüse. Otobüs durdu müsait bir yerde ve kadın muavin kocaman valizimi tek hamleyle otobüse aldı. 8 bahta bilet kesti. İlerleyen günlerde bindiğim bütün otobüslerdeki muavinlerin kadın ve bütün Budaların erkek olduğunu fark edecektim.

Metro hatti - Bangkok

Metro hattı- Bangkok

Silom bölgesindeki otelime varmam çok kolay oldu, Google Maps sağ olsun. Resepsiyonda giriş işlemimi yaparken yoldan geldiğim için ikram edilen serin içeceği reddettim basta, ya otelin ücretini ödeyemezsem kaygısıyla. Bu yüzden ödemeyi normalde çıkarken yapmak yerine en basta yapmayı istedim otel görevlisinden. Anlatması zor olsa da denedik ve nakit çekemediğim kartım otelin ücretini ödeyebildi. Ödemeyi yapabildiğim an nasıl rahatladığımı anlatamam. Buda tapınaklarında Tanrı misafiri olmama gerek kalmamıştı ve yanımda duran serin içeceği gönül rahatlığıyla içebilirdim. Artık başımı sokacak bir yerim vardı. Sırada yol yorgunluğumu atıp Bangkok sokaklarını keşfetmek vardı, zorunlu tasarruf modunda.

Bangkok yürümek için biraz büyük bir şehir. Çok korkunç trafik var ana caddelerde. Tuktuk denilen mobiletler çok yaygın, hızlı ve ucuz. Tek yapılması gereken tuktuk şoförüyle pazarlık yapıp anlaşmak. Normalde çok ucuzdu, ama o şartlarda benim için bir lükstü. Tuktuk gibi ucuz ulaşım aracını doya doya kullanamadım tabii. 8 bahta otobüs ile gitmek istediğim bölgelere ulaşıp yürüdüm ben de. Bir aksam feribotla Khao San Road bölgesinden 40 bahta (çok para (?)) otelime döndüm. Bu güzergâh aksam üstü Bangkok’u nehir yoluyla gezmek için yeteri kadar uzun ve güzeldi. Tapınakların nehre vuran yansımalarını hayal edebilirsiniz.

Kalacak yer ve ulaşımdan bahsetmişken yeme içme işini de otelin odama bıraktığı iki sise içme suyundan birini yanıma alarak ve gündüz ucuz vejetaryen sokak yemeklerini yiyerek hallettim. Aksam yemeklerini kredi kartı gecen restoranlarda bulaşık yıkamayayım diye önce ödeme, sonra yeme seklinde garsonları ikna ederek yedim.

Bangkok

Bangkok ziyaret ettiğim ilk Budist şehir olduğundan Buda tapınakları bana çok ilginç geldi. Tapınakların birçoğu ücretsiz, bazı özel tapınak girişlerinde 40 baht gibi ücret talep edildiği için giremedim. Kirli şehirle buda tapınaklarının temizliği arasındaki tezatlık dikkatimi çekti. Mis gibi kokan çiçekler, çeşit çeşit Budalar, temiz avlular, yalın ayak basılan rengârenk zeminler bir yana, ayağınıza sıçramasın diye dikkat ederek batiğiniz balçıklı yollar, mide bulandıracak kadar kötü kokan sokaklar, yol kenarlarındaki yüzlerce seyyar yemek arabalarından gelen mangal kokuları bir yana. Bu arada giriş ücreti 500 baht olan Grand Palace‘i sadece kapısından görebildim. Gitmek isterseniz kollarınızı ve bacaklarınızı kapatacak giysileri yanınızda götürmekte fayda var.

Buda tapinagindan yer kesiti - Bangkok

Buda tapinagindan yer kesiti – Bangkok

Gece güzel bir manzarada bir şeyler içmek ve Bangkok’un gece manzarasını seyretmek için The Hangover Part II (2011)‘in çekildiği Lebua Otel‘in terasına çıktım. Kendi otelime yürüme mesafesindeydi. Fotoğraf severlere not, koruma amaçlı konulan camlar yüzünden gece fotoğrafı çekimi için uygun bir yer değil.

Khao San Road bölgesi çok turistik ve kalabalıktı. Birçok hostel, cadde masajcıları, sokak yemekleri, seyyar satıcılar bu bölgede. Giysi satan bir tezgâhta kirazlı elbise görünce alamayacağımı bilsem de merak edip fiyatını sordum.  İndirim yapmasına rağmen elbiseyi satın almadığımı gören tezgâhtar pis pazarlık yaptım sandı, hâlbuki beş parasızdım.

Ayutthaya

Bir Game of Thrones hayranı olarak Tayland’ın eski başkenti Ayutthaya‘ya gitmeden dönmek olmazdı. Ağaçtaki budanın fotoğraflarını ilk gördüğümde Game of Thrones’daki Ormanın Eski Tanrıları’nı (Old gods of the forest) düşünmeden edemedim.

Ayutthaya - Thailand

Ayutthaya – Tayland

Ayutthaya’ya giden dolmuşlar Bangkok’un AŞTİ’sinden kalkıyormuş. Dil ve toplu ulaşım bilgilerine erişme zorlukları yüzünden otobüs terminalini biraz zor buldum. Yol sorduğum polis memuru elime o güzel desenli alfabeleri ile gitmem gereken yeri สถานีหมอชิต yazdı. Geç olsun güç olmasın, doğru gişeden Ayutthaya biletimi 60 bahta aldım ve bittabi dönüş saatlerini öğrendim. Dolmuş şoförü  beni Ayutthaya girişinde tuktukların yanında indirdi. GPS’imden gördüğüm kadarıyla 1-2 km daha mesafe vardı gitmek istediğim yere. Neyse derdimi anlatamadım ve bir bildiği vardır diyerek indim dolmuştan. İnince anladım ki dolmuşçunun beni o noktada indirmesi tamamen turist olduğum içinmiş. Tuktukçu amcalara verecek param olmadığından kalan mesafeyi o sıcakta yürümek zorunda kaldım.

Sonunda tapınakların olduğu bölgeye vardım. Tapınakların bir kısmı birbirine çok yakın, bir kısmı da adanın etrafına yayılmış halde. Aslında dolmuşların son durağında inebilseydim bisiklet kiralayarak çok rahat adayı gezebilirdim. Gerçi param yeter miydi bilmiyorum. Benim içimde kaldı, yolunuz Ayutthaya’ya düşerse mutlaka bisiklet kiralayın. Ada diyorum çünkü Ayutthaya etrafı akarsularla çevrili bir kara parçası. Ada tapınakları, ilginç buda heykelleri ve  yerleşim olmayan ören yerleri ile çok farklı bir atmosfere sahip, beni mitolojik bir zamana götürdü gezerken.

Ayutthaya - Tayland

Ayutthaya – Tayland

Parasız gezmek bir çeşit macera oldu bana. Havaalanına sorunsuz vardığımda rahatlamıştım ama Kuala Lumpur’da iş arkadaşlarımı gördüğüme bu kadar çok sevineceğim aklıma gelmemişti hiç.

(Vişne Kiraz, Eylül 2013)

Bu yazı 17 Temmuz 2014 tarihinde Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.

14 Yorum

Hani birini ya da bir şeyi görürsünüz ve ona aşina olduğunuzu fark edersiniz, ama nereden geliyor bu tanışıklık çıkaramazsınız hemen. Kafanızın içinde bakmadık yer bırakmazsınız, tozlu raflara gidersiniz. Sonra bir yerden çıkaracak gibi olursunuz ama hatırladığınızla gerçeklik arasında bariz bir bağ yoktur. Bu bağı kurana kadar kafanız rahat etmez bir turlu. En son ne zaman ve nasıl bu duyguya kapıldınız? Ben geçenlerde  Her (2013) filmini izlerken kapıldım bu duyguya. Aşina gelen şey ise ilginçtir Shanghai idi.

The Bund - Shanghai

The Bund – Shanghai

Her (2013)

Film henüz uzaya rahat gidip gelmediğimiz bir gelecekte geçmekte. Bence yakın bir gelecekte kıyafetlere, mimariye ve teknolojiye bakıldığında. Akıllı telefonlar çok akıllılar, sahipleriyle sürekli muhabbet halindeler. Siri‘ye laf anlatamadığımız sinir bozucu halden çıkmışlar çoktan. Sonra bir şirket yapay zekâ ile kendini geliştirebilen, sahibiyle etkileşim kurabilen bir işletim sistemi piyasaya sürer. Boşanma surecindeki esas oğlan Theodore aşkı, dünyayı keşfetmek için heyecanla yanıp tutuşan satın aldığı bu çok akıllı işletim sistemi Samantha‘da bulur ve olaylar gelişir. Spike Jonze‘un akıllı telefon bağımlılığına sahip günümüz insanini ask içinde konumlandırması, biten giden ilişkiler, yalnızlık üzerine çok güzel film Her. Spike Jonze’un anlatımına ve çekimlerine hayran kaldığım bu filmde Amerikan olmayan ve tanıdık bir şeyler vardı.

Film açık bir şekilde hangi şehirde geçtiğini söylemese de oyuncuların Amerikalı olması, Manhattan’ımsı gökdelenleri ve filmlerden tanıdığım Los Angeles kumsalları basta filmin tamamen Amerika’da çekildiği hissine kapılmama neden oldu. Kumsal Los Angeles olabilirdi ama gökdelenler Manhattan değildi.  Belki Chicago olabilirdi.  Kafam bununla meşgulken su sahneyi görünce filmin gökdelenli kısmının Shanghai’da çekilmiş olabileceği hissine kapıldım.

Her (2013) - Shanghai

Her (2013) – Shanghai

Fotoğraf: Her (2013)

Shanghai

Geçtiğimiz Eylül ayında is gezisi için Shanghai’ya gitmiştim ve şehre hayran olmuştum. Öncelikle on yargılıydım Çin’e karşı. Çin’in dış dünyaya kapalı olması ve bizim Cin’e Amerika gözüyle bakmamız etkendi bunda.  Bir konu hakkında başkalarından bir şeyler duysam da tercihim her zaman denileni kendimin de deneyimlemesi olduğundan Cin’e seyahat edeceğimizi duyduğumda çok sevinmiştim. “Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?” tartışmasında çok gezenin daha az ön yargılı olduğunu sonuna kadar savunabilirim. Shanghai altyapı olarak bugüne kadar gördüğüm en gelişmiş şehir oldu. İstanbul’un kaotikliği Shanghai’da yoktu.  Shanghai’da 1990’larda başlayan modernizm meyvelerini çok güzel vermişti. Yollar, metro sistemi, hızlı tren ve Shanghai Ticaret Merkezi bu meyvelerin gördüğüm en iyi örneklerindendi. Ama ben en çok yaya üst geçitlerinden etkilenmiştim.

Lu Jia Zui - Yaya üst gecidi / Shanghai

Lu Jia Zui – Yaya üst gecidi / Shanghai

Fotoğraf: harikrish.h

Bugüne kadar dört yol ağızlarında geçeceğim her yol için farklı bir üst geçit kullanmaya alışkındım. İlk kez çıktığım üst geçitten istediğim noktada inme imkânı inşa edilmişti ve bir kere üst geçitte bulunmak bunun için yeterliydi. Eski ev arkadaşımın deyimiyle “mühendis kafalı” olduğumdan bu tür fikirler çok hoşuma gider. Bu yüzden Shanghai’daki bu üst geçitleri unutmam imkânsızdı. Her filminde bahsettiğim kareyi gördüğümde oranın Shanghai olduğunu anlasam da filmde Cince bir tabela görememek tam olarak bu düşüncemden emin olmamama sebep oldu. Eve vardığımda ilk is IMDb’den filmin çekildiği yerleri kontrol ettim ve rahatladım. Evet, Shanghai’di orası. Gittiğim  bir yeri şehrin esas siluetine ait olmayan bir yeriyle tanımıştım. Shanghai’ya aşina olmuştum.

Bir şehre aşina olduğumu fark etmekten çok mutlu oldum. Dünyanın birçok noktasına aşina olmayı diliyorum!

(Vişne Kiraz, Eylül 2013)

2 Yorum
Barranco Duvarı'nı aştıktan sonra (4200 mt)

Barranco Duvarı’nı aştıktan sonra (4200 mt)

Çarşıdan bizim eve giden, ömrümün en uzun,
ömrümün en kısa, ömrümün en çocuk,
ömrümün en ihtiyar yolunu koşuyordum.

Yılmaz Erdoğan’ın Sevebilme İhtimali şiirinde gecen su dizelerin Kilimanjaro maceramı özetleyen en iyi ifade olduğunu düşündüm geçenlerde. Gerçekten de ömrümün en uzun, ömrümün en kısa yolunu yürüdüm. Durun anlatayım:

…Öncesi…

Tur ve rota seçimi:

Hayatımda küçükken piknik sonrası babamla yanı başımızda bulduğumuz tepeleri ve gecen sene Arjantin’de günübirlik çıktığımız Fitz Roy Dagi‘nı saymazsak ilk ciddi tırmanışım için Kilimanjaro’yu seçmiştik. Basta irtifanın önemini anlamadan internetten tırmanış için bir şirket bularak başladık her şeye. Is arkadaşımın ve paraşütten Nejat Abi’min önceden bu çıkışı yapmış olması deneyimlerinden aydınlanmamı sağladı. Öğrendiğim kadarıyla Kilimanjaro öyle elini kolunu sallayarak çıkılan bir dağ değil, mutlaka bir rehber ile çıkma zorunluluğu var. İlk ve ciddi irtifa deneyimi olması orta pahalılıkta bir şirket  ve orta zorlukta bir rotada karar kılmakta etkili oldu. İrtifaya alışmak için uzun ve dikliği yavaş yavaş artan Lemosho Rotasi‘ni kendimize uygun gördük. Bu rota 7 gün tırmanış 1 gün iniş olmak üzere 8 gün sürdü.

Malzemeler ve hazırlık:

Tarihleri seçip tur şirketine ödeme yaptıktan sonra şirketten malzemeler, egzersiz, dağ vb. hakkında detaylı broşürler aldık. Malzemelerden bir kısmına önceden sahiptim, bir kısmını iş arkadaşımdan ödünç aldım, bir kısmini da satınalmam gerekti. Bu tur doğa sporlarında malzemenin iyi olmasının aktiviteden alınacak zevki arttıracağını düşünürüm hep. Bu yüzden bütçemden biraz fazlasına iyi bir malzemeye sahip olmak bana hobime yatırım yapmak gibi gelir. Çünkü bu malzemeyi bir daha almanıza gerek kalmaz. İyi bir uyku tulumuna sahip değilseniz soğuktan uyuyamamanız bütün maceranızı mahveder ve keşke birazcık daha fazla para verip daha kaliteli bir uyku tulumu alsaydım pişmanlığıyla kalırsınız. Malzeme listesinden pek şaşmamak tırmanışa hazırlıkta önemli adımlardan biriydi.

Diğer hazırlıklardan biri de irtifa deneyimi ve uzun yürüyüşlerdi. Su seviyesinin altında bir ülkede yasarken irtifa egzersizi yapamadım. Onun yerine tırmanış sırasındaki sırt çantamın demosuyla günlük 6-7 saat suren yürüyüşlere çıktım. Malzemelerden yürüyüş sopalarını kullanma fırsatı oluşturdum kendime.

Hazırlanma surecinin en önemli aşaması tırmanış fikrine alışmak, mental olarak bu maceraya hazır olmak. Ben bunu zor bir dersin sınavına çalışmaya benzettim. Sınav öncesi elinden geleni yaparsan sınav günü heyecanlanmak faydadan öte zarar getirir. O yüzden berrak bir zihin gerek tırmanış öncesinde: Ben bunu yapabilirim! Eğer bir rahatsızlığınız yoksa irtifa ilacı vb. konusunda da kafanızı bulandırmayın. Ya almaya karar verin ya da almamaya. Bu tırmanıştaki her hangi bir şeyle ilgili olabilir. Kafanız ne kadar net olursa tırmanış günü kendinize güveniniz o kadar kuvvetli olur.

…Tırmanış…

Tırmanış öncesi Arusha şehrine vardık. Kilimanjaro Havaalanı, tırmanışa başlama noktasına en yakın uluslararası havalananlarından biri. Havaalanında tur şirketimizin rehberleri tarafından karşılandık. Hedefim Kilimanjaro Dağı selam çaktı iner inmez. Ertesi gün eteklerinde dolanmaya başlayacaktık. Otele giderken yol boyunca Jacaranda ağaçlarının kahverengi yeryüzüne renk katan eflatun ışıltısı eşlik etti. Otele vardık. Aksam ustu lobide rehberimiz Raymond, turun operasyon müdürü ve bizim gruptaki diğer arkadaş Daniel ile bir araya geldik. Raymond ertesi gün yapacaklarımızla ile ilgili bizi bilgilendirdi ve  malzemelerde eksiklerimiz var mi diye kontrol etti. Sabah saat 8.30’de maceranın esaslı kısmı bizi bekliyordu.

Bir kaç beyaz adam:

Sabah uyandığımda kendimi “beyaz adam” olarak hissedeceğimi bilmiyordum. Ekiple birlikte kayıt olacağımız ve kendimize “köleler” (porters – hamal) seçeceğimiz Londorossi Kapısı’na (2360 mt) gittik. Raymond kaydımızı yaptırdı ve milli park ücretlerimizi ödedi. Sonra bizim için 13 tane hamal seçti. Eğer rehberimizi, yardımcı rehberi (Dustin) ve aşçıyı (Simon) da sayarsak biz 3 kişi için 16 kişi dağda 8 gün geçirdi. İlk şaşırdığım anlardan birisi biz beyaz insanlara ayrılan yerde kurulan masada öğle yemeği yemekti. Masa örtüsü, sandalyeler ve bize hizmet eden bir garson Philbert! Bu ritüel bütün tırmanış boyunca devam etti. Bize ayrılan çadırda yemeklerimiz servis edildi, öğlen doğanın ortasında masalar kuruldu, portatif tuvaletimiz ve içme sularımız taşındı. Dedim ya her ne kadar esmer olsam da beyaz adamdım resmen!

Rota:

Eşyalarımız Londorossi Kapısı’ndan yukarı taşınmaya başlarken biz araçla Lemosho Sırtı‘na (2250 mt) gelip tırmanmaya buradan başladık. Sırasıyla Big Tree Camp (2895 mt), Shira Camp 1 (3505 mt), Moir Hut (4200 mt), Lava Tower (4600 mt), Barranco Camp (3976 mt), Karanga Camp (3995 mt), Barafu Camp (4600 mt), Stella Point (5739 mt), Uhuru Peak (5895 mt), Mweka Camp (3068 mt) ve Mweka Gate (1640 mt) noktalarından geçerek rotayı tamamladık. Yürüyüş değişen doğayı izlerken çok eğlenceliydi. Yavaş yavaş yağmur ormanından çıkmak, yeşilliğin yerini bozkıra sonra da Mars yüzeyi gibi kayalık ve tozlu topraklara bıraktığını görmek ve sonrasında bulutlardan da daha yukarıda olmak tarifi zor  bir güzellikti. Rotada ortalama 5-6 saat suren yürüyüşlerimiz oldu zirve gecesi hariç (Zirve gecesi bence bu rotanın en zor kısmıydı, onu birazdan anlatacağım.). İrtifaya alışmak için rehberlerimiz Swahili dilinde yavaş yavaş anlamına gelen “pole”  temposunda yürüttü bizi.  İrtifanın basıncını ilk hissettiğim yer Moir Hut’di. Biri kafanıza eliyle bastırır ya da uykunuz olmadığı halde göz kapaklarınız ağırlaşır. Öyle bir histi ilk basıncı hissettiğim an. Bünyemiz irtifaya iyice alışsın diye noktalar arasında daha yüksek yerlerden geçip daha alçak yerlerde uyuduk. Vücudun basıncı dengeleyebilmesi için oluşan su kaybına karşı yol boyunca bol bol su içtim. Su içmeyi ihmal etmemek ve bir şeyler yemek de hedefe olan inanç kadar önemliydi bu macerada. Tırmanış zorluk olarak Barranco Duvarı ve zirve gecesi dışında gayet kolaydı. Barranco Duvarı basit bir kaya tırmanışı tarzında ileri gitmeden yukarı 300 metre çıkılan bir duvar. Genel mottomuz “pole pole”ye uyunca çok da zor olmadı bu duvarı aşmak.

Zirve gecesi:

Tozlu, rüzgârlı yollardan pole pole geçerek ana kampa (base camp) Barafu Kampı’na vardık. Plan aksam yemeği yedikten sonra uyuyup 3-4 saat sonra uyanmak, cay eşliğinde bisküvi atıştırıp gece 12’de zirveye koyulmaktı. Sanırım hazırlanıp çadırdan çıktığım masalsı ani hiç unutmayacağım. Açık bir gökyüzünde seçilen yıldızlar, dağın eteğindeki şehirlerin ışıkları, lacivert gökyüzüne karşı duran içeride yanan mumun aydınlattığı sari yemek çadırı ve dolunay. Soğuk ve karanlıkta koyulduk yola. Tek görünen koca bir güruhun başlarında yanan lambaların oluşturduğu zirveye giden ince bir çizgi. Hatta o kadar tuhaftı ki zirve nerede diye bakmaya çalıştığımda görünen son noktanın yıldız mi yoksa birinin kafa lambası mi ayırt edilmiyordu. Yol sanki gökyüzüne çıkıyordu, gökyüzüne çıkıyorduk pole pole. Zaman değişik bir kavramdı, öyle geçmiyordu hızlı ve zirve bir turlu çıkmıyordu karşıma.

Zirve gecesi

Uyarılara rağmen, soğuğu küçümsediğimden (kalın mataradaki su donar mi hiç?) mataramı çorabın içine koyup çantamın içine atmadığımdan ilerleyen dakikalarda içme suyum dondu ve susuz kaldım. Arkadaşım sağ olsun bütün su molalarımda sabırla suyunu benimle paylaştı. Su isini hallettik de sonra benim başım dönmeye başladı karanlıkta sadece Raymond’ın ayaklarına bakarak yürümekten. Meğer bu irtifanın tansiyona yaptığı bir etkiymiş. Çok ufak bir kusma ihtiyacındaymış vücudum. Gün doğarken Stella Noktası’ndan hemen önce bu ufak mübadeleyi atlatınca rahatladım ve tavşan gibi zirveye rahatça vardım. Stella Noktasından sonra Uhuru Zirvesi biraz anlamsız olsa da o kadar gelmişken en yüksek noktaya insan gitmek istiyor. Stella ile Uhuru arası yarım saat suren düze çok yakın bir yol. Şuurunu kaybeden ya da çok rahatsız olan tırmanışçılar için Stella Noktası’nda da tebrik tabelaları mevcut.

Zorlu bir yolculuktan sonra zirveye vardığımda çok duygusaldım. Zoru başarmak, hayal ettiğimi elde etmek çok mutlu etti beni, mutluluktan gözlerim doldu. Sanırım hayatımda yaptığım zihinsel ve bedensel olarak en zor şeydi Uhuru Zirvesi’ne varmak.

İniş:

Zirvede kutlama fotoğrafları çekildikten sonra inişe geçtik. İniş güneşin altında tozluydu, uzundu anlamsızdı. Çadıra vardığımda Philbert bana Fanta ikram etti, bugüne kadar içtiğim en değen Fanta o olabilir. Çadırıma geçtim, uzandım ve düşündüm. Sanki bütün yaşadıklarım, zirve, her şey bir rüyaydı. Böyle bakınca bütün tırmanış serüveni ne kadar uzun sürse de başardıktan sonra her şey çok kısa gelmişti. O yüzden dedim ya ömrümün en uzun, ömrümün en kısa yolunu yürümüştüm.

Lemosho Rotasi

Lemosho Rotasi

(Vişne Kiraz, Ekim 2013)

Bu yazı 15 Temmuz 2014 tarihinde Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.

13 Yorum

Before I went to Brazil, we had already bought plane tickets to Venice Treviso for visiting Zagreb and Ljubljana. It is 245 km from Treviso Airport to Ljubljana, and 140 km from Ljubljana to Zagreb. After we arrived to the airport via Transavia, we took a rental car and our road trip had started. My friend from Greece was in a project in Belgrade and he took a five-hour-bus journey to come to Zagreb and his trip started this way.

I always like Italy’s landscape. I remember it as soon as we landed on Treviso. While we were on the road to Zagreb, Slovenia’s landscape was amazing. Since we were coming from the west, the sunshine was on the small houses with a dark blue mountains and light green trees in the background.

Please do not forget to buy Vignette which is toll sticker for passing through highways in Slovenia.  If you do not buy it, you may have to pay 300€ for fine in random checks.

We arrived to Zagreb around 8 p.m. I stayed in Hobo Bear Hostel  which is very close to street Ilica. When you follow the Ilica Street you will arrive to main square of Zagreb called Trg Bana Josipa Jelačića. After I settled down in my room, I went out to eat some pizza. Italian food in Zagreb is very delicious. You can find many restaurants around the main square. The nights are very live In Zagreb. There are many people on the streets towards midnight. Croatians like going out at nights. The bars have seats in the streets. If the weather is good, you can chill out in also outside of the bar. I went to Alcatraz Cafe Bar  with my Turkish and Greek friends.  I liked the Croatian pop-rock music. The only thing that I did not enjoy was that smoking was allowed inside the closed places.

The new town of Zagreb was planned by a Croatian engineer Milan Lenuci in horseshoe shape in late 19th century. It is called Lenucijeva Potkova. Lunic Horseshoe If you follow the horseshoe shape route, you can discover new part of Zagreb very easily in 2 hours. However, you can stay longer if you want to enjoy parks, squares, and big avenues. When we were there, it was tulip time and we took many tulip photos. You should enter to Botanic Garden while travelling through the horse shoe. It has a lovely atmosphere.

Towards the noon, we met with our friend from Croatia. I informed him about our visit. Me, my Greek friend and he attended a training in Athens in fall 2009. This was a kind of reunion. We met with his fiancée too. They have a  wedding this August. I hope I have a chance to go and take their photos. They took us and told many things about Old Town (Upper town or Gornji Gradic) in Zagreb. We watched a soldier duty change ceremony. I felt like I was in old times. Two of the soldiers were riding horses. After praying in front of Holy Mother under Blood Bridge , they walked to the Parliament building and ceremony continued there. I saw the Museum of Broken Relationships  but I did not have a time to see it. It seemed very interesting. As my friend said there  are objects which  represent all the stages of a breakup. I hope I visit it one day. We drank something in upper town. The place reminded me Notting Hill in London. There were many colourful old houses and cafes in front of them.

When we were in Zagreb, there was a market in the main square where villagers bring their own products and sell them. I saw many Turkish words like borek, tepsi that they are sign of Ottoman effect. Moreover, Turkish soap operas very popular in Croatia as well as In Greece or Syria. My friend’s fiancé asked some Turkish traditions based on her impressions while watching them. When we talked about wedding, we realised how much customs look like each other. I grabbed a piece of borek with potatoes. Yorgo tried traditional soups and bought some goat cheese.

As soon as the rain clouds arrived to Zagreb from Ljubljana, we were leaving Zagreb for Ljubljana…

Tips:

  • Duration: One day is enough for sightseeing in Zagreb
  • Transportation: I arrived to Zagreb from Treviso Airport via rental car. It takes 4 hours by car. Do not forget to buy Vignette since you will use Slovenia’a highway.
  • Accomodation: I stayed in Hobo Bear Hostel which is very close to Ilca Street. It takes 5 mins to main square on foot. You can walk everywhere in Zagreb.
  • Eat: Pizza, borek
  • Drink: Karlovačko
  • Watch: Soldier change ceremony in front of the Parliament

(Visne Kiraz April 2012)

Yorum bırakın

Journey from Köln to Schönstatt

Actually, Köln was not the place I wanted to go this Easter. Everything changed at last minute. My initial plan was to go to Vosges for paragliding. Me and my friends were going to camp and fly there. However, this trip was cancelled due to the bad weather conditions at last minute. At the same time, my friend from Greece invited me to his trip to Schönstatt to celebrate and watch Easter Ceremony. This was a good idea for a 4-day-holiday. I searched for train tickets and found reasonable one from Amsterdam to Köln via DB. Then, I planned to go to Köln first and then meet with my friends in Schönstatt.

Köln welcomes you with its tall church – Cologne Cathedral at the station. I attempted to climb its 509 steps. I cannot say that it was easy. Whenever I see an amazing architectural design from the past, I think how they built it at those days with limited technology. Nowadays, people try to build fast and simple buildings which are totally away from aesthetics.

You can see the Hohenzollern Bridge over the Rhine River which is leading to Cologne Cathedral. The funny thing about this bridge is that the couples put locks which symbolizes their loves that will continue until that locks are opened. The creativity of locks make you laugh during your walk over the bridge. I saw one with Justin Bieber :)

I like the houses around Fischmarkt. Köln makes you feel you were in a doll-house with these houses and funny statutes around the city.

Tips:

  • Duration: One day is enough for sightseeing and museum visits
  • Transportation: I arrived to Köln from Amsterdam via Deutsche Bahn. It costed 60 euro. The city is suitable for walking and riding bikes.
  • Accomodation: I stayed in A&O Hostel which is around Neumarkt. It takes 10-15 mins to main station on foot. It costs around 20-25 euro. Bring your linens which is not included in room fare.
  • Eat: German wurst
  • Drink: German beer next to Rhine River

(Visne Kiraz April 2012)

4 Yorum
%d blogcu bunu beğendi: