Vişne Kiraz

Düşlerimin peşi sıra kendimi yollara vurdum

Posts tagged ‘desert’

Bu sefer misafir yazarımız 1970 mezunu ODTÜ’lü gezgin Özden Yalım. Özden Hoca ile Amsterdam’da düzenlenen ODTÜ buluşmasında tanıştık. Kendisi Muhan Soysal Hoca’nın ilk öğrencilerinden ve ODTÜ İdari Bilimler’den mezun olduktan sonra master için Hollanda’ya gelmiş. Burada yaşamaya devam etmiş. Kendisiyle her buluştuğumuzda yeni şeyler öğreniyorum, ufkum açılıyor. İki gezgin olarak seyahat konusunda da çok şeyler paylaşıyoruz. Cezayir öncesi ve sonrası izlenimlerini dinledikten sonra biraz Namibia‘yı andıran noktalar fark ettim. Facebook sayfasında paylaştığı bu kapsamlı notlarını da izniyle burada başka gezginlere açmak istedim.

Cezayir Notları 1: Tuareg

Cezayir gezisinin ilk etabı Sahara Çöl turu idi. Cezayir havaalanından pervaneli bir uçakla iki saatte Djanet havaalanına vardık (pervaneli uçağa en son 55 yıl önce binmiştim). Djanet, Cezayir’in Güneydoğusunda, Illizi Vilayetinde bir kaza merkezi. 1000 metre yükseklikte, geçmişi tarih öncesine uzanan, UNESCO koruması altında bir şehir. Cezayir’in diğer şehirlerinde olduğu gibi yaşama alanları yüksek duvarlarla çevrili olduğundan sadece sokaklarda dolaşarak görmek olası değil, şehri özel olarak gezmek gerekiyor. Bu bölge doğal gaz açısından çok zengin (ama bu doğal kaynağin %75’i yabancı firmaların elinde).

Gezi organizatörleri çölde dolaşmak için Tuareglerle işbirliği yapıyorlar. Tuareg büyük bir etnik Berber halkı. Sahara, Güneybatı Libya, Güney Cezayir, Nijer, Mali ve Burkino Faso’ya kadar yayılmış bir göçebe grubu. Grubumuza kılavuzluk eden Tuaregler, çölü avuçlarının içi gibi tanıyorlar. Sanki içlerinde bir pusula ya da “navigator” taşıyorlar. Bütün gün bize şoförlük yapıyorlar, mola yerlerinde bir yandan ateş yakıp yemek hazırlarken, bir yandan da çadırları kurup gecenin hazırlığını yapıyorlar (çölde geceler çok soğuk). Yemekten sonra özel Tuareg çayı hazırlıyorlar, gece her işleri bitince müzik aletlerini alıp kamp ateşi etrafında Tuareg müziği ile bizi coşturuyorlar (sevdim bu müziği). Sabah kahvaltıdan sonra her şey toparlanıp arabalara yükleniyor, geride tek çöp bırakılmadan, yola çıkılıyor. Öğlen molası verdiğimizde (önden gidenlerin hazırladığı) sofraları hazır buluyoruz kilimler üzerinde. Akşam yemeğinden önce bir de saat beş çayımız var. Bunların hepsini sakin ve güler yüzle yapıyorlar. Bir tek kez, kendi aralarında konuşurken bile sinirli bir ses tonu kullandıklarına şahit olmadım. Ne kadar saygılı ve saygın insanlar bunlar! Tuareg kültürü gerçekten çok özel. Bu kültürde kadınlar ve kadınlara saygı çok önemli. Kadınlar, çocukları yetiştirmekle yükümlü, diğer işlerin tümünü erkekler yükleniyor. Djanet’de mecburi hizmet yapan doktor ve sağlık görevlileri anlatıyorlar “Tuareg’lerde aile içi şiddet yok.” Sonra ekliyorlar: “Dikkat edin, az demiyoruz, YOK!” Acaba Tuaregler dünyada bu konuda tek örneği mi oluşturuyorlar diye merak ediyorum, çünkü kadına bu denli saygılı başka toplum tanımıyorum.

Tuaregler hayvancılık yapıyorlar. Henüz kapitalist sisteme entegre olmadıklarından, sistemin sorunlarından da uzaklar. Sakin, arif, barış içinde yaşıyorlar. Bu kültür daha kendini ne kadar koruyabilecek ve sürdürebilecek bilinmez, Çünkü devlet onları yerleşik sisteme geçmeye zorluyor. Onlara ıssız bir yerlerde küçük evler inşa ediyorlar. Evleri ve çevreyi görünce dehşete düştüm. Bana bir kaç yıl önce Amerika çöllerinde gördüğüm, rezervatlara sıkıştırılmış umutsuz Kızılderili halkın durumunu anımsattı. Bir kültürün daha, tüm güzellikleri ve erdemleriyle yok edilmesine hep birlikte göz yumacağız belli ki. Tuaregleri de sistemimiz içinde mutsuzlaştırıp, çok şey öğrenebileceğimiz kültürlerini tarihin sayfalarına gömeceğiz.

Cezayir Notları 2: Sahara

“Çölde ne göreceksin anneanne? Otel var mı orada?”

Ben de tam bilmiyorum aslında, ama kum tepelerinden filan bahsediyorum torunuma. Çok soyut geliyor kulağına, en çok da gideceğim yerde tuvalet olmamasına takıyor. Beş yaşın tüm masumiyeti ile “Ben gitmezdim oralara!” diyor, “Ya yanlışlıkla üstlerine basarsam!”.

Çöldeki çeşitlilik beni sarhoş ediyor. Kum tepelerinin ışık/gölge ve rüzgarla oyunlarına bakmaya doyamıyorum. Ya Atlas Dağları, çeşit çeşit kayalık oluşumlar, nehir yatakları, kanyonlar ve en etkileyicisi tarih öncesinden kalma kaya ve mağara resimleri. Modern bir ressamın elinden çıkmış sanki ama ne zamanda kimlerin elinden çıktığını bilen yok. Ama bu, hayranlıkla seyretmemize mani değil.

Çölün garip bir etkisi var üzerimde, doping gibi. İçimde bir coşku, ayağım yerden kesilir gibi, sebepsiz bir mutluluk. Oysa ayağımın yerden kesildiği filan yok! Tam aksine kumda yürümek, kum tepelerine tırmanmak, kayak çizmeleriyle karlı tepelerde yürümek gibi. Ayakkabılarıma sürekli kum doluyor. Ancak bu sessizlik, sonsuzluk ve dinginlik varoluşla ilgili sorular getiriyor aklıma. Kum tepeleri üzerinde oturup günbatımını beklerken kendimi ya meditasyon yaparken buluyorum ya da “uygarlık” üzerine kafa yorarken. Şehir yaşamının telaşlı koşturmacası içinde durup soluklanmaya, yaşamsal sorulara zaman ayıramayan herkesin, yaşamında en az bir kez bu tür bir “mola” yaşaması, kendiyle baş başa kalması ne inanılmaz bir mutluluk olurdu!

Cezayir Notları 3: Tipaza’da Tarihin peşinde

Tipaza vilayetinin başkenti Tipaza, Akdeniz kıyısında güzel plajlarla süslü, sevimli ve sıcacık bir belde. Bugünkü modern şehir 1857 yılında kurulmus ama daha eskilere dayanan bir geçmişi de var. Roma İmparatorluğu’na ait bir kent iken adı Tipasa imiş. Çok geniş bir alanı kapsayan, yeşillikler içindeki Tipasa harabeleri, denizlerin en güzelinin mavisiyle birleşince büyülü bir yere dönüşüyor. Albert Camus da burayı gördüğünde kaptırmış kendisini bu büyüye ve kitaplarını burada yazmaya karar vermiş. Onun anısına dikilmis bir anıt bile var burada ama güzelim Roma mimarisi ile hiç uyuşamamış ne yazık ki. Tüm Roma harabelerinde olduğu gibi alt yapının mükemmelliği, kentin mimarisi ve estetiği etkiliyor insanı ve düşündürüyor neden bu örneklerden ders alamadığımızı.

Tipaza’dan Bousmail kasabasına doğru ilerlerken Sidi Rached mevkiinde başka bir anıt çıkıyor karşımıza. Bir tepe üzerindeki bu mezar anıt, kapılarındaki oymaları haç işaretine benzetilerek “Bir Hristiyan Kadın Mezarı” diye anılmış uzun süre. Oysa yapı, Hristiyanlığın bu ülkeye girişinden daha eskiye dayanıyor. M.S. 1. yüzyıldan kaldığı tahmin edilen “Royal Mausoleum of Mauretannia“, eski Berber kraliyet ailelerine ait mezarların bir örneği. Burada Numidia ve Mauretania hükümdarları, Berber kralı II. Juba ve kraliçe II. Cleopatra Selena yatıyor. Yakın zamana kadar mezar anıtın içini gezmek de mümkünmüş ama bir ara burada terroristler saklandı diye kapatmışlar şimdi! Bilgi almak için oraya buraya, gişedeki görevlilere, her yere başvuruyorum; tek İngilizce bilen olmadığı gibi İngilizce tek bir yazı, broşür, kitap yok. Sadece burada değil, Cezayir’in hiç bir müzesinde, tarihi mekanında, tek kelime İngilizce açıklama, not, etiket, bilgi bulamıyorum. Bundan rahatsızlık duyan da yok!

Mezar anıtın bulunduğu tepenin eteklerinde Söke ovasını andıran uçsuz bucaksız, verimli bir ova uzanıyor. Buraya “Cezayir’in Ekmek Torbası” denirmiş; ülkeyi doyuracak temel ürünler burada yetişirmis. Ama ne hikmetse, ulaşım kolaylığından olsa gerek, ova fabrikaların işgaline uğramış. Fabrikalar çoğaldıkça verimli tarım alanı da giderek daralıyor. Üzülerek vardığım sonuç, bu ülkede tarım ve turizmin büyük büyük ölçüde ihmal edildiği. Fransızca konuşamamak ise benim ayıbım!

Cezayir Notları 4: Başkent Cezayir ve Kasbah

Her köşesi tarih kokan bu güzel sehir, tarih öncesinden başlayarak ona sahip olmaya çalışmış pek çok kavimden izler taşıyor. Kartacalılar, Romalılar, Bizanslar, Müslüman kavimler, Ispanyollar, Osmanlılar, Fransızlar…Ama sehrin siluetinde en baskın yapı çok yeni: Martyr’s Memorial Algiers. Cezayir Cumhuriyetinin 20. yılında (1982) Fransa’ya karşı verilen bağımsızlık savaşı şehitleri anısına inşa edilmiş anıt! Çevre düzenlemesi Cezayir’i kuşbakışı gözler önüne seriyor. Şehre böyle hakim bir başka köşe de Notre Dame d’ Africa kilisesi (1872). Buradan liman ve denize bakış, Aşiyan’dan Boğazı seyretmek gibi adeta!

Osmanlı camileri beni şaşırtıyor. Osmanlı mimarisindeki minareler yok burada, mimari tarz buraya uyarlanmış. Cezayir’de minareler dört köşeli, Osmanlı da silindir biçimindeki minarelerini burada sekizköşeye çevirmiş. Kentte pek çok tarihi bina müze olmuş, Ama Jardin d’Essai du Hamma gibi 1800 lerden bu yana gelen parklar ve Cervantes mağaralari da görülmeye değer. Ben Cervantes’in bir zamanlar Ispanya’da íslediği bır suça karsı bir elinin kesilmesi cezasından kurtulmak için Cezayır’e kaçtığını, burada esir edilip esir pazarında satıldığını ve sonunda hürrıyeti bağışlandıktan sonra Ispanya’ya dönüp Donkişot’u yazdığını burada öğrendim. Esareti sırasında çalışırken bir elini kaybetmiş olması da ironik bir detay.

Şehrin en tarihi ve ilginç bölgesi ise tartışma götürmez: Kasbah (bu kelimenin Türkce “kasaba” kelimesinden geldigi söyleniyor). Asirlarca çeşitli dinden insanlar burada yanyana, birbirlerine saygı içinde yasamışlar. Sokaklarda, binalarda, kapı süslemelerinde bu kültürleri simgeleyen işaretler var. Örneğin müslüman bölgesine ayak basarken sokak girişinde buranın müslüman bölgesi olduğunu irdeleyen bir işaret var.Musevi mahallesine girerken de David yıldızı. Girdiği mahallenin kültürüne ve geleneklerine saygı bekleniyor ziyaretçiden! Mahallelerde karışık yaşandığı da oluyormuş ama hep anlaşılıyor kimin evi olduğu. Örnegin kapı tokmaklarından çıkarabiliyorsunuz bunu. Tokmaktaki elin parmağında yüzük varsa burası Müslüman evi, gibi.

Kasbah’da Osmanlinin burada hakim oldugu 315 yilin izleri hala canlı. Osmanlıdan da önce korsan Barbaros ve kardeşleri Oruç ve Hızır varlar burada. 16. yüzyılda Cezayir, Barbaros’dan yardım istiyor Ispanyollara karşı ve Barbaros kardeşler burada Avrupalı korsanlara karşı bir kale oluşturuyorlar. Daha sonra Barbaros Osmanlı donanmasının başına getirildiğinde Cezayiri Osmanlı Devletine bağlıyor. Oruç ve Hızır reisler ise değişik zamanlarda burada şehit oluyorlar. Hatta Oruç Reis, Kasbahdaki Sidi Abdurrahman Camii Türbesinde yatıyor. Camiyi merakla buluyorum, cünkü Oruç Reisin mezarını fotograflayacağım. Planım bu, resimleri Yaşar Gürbüz hocama yollayacağım. Ama ne caminin içinde ne de kabristanda resim çekmeme izin var. Cezayir’de resmi kisi ve bina resmi çekmek yasak da bir mezar resmi neden yasaklanır, bilemiyorum. Hayal kırıklığıyle dönüyorum oradan. Kasbah’da pek çok Osmanlı konağı, sarayı var, genelde aynı tarz. En görkemlisi Mustafa Pasa Sarayı. İnceden inceye düşünülüp tasarlanmış son derece fonksiyonel bir yapı. Tüm duvarlar çini kaplı. O devirde öyle servet var ki, Delf’den getirtilmiş çiniler. Hatta şan olsun diye Delf’te tüm Osmanlı donanmasının gemileri tek tek fayanslara resmedilmiş. Bütün bu şatafata bakarak Kasbahın bugünkü durumu içler acısı. Her ne kadar 1992 yılında Dünya Kültür mirası olarak UNESCO korumasına alındıysa da henüz gözle görünür bir koruma belirtisi saptayamadım. Umarım yıkılıp dökülen sokaklar için çok geç kalınmaz.

Özden Yalım
Amsterdam, Ocak 2019

2 Yorum

Bu dünya o kadar çok güzelliklerle dolu ki o güzellikleri keşfetmek ve not etmek bile keyif verici bir serüven. instagram’da etkilendiğim yerleri hemen haritama kaydediyorum olur da bir gün gidersem kaçırmayayım diye. Seneler seneler önce sanırım 2008’de daha instagram yokken The Fall (2006) filmini izlerken bir sürü ilham verici yer görmüştüm. Sürrealist karelerden filmin konusunu bile hatırlamıyorum. Şimdi bu yazıyı yazarken baktım da o sürrealist karelerden biri Namibia’da çekilmiş. Namibia’ya gitmeden önce bunu fark etmemiştim. Bilinçaltım bir şekilde instagram’dan önce de kaşif ruhum için çalışıyormuş.

The Fall (2006)

Hazırlık ve Rota

Önceki yazılarımda bahsetmişimdir: Afrika çok güzel ama rehbersiz ve solo olarak seyahat etmesi zor bir coğrafya. Dil, ulaşım, güvenlik, fakirlik gibi bir çok etken var. Bu yüzden Namibia’ya tek başına gideceksem bir tur ayarlamam gerektiğini biliyordum. Bu sefer karşıma tourradar.com sayfası çıktı. Booking.com’un turistik turlar için olanı gibi düşün. Gün sayısı, gün başına fiyat, başlangıç noktası vs. gibi kullanışlı filtreleme seçenekleri var. Namibia’nın başketi Windhoek’ta başlayıp Güney Afrika’nın başkenti Cape Town’da biten gün başı 65 Euro maliyeti olan bir tur buldum. Aynı rotayı güneyden kuzeye de yapmak mümkün. Bu gibi turlar tırdan devşirme (overland truck) üstü otobüs alt kısmı 2 haftalık bütün kamp malzemesini taşıyabilen bir araçla yapılmakta. 20 kişilik araçta sadece 7 yolcuyduk ve bize Güney Afrikalı rehberimiz ve şoförümüz eşlik etti. Maliyeti, başlangıç ve bitiş noktasının farklı olması ve boş yere kocaman ülkede Windhoek’a dönmemek başlıca seçim kriterlerim oldu. Ayrıca deneyimli ekiple yolların çok gelişmemiş olduğu ve kilometre kareye 3 insanın yaşadığı bir yerde benzin istasyonu, market, kalacak yer, yemek aramamak büyük lükstü. Rehberimiz sabah kahvaltımızı, öğle ve akşam yemeklerimizi yeme tercihlerimize göre hazırladı. Bizim de hazırlık ve bitiş aşamalarında yardımımız beklendi. Araçta buzdolabı, USB şarj yerleri ve prizlerin olması konforu arttırdı. Bu arada turun ilk 2 gününün Etosha Millî Parkı‘nda safariyle başlaması hem şahane oldu hem de çok pahalı olan safariyi bu fiyatla yapmak aşırı ucuza geldi.  Safari maalesef pahalı bir aktivite. Eski e-postalarıma baktım da Kilimanjaro sonrası katıldığımız safarinin günlük maliyeti kişi başı yaklaşık 300 Amerikan Doları imiş. 0.50 Euro’sunun hesabını yapan eski erkek arkadaşım bu yazıyı okursa yüreğine inebilir.

Aşı ve malzeme hazırlığım için Madagaskar gezi notlarıma buradan bakabilirsin.

Etosha Millî Parkı

Safari yapmak çok keyifli ve güzel geçmesi biraz da şans işi. Hayvanların günlük rutinlerindeki hallerine şahit olmayı çok seviyorum. Normalde safari çok maliyetli olduğu için Namibia’da özellikle safari turu aramadım ama gezi programında olduğu için çok beklentim olmadan ilk durağımız olan Etosha’ya vardık. Daha önce Tanzanya’da katıldığım safariden farklı olan kamp alanlarından gözlemlenebilen yapay “waterhole” denen su birikintileriydi. Araç üzerinde olmadan hazır kamp alanında dinlenirken ya da gece su birikintilerini gören banklarda gelen giden hayvanları izlemek muazzamdı. Gergedanların gerilimi, dizlerini bükerek su içen zürafalar eşliğinde gün batımı, su içen springbok avlayan çakal ve ölüm çığlığı unutamayacağım anlara eklendi. Safaride aslan, leopar, fil, gergedan ve buffalodan oluşan Big Five denen bir grup var. Bu hayvanlar bir insanın yerde tek başına avlaması imkansız hayvanlar. Big Five safaride olmazsa olmazlardan. Bu tür arabayla gezmeye de “game drive” denmekte. Etosha kurak bir bölge olduğu için buffalo görmedik. Fili de çok uzaktan görebildik. Aynı zaman diliminde instagram’da betonlaşmış bir fil karesi karşıma çıktı, fili yakından görebilseydik belki ben de aynı manzaraya şahit olabilecektim. Safaride fotoğraf çekmekten çok anı yaşamak daha mühim. Annesiyle birlikte su içmeye giden yavru aslanın neşesi ve annesiyle oyunları fotoğrafa sığamayacak kadar muazzam. Etosha’da safarinin yanında bir de tuz gölü olan Etosha Pan‘ı ziyaret ettik.

Etosha’da Gün Batarken

Brandberg

Etosha’dan Brandberg’e giderken Himba kabilesinin yaşadığı köye uğradık. Gruptaki arkadaşlara biraz tiyatro sahnesi gibi gelse de bence ilginçti. Giyimleri, üzerlerindeki killer, evler, görenekler dinlemeye değerdi. Brandberg Namibia’nın en yüksek noktası. Buradaki kampımızın sabahına fillerle uyandık. Kahvaltıya gelen fil ailesini bulunduğumuz yerde gözlemlemek çok eğlenceliydi. Fil ailesinde iki tane ergen fil olduğu için görevliler mesafemize dikkat etmemizi söyledi. Brandberg’de 2000 senelik çizimleri görmek için The White Lady‘e yürüyüş yaptık. The White Lady’ye ile kamp arasında yolun geçtiği alanda belli aralıklarla yer alan düzgün daireler var. Bunlara “fairy circle” denmekte. Araçta olduğumuz ve yol sarstığından fotoğrafını çekemedim ama ilginç olan bu dairelerin içinde otların olmaması. Rehberimizin dediğine göre oluşumu hakkında kesin bir bilgi yok. Brandberg’deki kampta ilk başarılı Samanyolu fotoğrafı çekimimi gerçekleştirdim. Güney yarım kürede olduğum için Samanyolu ufuk çizgisine paralel.

The Fairy Circles

Sossusvlei

Deadvlei ve akasya ağaçları ile dans

Benim en merak ettiğim yer işte burasıydı. Rüya gibi bir yer. Akan nehrin yolunu kumulların kapatmasıyla ölü vadiler Deadvlei‘ler oluşmuş. Bütün bu kumullarla çevrili alana da çıkmaz Sossusvlei denmekte. Fotoğraflarda gördüğün akasya ağaçları 900 yıllık ve belli bir süre sonra taşlaşacakmış. Gün doğarken kumul tepelerinin bir tarafının siyah bir tarafının açık renk kalması nefis bir manzara çıkardı. Dune 45 denen büyük kumul tepesinin üzerine çıkmak öyle kolay değil.  Kum sürekli kaymakta ve düz bir yüzey yok. Karda yürümek zordur olan şarkı sözleri kumda yürümek zor diye çevrilebilir.

Dune 45

The Fish River Canyon

Namibia’dan etkilendiğim en önemli şey barındırdığı yer yüzü şekilleri ve bunların çeşitliliği. Bütün rota boyunca hiç sıkılmadım ve hemen hemen her geçtiğimiz yerden etkilendim. Dünyanın en büyük 2. kanyonu The Fish River Canyon Namibia’da. En büyüğü adı üstünde The Grand Canyon :) Kanyonun büyüklüğü ve kuraklığı ürpertici, zaten yaz başlangıcı olduğundan gündüz kanyonun tabanına inmek yasak. Bu manzarada piknik yaparak gün batımını izledik. Çöl iklimini şiddetli hissetiğim bir duraktı. Gündüz çok sıcak ve gece soğuk olduğu için güneş battıktan sonra çok güçlü rüzgar çıktı. Çadırı sabitlemesem gece biraz zor geçebilirdi.

Aklımda kalan diğer detaylar

  • Namibia eskiden Alman sömürgesiymiş. Bu nedenle Almanca, Alman mutfağı ve mimarisinin etkilerini Swakopmund, Windhoek gibi büyük şehirlerde görmek mümkün. Güney Afrika’dan bağımsızlığını ise 1990’da elde etmiş. Afrikaans Hollandaca’dan daha çok Flemenkçe’ye yakın olsa da çat pat anladım bir çok şeyi. İngilizlerin Güney Afrika hakimiyeti sırasında bir çok İngiliz kökenli aile de var Namibia’da. Maalesef ana sermaye yurt dışından geldiği için dükkan sahipleri çoğunlukla beyaz ve çalışanlar siyahi.
  • Swakopmund civarında kumda kayma (sandboarding) aktivitesi mutlaka denenmeli, kum her deliğinize girecek :)
  • Namibia, hayvan ve yer yüzü şekli açısından çok çeşitli. Kurak ülke deyip geçmemeli.
  • Game meat mutlaka tadılmalı. Ben oryx ve springbok yedim, yumuşak güzel pişmişti. Aslanlar ağzının tadını biliyor :)
  • Çölün 5 hali yani her halini görmek için harika bir ülke. Sossusvlei’ye varmadan önceki akşam kaldığımız kampta ufak bir çöl hayatı turuna katıldık. Çölde hangi su kaynakları ile hayatta kalan canlılardan yağmurun çöl hayatına olumsuz etkilerine kadar bir çok farklı şey öğrendim.
  • Namibia ve Güney Afrika’nın para birimleri aynı değerde. Güney Afrika sınırına yaklaştıkça para üstünü Güney Afrika parası olarak almak değer kaybını önlemek için mühim.
  • 4×4 kiralayıp üstünde de kamp yaparak Namibia’yı gezmek mümküm ama dediğim gibi yol bulma, benzin alma, aracın tamir ihtiyacı gibi şeylere hazırlıklı olmak gerek.
  • Türk pasaportuna vize gerekli, bu yüzden Belçika’ya gidip gelmiş olmak bile ayrı bir maceraydı. Bir kere kafaya koydum çok şükür de sonunu getirdim.
  • İnternet kapsama alanı çok iyi olmasa da 2 Euro’ya sim kart aldım ve bütün gezim boyunca çok hesaplı oldu. Millî parklarda para ile wifi’ya bağlanmak mümkün ama fiyat performans açısından kötü bağlantı. Telefonumla en azından ana yollarda araçta seyir halindeyken internete çok rahat bağlandım. 1 haftalık 1 Gb data paketi yaklaşık 2 Euro.

Diğer fotoğraflar, videolar ve hikayeler için instagram’dan #visneinnamibia etiketine bakabilirsin. Bu arada ilginç bir şey oldu. instagram Himba kabilesinden bir kızın fotoğrafını paylaştığım için fotoğrafımı kaldırdı. Biliyorsunuz instagram kadın göğsü ucuna takık. Neyse, instagram bu fotoğrafımı kaldırırken gitmiş fotoğraflarımın etiketini de engellemiş. Etiketlediğim ülkeleri arayıp bulamaz oldum. Şikayet için kimseye ulaşamamak sıkıntılıydı. Bir sürü çabadan sonra bazı etiketlerim geri gelmiş ama  #visneincuba gibi “Top” sekmesinde fotoğraflarım görünmüyor, “Recent” sekmesinde görünüyor. Bilgine…

Vişne Kiraz
Ekim 2018
(Amsterdam, Şubat 2019)

9 Yorum
%d blogcu bunu beğendi: