Vişne Kiraz

Düşlerimin peşi sıra kendimi yollara vurdum

Posts tagged ‘blog’

Bu sefer misafir yazarımız 1970 mezunu ODTÜ’lü gezgin Özden Yalım. Özden Hoca ile Amsterdam’da düzenlenen ODTÜ buluşmasında tanıştık. Kendisi Muhan Soysal Hoca’nın ilk öğrencilerinden ve ODTÜ İdari Bilimler’den mezun olduktan sonra master için Hollanda’ya gelmiş. Burada yaşamaya devam etmiş. Kendisiyle her buluştuğumuzda yeni şeyler öğreniyorum, ufkum açılıyor. İki gezgin olarak seyahat konusunda da çok şeyler paylaşıyoruz. Cezayir öncesi ve sonrası izlenimlerini dinledikten sonra biraz Namibia‘yı andıran noktalar fark ettim. Facebook sayfasında paylaştığı bu kapsamlı notlarını da izniyle burada başka gezginlere açmak istedim.

Cezayir Notları 1: Tuareg

Cezayir gezisinin ilk etabı Sahara Çöl turu idi. Cezayir havaalanından pervaneli bir uçakla iki saatte Djanet havaalanına vardık (pervaneli uçağa en son 55 yıl önce binmiştim). Djanet, Cezayir’in Güneydoğusunda, Illizi Vilayetinde bir kaza merkezi. 1000 metre yükseklikte, geçmişi tarih öncesine uzanan, UNESCO koruması altında bir şehir. Cezayir’in diğer şehirlerinde olduğu gibi yaşama alanları yüksek duvarlarla çevrili olduğundan sadece sokaklarda dolaşarak görmek olası değil, şehri özel olarak gezmek gerekiyor. Bu bölge doğal gaz açısından çok zengin (ama bu doğal kaynağin %75’i yabancı firmaların elinde).

Gezi organizatörleri çölde dolaşmak için Tuareglerle işbirliği yapıyorlar. Tuareg büyük bir etnik Berber halkı. Sahara, Güneybatı Libya, Güney Cezayir, Nijer, Mali ve Burkino Faso’ya kadar yayılmış bir göçebe grubu. Grubumuza kılavuzluk eden Tuaregler, çölü avuçlarının içi gibi tanıyorlar. Sanki içlerinde bir pusula ya da “navigator” taşıyorlar. Bütün gün bize şoförlük yapıyorlar, mola yerlerinde bir yandan ateş yakıp yemek hazırlarken, bir yandan da çadırları kurup gecenin hazırlığını yapıyorlar (çölde geceler çok soğuk). Yemekten sonra özel Tuareg çayı hazırlıyorlar, gece her işleri bitince müzik aletlerini alıp kamp ateşi etrafında Tuareg müziği ile bizi coşturuyorlar (sevdim bu müziği). Sabah kahvaltıdan sonra her şey toparlanıp arabalara yükleniyor, geride tek çöp bırakılmadan, yola çıkılıyor. Öğlen molası verdiğimizde (önden gidenlerin hazırladığı) sofraları hazır buluyoruz kilimler üzerinde. Akşam yemeğinden önce bir de saat beş çayımız var. Bunların hepsini sakin ve güler yüzle yapıyorlar. Bir tek kez, kendi aralarında konuşurken bile sinirli bir ses tonu kullandıklarına şahit olmadım. Ne kadar saygılı ve saygın insanlar bunlar! Tuareg kültürü gerçekten çok özel. Bu kültürde kadınlar ve kadınlara saygı çok önemli. Kadınlar, çocukları yetiştirmekle yükümlü, diğer işlerin tümünü erkekler yükleniyor. Djanet’de mecburi hizmet yapan doktor ve sağlık görevlileri anlatıyorlar “Tuareg’lerde aile içi şiddet yok.” Sonra ekliyorlar: “Dikkat edin, az demiyoruz, YOK!” Acaba Tuaregler dünyada bu konuda tek örneği mi oluşturuyorlar diye merak ediyorum, çünkü kadına bu denli saygılı başka toplum tanımıyorum.

Tuaregler hayvancılık yapıyorlar. Henüz kapitalist sisteme entegre olmadıklarından, sistemin sorunlarından da uzaklar. Sakin, arif, barış içinde yaşıyorlar. Bu kültür daha kendini ne kadar koruyabilecek ve sürdürebilecek bilinmez, Çünkü devlet onları yerleşik sisteme geçmeye zorluyor. Onlara ıssız bir yerlerde küçük evler inşa ediyorlar. Evleri ve çevreyi görünce dehşete düştüm. Bana bir kaç yıl önce Amerika çöllerinde gördüğüm, rezervatlara sıkıştırılmış umutsuz Kızılderili halkın durumunu anımsattı. Bir kültürün daha, tüm güzellikleri ve erdemleriyle yok edilmesine hep birlikte göz yumacağız belli ki. Tuaregleri de sistemimiz içinde mutsuzlaştırıp, çok şey öğrenebileceğimiz kültürlerini tarihin sayfalarına gömeceğiz.

Cezayir Notları 2: Sahara

“Çölde ne göreceksin anneanne? Otel var mı orada?”

Ben de tam bilmiyorum aslında, ama kum tepelerinden filan bahsediyorum torunuma. Çok soyut geliyor kulağına, en çok da gideceğim yerde tuvalet olmamasına takıyor. Beş yaşın tüm masumiyeti ile “Ben gitmezdim oralara!” diyor, “Ya yanlışlıkla üstlerine basarsam!”.

Çöldeki çeşitlilik beni sarhoş ediyor. Kum tepelerinin ışık/gölge ve rüzgarla oyunlarına bakmaya doyamıyorum. Ya Atlas Dağları, çeşit çeşit kayalık oluşumlar, nehir yatakları, kanyonlar ve en etkileyicisi tarih öncesinden kalma kaya ve mağara resimleri. Modern bir ressamın elinden çıkmış sanki ama ne zamanda kimlerin elinden çıktığını bilen yok. Ama bu, hayranlıkla seyretmemize mani değil.

Çölün garip bir etkisi var üzerimde, doping gibi. İçimde bir coşku, ayağım yerden kesilir gibi, sebepsiz bir mutluluk. Oysa ayağımın yerden kesildiği filan yok! Tam aksine kumda yürümek, kum tepelerine tırmanmak, kayak çizmeleriyle karlı tepelerde yürümek gibi. Ayakkabılarıma sürekli kum doluyor. Ancak bu sessizlik, sonsuzluk ve dinginlik varoluşla ilgili sorular getiriyor aklıma. Kum tepeleri üzerinde oturup günbatımını beklerken kendimi ya meditasyon yaparken buluyorum ya da “uygarlık” üzerine kafa yorarken. Şehir yaşamının telaşlı koşturmacası içinde durup soluklanmaya, yaşamsal sorulara zaman ayıramayan herkesin, yaşamında en az bir kez bu tür bir “mola” yaşaması, kendiyle baş başa kalması ne inanılmaz bir mutluluk olurdu!

Cezayir Notları 3: Tipaza’da Tarihin peşinde

Tipaza vilayetinin başkenti Tipaza, Akdeniz kıyısında güzel plajlarla süslü, sevimli ve sıcacık bir belde. Bugünkü modern şehir 1857 yılında kurulmus ama daha eskilere dayanan bir geçmişi de var. Roma İmparatorluğu’na ait bir kent iken adı Tipasa imiş. Çok geniş bir alanı kapsayan, yeşillikler içindeki Tipasa harabeleri, denizlerin en güzelinin mavisiyle birleşince büyülü bir yere dönüşüyor. Albert Camus da burayı gördüğünde kaptırmış kendisini bu büyüye ve kitaplarını burada yazmaya karar vermiş. Onun anısına dikilmis bir anıt bile var burada ama güzelim Roma mimarisi ile hiç uyuşamamış ne yazık ki. Tüm Roma harabelerinde olduğu gibi alt yapının mükemmelliği, kentin mimarisi ve estetiği etkiliyor insanı ve düşündürüyor neden bu örneklerden ders alamadığımızı.

Tipaza’dan Bousmail kasabasına doğru ilerlerken Sidi Rached mevkiinde başka bir anıt çıkıyor karşımıza. Bir tepe üzerindeki bu mezar anıt, kapılarındaki oymaları haç işaretine benzetilerek “Bir Hristiyan Kadın Mezarı” diye anılmış uzun süre. Oysa yapı, Hristiyanlığın bu ülkeye girişinden daha eskiye dayanıyor. M.S. 1. yüzyıldan kaldığı tahmin edilen “Royal Mausoleum of Mauretannia“, eski Berber kraliyet ailelerine ait mezarların bir örneği. Burada Numidia ve Mauretania hükümdarları, Berber kralı II. Juba ve kraliçe II. Cleopatra Selena yatıyor. Yakın zamana kadar mezar anıtın içini gezmek de mümkünmüş ama bir ara burada terroristler saklandı diye kapatmışlar şimdi! Bilgi almak için oraya buraya, gişedeki görevlilere, her yere başvuruyorum; tek İngilizce bilen olmadığı gibi İngilizce tek bir yazı, broşür, kitap yok. Sadece burada değil, Cezayir’in hiç bir müzesinde, tarihi mekanında, tek kelime İngilizce açıklama, not, etiket, bilgi bulamıyorum. Bundan rahatsızlık duyan da yok!

Mezar anıtın bulunduğu tepenin eteklerinde Söke ovasını andıran uçsuz bucaksız, verimli bir ova uzanıyor. Buraya “Cezayir’in Ekmek Torbası” denirmiş; ülkeyi doyuracak temel ürünler burada yetişirmis. Ama ne hikmetse, ulaşım kolaylığından olsa gerek, ova fabrikaların işgaline uğramış. Fabrikalar çoğaldıkça verimli tarım alanı da giderek daralıyor. Üzülerek vardığım sonuç, bu ülkede tarım ve turizmin büyük büyük ölçüde ihmal edildiği. Fransızca konuşamamak ise benim ayıbım!

Cezayir Notları 4: Başkent Cezayir ve Kasbah

Her köşesi tarih kokan bu güzel sehir, tarih öncesinden başlayarak ona sahip olmaya çalışmış pek çok kavimden izler taşıyor. Kartacalılar, Romalılar, Bizanslar, Müslüman kavimler, Ispanyollar, Osmanlılar, Fransızlar…Ama sehrin siluetinde en baskın yapı çok yeni: Martyr’s Memorial Algiers. Cezayir Cumhuriyetinin 20. yılında (1982) Fransa’ya karşı verilen bağımsızlık savaşı şehitleri anısına inşa edilmiş anıt! Çevre düzenlemesi Cezayir’i kuşbakışı gözler önüne seriyor. Şehre böyle hakim bir başka köşe de Notre Dame d’ Africa kilisesi (1872). Buradan liman ve denize bakış, Aşiyan’dan Boğazı seyretmek gibi adeta!

Osmanlı camileri beni şaşırtıyor. Osmanlı mimarisindeki minareler yok burada, mimari tarz buraya uyarlanmış. Cezayir’de minareler dört köşeli, Osmanlı da silindir biçimindeki minarelerini burada sekizköşeye çevirmiş. Kentte pek çok tarihi bina müze olmuş, Ama Jardin d’Essai du Hamma gibi 1800 lerden bu yana gelen parklar ve Cervantes mağaralari da görülmeye değer. Ben Cervantes’in bir zamanlar Ispanya’da íslediği bır suça karsı bir elinin kesilmesi cezasından kurtulmak için Cezayır’e kaçtığını, burada esir edilip esir pazarında satıldığını ve sonunda hürrıyeti bağışlandıktan sonra Ispanya’ya dönüp Donkişot’u yazdığını burada öğrendim. Esareti sırasında çalışırken bir elini kaybetmiş olması da ironik bir detay.

Şehrin en tarihi ve ilginç bölgesi ise tartışma götürmez: Kasbah (bu kelimenin Türkce “kasaba” kelimesinden geldigi söyleniyor). Asirlarca çeşitli dinden insanlar burada yanyana, birbirlerine saygı içinde yasamışlar. Sokaklarda, binalarda, kapı süslemelerinde bu kültürleri simgeleyen işaretler var. Örneğin müslüman bölgesine ayak basarken sokak girişinde buranın müslüman bölgesi olduğunu irdeleyen bir işaret var.Musevi mahallesine girerken de David yıldızı. Girdiği mahallenin kültürüne ve geleneklerine saygı bekleniyor ziyaretçiden! Mahallelerde karışık yaşandığı da oluyormuş ama hep anlaşılıyor kimin evi olduğu. Örnegin kapı tokmaklarından çıkarabiliyorsunuz bunu. Tokmaktaki elin parmağında yüzük varsa burası Müslüman evi, gibi.

Kasbah’da Osmanlinin burada hakim oldugu 315 yilin izleri hala canlı. Osmanlıdan da önce korsan Barbaros ve kardeşleri Oruç ve Hızır varlar burada. 16. yüzyılda Cezayir, Barbaros’dan yardım istiyor Ispanyollara karşı ve Barbaros kardeşler burada Avrupalı korsanlara karşı bir kale oluşturuyorlar. Daha sonra Barbaros Osmanlı donanmasının başına getirildiğinde Cezayiri Osmanlı Devletine bağlıyor. Oruç ve Hızır reisler ise değişik zamanlarda burada şehit oluyorlar. Hatta Oruç Reis, Kasbahdaki Sidi Abdurrahman Camii Türbesinde yatıyor. Camiyi merakla buluyorum, cünkü Oruç Reisin mezarını fotograflayacağım. Planım bu, resimleri Yaşar Gürbüz hocama yollayacağım. Ama ne caminin içinde ne de kabristanda resim çekmeme izin var. Cezayir’de resmi kisi ve bina resmi çekmek yasak da bir mezar resmi neden yasaklanır, bilemiyorum. Hayal kırıklığıyle dönüyorum oradan. Kasbah’da pek çok Osmanlı konağı, sarayı var, genelde aynı tarz. En görkemlisi Mustafa Pasa Sarayı. İnceden inceye düşünülüp tasarlanmış son derece fonksiyonel bir yapı. Tüm duvarlar çini kaplı. O devirde öyle servet var ki, Delf’den getirtilmiş çiniler. Hatta şan olsun diye Delf’te tüm Osmanlı donanmasının gemileri tek tek fayanslara resmedilmiş. Bütün bu şatafata bakarak Kasbahın bugünkü durumu içler acısı. Her ne kadar 1992 yılında Dünya Kültür mirası olarak UNESCO korumasına alındıysa da henüz gözle görünür bir koruma belirtisi saptayamadım. Umarım yıkılıp dökülen sokaklar için çok geç kalınmaz.

Özden Yalım
Amsterdam, Ocak 2019

2 Yorum

Bu dünya o kadar çok güzelliklerle dolu ki o güzellikleri keşfetmek ve not etmek bile keyif verici bir serüven. instagram’da etkilendiğim yerleri hemen haritama kaydediyorum olur da bir gün gidersem kaçırmayayım diye. Seneler seneler önce sanırım 2008’de daha instagram yokken The Fall (2006) filmini izlerken bir sürü ilham verici yer görmüştüm. Sürrealist karelerden filmin konusunu bile hatırlamıyorum. Şimdi bu yazıyı yazarken baktım da o sürrealist karelerden biri Namibia’da çekilmiş. Namibia’ya gitmeden önce bunu fark etmemiştim. Bilinçaltım bir şekilde instagram’dan önce de kaşif ruhum için çalışıyormuş.

The Fall (2006)

Hazırlık ve Rota

Önceki yazılarımda bahsetmişimdir: Afrika çok güzel ama rehbersiz ve solo olarak seyahat etmesi zor bir coğrafya. Dil, ulaşım, güvenlik, fakirlik gibi bir çok etken var. Bu yüzden Namibia’ya tek başına gideceksem bir tur ayarlamam gerektiğini biliyordum. Bu sefer karşıma tourradar.com sayfası çıktı. Booking.com’un turistik turlar için olanı gibi düşün. Gün sayısı, gün başına fiyat, başlangıç noktası vs. gibi kullanışlı filtreleme seçenekleri var. Namibia’nın başketi Windhoek’ta başlayıp Güney Afrika’nın başkenti Cape Town’da biten gün başı 65 Euro maliyeti olan bir tur buldum. Aynı rotayı güneyden kuzeye de yapmak mümkün. Bu gibi turlar tırdan devşirme (overland truck) üstü otobüs alt kısmı 2 haftalık bütün kamp malzemesini taşıyabilen bir araçla yapılmakta. 20 kişilik araçta sadece 7 yolcuyduk ve bize Güney Afrikalı rehberimiz ve şoförümüz eşlik etti. Maliyeti, başlangıç ve bitiş noktasının farklı olması ve boş yere kocaman ülkede Windhoek’a dönmemek başlıca seçim kriterlerim oldu. Ayrıca deneyimli ekiple yolların çok gelişmemiş olduğu ve kilometre kareye 3 insanın yaşadığı bir yerde benzin istasyonu, market, kalacak yer, yemek aramamak büyük lükstü. Rehberimiz sabah kahvaltımızı, öğle ve akşam yemeklerimizi yeme tercihlerimize göre hazırladı. Bizim de hazırlık ve bitiş aşamalarında yardımımız beklendi. Araçta buzdolabı, USB şarj yerleri ve prizlerin olması konforu arttırdı. Bu arada turun ilk 2 gününün Etosha Millî Parkı‘nda safariyle başlaması hem şahane oldu hem de çok pahalı olan safariyi bu fiyatla yapmak aşırı ucuza geldi.  Safari maalesef pahalı bir aktivite. Eski e-postalarıma baktım da Kilimanjaro sonrası katıldığımız safarinin günlük maliyeti kişi başı yaklaşık 300 Amerikan Doları imiş. 0.50 Euro’sunun hesabını yapan eski erkek arkadaşım bu yazıyı okursa yüreğine inebilir.

Aşı ve malzeme hazırlığım için Madagaskar gezi notlarıma buradan bakabilirsin.

Etosha Millî Parkı

Safari yapmak çok keyifli ve güzel geçmesi biraz da şans işi. Hayvanların günlük rutinlerindeki hallerine şahit olmayı çok seviyorum. Normalde safari çok maliyetli olduğu için Namibia’da özellikle safari turu aramadım ama gezi programında olduğu için çok beklentim olmadan ilk durağımız olan Etosha’ya vardık. Daha önce Tanzanya’da katıldığım safariden farklı olan kamp alanlarından gözlemlenebilen yapay “waterhole” denen su birikintileriydi. Araç üzerinde olmadan hazır kamp alanında dinlenirken ya da gece su birikintilerini gören banklarda gelen giden hayvanları izlemek muazzamdı. Gergedanların gerilimi, dizlerini bükerek su içen zürafalar eşliğinde gün batımı, su içen springbok avlayan çakal ve ölüm çığlığı unutamayacağım anlara eklendi. Safaride aslan, leopar, fil, gergedan ve buffalodan oluşan Big Five denen bir grup var. Bu hayvanlar bir insanın yerde tek başına avlaması imkansız hayvanlar. Big Five safaride olmazsa olmazlardan. Bu tür arabayla gezmeye de “game drive” denmekte. Etosha kurak bir bölge olduğu için buffalo görmedik. Fili de çok uzaktan görebildik. Aynı zaman diliminde instagram’da betonlaşmış bir fil karesi karşıma çıktı, fili yakından görebilseydik belki ben de aynı manzaraya şahit olabilecektim. Safaride fotoğraf çekmekten çok anı yaşamak daha mühim. Annesiyle birlikte su içmeye giden yavru aslanın neşesi ve annesiyle oyunları fotoğrafa sığamayacak kadar muazzam. Etosha’da safarinin yanında bir de tuz gölü olan Etosha Pan‘ı ziyaret ettik.

Etosha’da Gün Batarken

Brandberg

Etosha’dan Brandberg’e giderken Himba kabilesinin yaşadığı köye uğradık. Gruptaki arkadaşlara biraz tiyatro sahnesi gibi gelse de bence ilginçti. Giyimleri, üzerlerindeki killer, evler, görenekler dinlemeye değerdi. Brandberg Namibia’nın en yüksek noktası. Buradaki kampımızın sabahına fillerle uyandık. Kahvaltıya gelen fil ailesini bulunduğumuz yerde gözlemlemek çok eğlenceliydi. Fil ailesinde iki tane ergen fil olduğu için görevliler mesafemize dikkat etmemizi söyledi. Brandberg’de 2000 senelik çizimleri görmek için The White Lady‘e yürüyüş yaptık. The White Lady’ye ile kamp arasında yolun geçtiği alanda belli aralıklarla yer alan düzgün daireler var. Bunlara “fairy circle” denmekte. Araçta olduğumuz ve yol sarstığından fotoğrafını çekemedim ama ilginç olan bu dairelerin içinde otların olmaması. Rehberimizin dediğine göre oluşumu hakkında kesin bir bilgi yok. Brandberg’deki kampta ilk başarılı Samanyolu fotoğrafı çekimimi gerçekleştirdim. Güney yarım kürede olduğum için Samanyolu ufuk çizgisine paralel.

The Fairy Circles

Sossusvlei

Deadvlei ve akasya ağaçları ile dans

Benim en merak ettiğim yer işte burasıydı. Rüya gibi bir yer. Akan nehrin yolunu kumulların kapatmasıyla ölü vadiler Deadvlei‘ler oluşmuş. Bütün bu kumullarla çevrili alana da çıkmaz Sossusvlei denmekte. Fotoğraflarda gördüğün akasya ağaçları 900 yıllık ve belli bir süre sonra taşlaşacakmış. Gün doğarken kumul tepelerinin bir tarafının siyah bir tarafının açık renk kalması nefis bir manzara çıkardı. Dune 45 denen büyük kumul tepesinin üzerine çıkmak öyle kolay değil.  Kum sürekli kaymakta ve düz bir yüzey yok. Karda yürümek zordur olan şarkı sözleri kumda yürümek zor diye çevrilebilir.

Dune 45

The Fish River Canyon

Namibia’dan etkilendiğim en önemli şey barındırdığı yer yüzü şekilleri ve bunların çeşitliliği. Bütün rota boyunca hiç sıkılmadım ve hemen hemen her geçtiğimiz yerden etkilendim. Dünyanın en büyük 2. kanyonu The Fish River Canyon Namibia’da. En büyüğü adı üstünde The Grand Canyon :) Kanyonun büyüklüğü ve kuraklığı ürpertici, zaten yaz başlangıcı olduğundan gündüz kanyonun tabanına inmek yasak. Bu manzarada piknik yaparak gün batımını izledik. Çöl iklimini şiddetli hissetiğim bir duraktı. Gündüz çok sıcak ve gece soğuk olduğu için güneş battıktan sonra çok güçlü rüzgar çıktı. Çadırı sabitlemesem gece biraz zor geçebilirdi.

Aklımda kalan diğer detaylar

  • Namibia eskiden Alman sömürgesiymiş. Bu nedenle Almanca, Alman mutfağı ve mimarisinin etkilerini Swakopmund, Windhoek gibi büyük şehirlerde görmek mümkün. Güney Afrika’dan bağımsızlığını ise 1990’da elde etmiş. Afrikaans Hollandaca’dan daha çok Flemenkçe’ye yakın olsa da çat pat anladım bir çok şeyi. İngilizlerin Güney Afrika hakimiyeti sırasında bir çok İngiliz kökenli aile de var Namibia’da. Maalesef ana sermaye yurt dışından geldiği için dükkan sahipleri çoğunlukla beyaz ve çalışanlar siyahi.
  • Swakopmund civarında kumda kayma (sandboarding) aktivitesi mutlaka denenmeli, kum her deliğinize girecek :)
  • Namibia, hayvan ve yer yüzü şekli açısından çok çeşitli. Kurak ülke deyip geçmemeli.
  • Game meat mutlaka tadılmalı. Ben oryx ve springbok yedim, yumuşak güzel pişmişti. Aslanlar ağzının tadını biliyor :)
  • Çölün 5 hali yani her halini görmek için harika bir ülke. Sossusvlei’ye varmadan önceki akşam kaldığımız kampta ufak bir çöl hayatı turuna katıldık. Çölde hangi su kaynakları ile hayatta kalan canlılardan yağmurun çöl hayatına olumsuz etkilerine kadar bir çok farklı şey öğrendim.
  • Namibia ve Güney Afrika’nın para birimleri aynı değerde. Güney Afrika sınırına yaklaştıkça para üstünü Güney Afrika parası olarak almak değer kaybını önlemek için mühim.
  • 4×4 kiralayıp üstünde de kamp yaparak Namibia’yı gezmek mümküm ama dediğim gibi yol bulma, benzin alma, aracın tamir ihtiyacı gibi şeylere hazırlıklı olmak gerek.
  • Türk pasaportuna vize gerekli, bu yüzden Belçika’ya gidip gelmiş olmak bile ayrı bir maceraydı. Bir kere kafaya koydum çok şükür de sonunu getirdim.
  • İnternet kapsama alanı çok iyi olmasa da 2 Euro’ya sim kart aldım ve bütün gezim boyunca çok hesaplı oldu. Millî parklarda para ile wifi’ya bağlanmak mümkün ama fiyat performans açısından kötü bağlantı. Telefonumla en azından ana yollarda araçta seyir halindeyken internete çok rahat bağlandım. 1 haftalık 1 Gb data paketi yaklaşık 2 Euro.

Diğer fotoğraflar, videolar ve hikayeler için instagram’dan #visneinnamibia etiketine bakabilirsin. Bu arada ilginç bir şey oldu. instagram Himba kabilesinden bir kızın fotoğrafını paylaştığım için fotoğrafımı kaldırdı. Biliyorsunuz instagram kadın göğsü ucuna takık. Neyse, instagram bu fotoğrafımı kaldırırken gitmiş fotoğraflarımın etiketini de engellemiş. Etiketlediğim ülkeleri arayıp bulamaz oldum. Şikayet için kimseye ulaşamamak sıkıntılıydı. Bir sürü çabadan sonra bazı etiketlerim geri gelmiş ama  #visneincuba gibi “Top” sekmesinde fotoğraflarım görünmüyor, “Recent” sekmesinde görünüyor. Bilgine…

Vişne Kiraz
Ekim 2018
(Amsterdam, Şubat 2019)

6 Yorum

Mâlum bahar gelmek üzere. Hollanda’da lale tarlaları alabildiğine rengârenk olacak. Hollanda’ya gelen turistler Emirgan gibi bir park olan Keukenhof‘a akın edecek. Bense Keukenhof yerine senelerdir yaptığım gibi bu sene de keyifle lale tarlaları arasında Bollenstreek‘te Düldül’ümle gezeceğim 🚲.

Lalenin Osmanlı’dan Hollanda’ya gelişi

Hollanda’da bir süredir yaşasam da Hollandalılar’ın ticaret kafasına ve pragmatist yaklaşımlarına şaşırmaktan hâlâ kendimi alıkoyamıyorum. 16. yüzyılda devrin süper gücü Osmanlı’dan yardım istemek için Hollanda resmî heyeti Türkiye’ye gider. Konu İspanyollar’ın bölgedeki hakimiyetine karşı destek almaktır. Bu resmi ziyarette Osmanlı Heyeti hediye olarak lale soğanı verir Hollandalılar’a. Hollanda’ya ilk kez bu vesile ile gelen laleler o kadar çok sevilir ki lale çılgınlığı “tulip mania” başlar. Bu çılgınlığın meyvelerinden bir tanesi de ilk borsanın kurulmasıdır. Diğer meyvesi de bu lalelerin soğanlarını çoğaltmak için renk cümbüğü oluşturan lale tarlaları.

Keukenhof

Keukenhof aşağıdaki haritada da gördüğün gibi Lisse’e yakın girişi ücretli bir park. Giriş ücreti kişi başı 20 Euro civarında. Parkta bir çok lale türü ekili oluyor. İstanbul’da lale mevsimini görmüş hele Emirgan’ı ziyaret etmiş biri için çok ilginç bir yer değil. Bir de lale mevsimi olan Mart – Mayıs arası maalesef tur otobüslerinin katkısıyla aşırı kalabalık oluyor. Bisikletle parkın etrafından geçmek bile bu yüzden çok tatsız. Ben şahsen gelen misafirlerime Keukenhof’u değil Bollenstreek bölgesine gitmelerini öneriyorum.

Nedir Bollenstreek?

Lale soğanlarının çoğalması için ekilen lale tarlalarının bulunduğu Lisse civarı ve kıyı şeridi içinde kalan bölgeye Bollenstreek denmekte. Bollenstreek’te bir sürü çiçek tarlası yer almakta. Toprağı da ilginç bir şekilde kum gibi. Amaç soğanın çoğalması olduğu için anladığım kadarıyla bu kum türü toprak hem ekimi hem de soğanları çıkarmakta oldukça elverişli. İşte Hollanda’ya has olan manzara bu bölgede yer alan tarlalar. O alabildiğine uzanan renkli tarlaları laleler, sümbüller, zambaklar eşliğinde görmek muhteşem bir duygu. Bisikletle geçerken rüzgarın getirdiği sümbül kokusunu tarif edemem.

Rotam

Mart-Mayıs arası lale mevsiminde güneşli güzel bir havada Düldül’ümle yaklaşık 40 km’lik bir yol kat ediyorum. Amsterdam’da oturuyorum. Genelde Amsterdam-Zuid istasyondan Sassenheim‘a tren ile ulaşıp, Sassenheim’dan Lisse‘e doğru lale tarlaları gördükçe devam ediyorum. Sassenheim tren istasyonunda Bollenstreek Rotası ile ilgili bir sürü bilgilendirici pano bulunmakta. Ayrıca kısa bir rota için bile bir çok tarla yakın mesafede. Bu yüzden başlamasını en sevdiğim rota bu. Bir başka sene de tren hatlarında haftasonu olan bakım çalışması yüzünden Haarlem‘den Sassenheim‘a kadar gitmiştim. Haritada görünen şehirleri kapsayacak şekilde kendi rotanı sen de belirleyebilirsin. Tren durakları için Haarlem, Heemstede, Sassenheim’a ulaşmak bana daha kolay geliyor.

Bundan 3-4 sene önce bir lale tarlası sahibi kafeli bir konsept yaptı. Lale mevsiminde lale tarlasının yanına yatak, bisiklet, masa gibi dekorlar koyup çay, kahve, tatlı ikram etmekte. Tarlanın adı De Tulperij – Voorhout. Sassenheim istasyonundan bisiklet ile 13 dakika uzakta. Rotanın başında ya da sonunda mutlaka buraya uğramalısın. Kapanış saatini kontrol etmekte fayda var.

Olur da bu yazıdan ilham alıp Bollenstreek’e gidersen bana yorumlarını mutlaka aşağıda ilet, izlenimlerini merak ediyorum :)

Vişne Kiraz
Amsterdam Şubat 2019

Yorum bırakın

Sevgili Okur,

Myanmar vizesi başvurumu ve sonrası başıma gelenleri bu sefer yazılı değil sana sesli anlattım. Bak bakalım nasıl olmuş?

Vişne Kiraz
Amsterdam, Şubat 2018

Yorum bırakın

The Dark Hedges

Dublin seyahatim biraz farklı başladı. Sanki biraz da bir yönümü anlatan bir hikaye oldu Sevgili Okur.

(Sakın nasıl diye sorma!) Bir şekilde İrlanda’nın Schengen bölgesinde olduğuna inanmışım. O kadar emindim ki önüme çıkan sinyallerin hiçbirinden kıllanmadım bile. Havaalanındayken gittim doğruca Schengen uçaklarının olduğu kapıya. Biniş kartımdaki barkodu okuttuğumda yanlış yerde olduğum uyarısını aldım. “Schiphol’de inşaat var, ondan zağar.” dedim ve üst katta Schengen bölgesi dışına uçan uçakların kalktığı kapıya gittim. Bu yüzden de pasaportumun damgalanmasını yadırgamadım. Uçağımın olduğu kapı İngiltere’ye giden uçakların olduğu yerdeydi (çok ilginç). Hostes pasaportuma bakarken bir yandan beni business class’a aldıkları için yeni biniş kartı basmaya çalışıyor bir yandan pasaportumda hararetle İrlanda vizesi arıyordu. İnancım o kadar güçlü ki kadına gayet normal bir tonda çalışma iznim olduğu için Schengen bölgesinde vizeye ihtiyacım olmadığını ve neden pasaportumda vize aradığını sordum. Bu soğukkanlılık ve inançla hostes ikna olmuş olacak ki geçmeme izin verdi. Aslında bu da ikinci sinyaldi. Business class’da mutlu mutlu yolculuk ettikten sonra Dublin’e vardık. Pasaport kontrolünü görünce “Acaba mı?” diye internetten dur bakayım demeden sıra bana geldi. Paşa paşa görevli memureye pasaportumu verirken “İrlanda Schengen bölgesinde değil mi?” diye sordum rahatça. Korku ya da heyecan hiç yoktu. Bu da aymam için üçüncü sinyaldi. Çekirge üçüncü kez zıplayabilecek miydi acaba? Meraklıydım. Hiç bu duruma gelmemiştim ve vizesiz bir ülkenin sınırında ne yaparlardı hiç fikrim yoktu. Amerika’da ya da Almanya’da aynı duruma düşsem yusuf yusuf olurdum her halde. İrlandalı görevli polis memuresi bana bir dahaki sefere İrlanda’ya girişte vize almam şartıyla pasaportuma bir uyarı mühürü basarak İrlanda’ya giriş izni verdi. Biletimin ve pasaportumun fotokopisini çekmek için de çok kibarca izin istedi. Misafirpervelik buydu işte! Altı üstü bir kaç gün kalacak bir turisttim. Ne gerek vardı işleri zorlaştırmaya? Daha sonra konuştuğum göçmen bir taksici de İrlandalıların yardımsever ve arkadaş canlısı olduklarını kendi dile getirdi. Halbuki burnu havadaki İngilizler’e bu kadar yakın ama karakter olarak zıt bir millet. Hoşuma gitti. Bu yüzden İngiltere Nişantaşı ise İrlanda benim için Karaköy oldu :) Daha sonra Game of Thrones çekimlerinin yapıldığı Dark Hedges’i görmek için Kuzey İrlanda’ya da hali hazırda vizesiz İrlanda’da olduğumdan kaçak girmiş oldum. Bu da ayrı keyifliydi, yüzümdeki gülümseme bitmediğinden yanaklarımın acıdı o derece. Bu değişik girişten sonra Dublin gezim havanın da güzel olmasıyla epey keyifli geçti. Evlerin kapıları, Trinity College’ın kütüphanesi (Jedi Library), pub kültürü, çiçeklenmiş kiraz ağaçları, doğası aklımda kalanlardan. Kötü de olmadı :)

Güçlü bir inanışla ve bir an bile bir yanlışlık olma ihtimalini düşünmeden vize falan demeden girebildim İrlanda’ya. Peki bir şeye bu kadar güçlü inanmak ne kadar doğru? Neden önüme çıkan sinyallere ihtimal bile vermedim? Bu kadar güçlü bir inanç beni yanlış yerlere sürükler mi(ydi)? Bu soruları hala düşünüyorum. Belki babamın baskısından kurtulup tek başıma geldiğim bu noktada kişiliğimin ve bu inancımın payı büyük. Baskın bir kültürde yalnız yaşamak ve çalışmak sanırım böyle durmazsam olmazdı. Ama bazen de çok mu zorluyorum? Bir yerde vazgeçmeli miyim? Sen ne dersin Sevgili Okur?

Bonus: Dublin gezimden sonra The New York Times’da “Gerçekler neden fikrimizi değiştirmez?” başlıklı makaleye denk geldim iyi mi?

Diğer fotoğraflar için instagram’dan #visneindublin ve #visneineireland etiketlerine bakabilirsin.

Vişne Kiraz
Nisan 2017
(Amsterdam, Mayıs 2017)

7 Yorum

DSCF3051

Evet en son ne zaman balkondan aşağı sepet sarkıttınız ya da sarkıtıldığına şahit oldunuz? Çocukluğumda tanık olduğum o zamandan beri pek sevdiğim bu sepet sarkıtma olayına ben en son Havana sokaklarında şahit oldum. Belki ufak bir şey ama beni aldı düşüncelere ve anılarıma götürdü. Adana‘da anneannemin ve babaannemin yaşadığı mahalleyi, küçükken yaz tatillerinde ziyaret ettiğimde sokak satıcılarının ve ondan bir şey satınalmak isteyen mahalle sakinlerinin geçtiği sahneleri hatırladım. Bir de akşam hava serinleyince iki iskemle alıp babaannemle sokakta oturduğum, sokakta komşu kızlarla bebeğime çubuklu pijama kesip biçtiğim, halamın kuzenim satıp okul harçlığı biriktirsin diye boş teneke kola kutularında yaptığı eskimolardan somurduğum, sabah serinliğinde kapının önünü süpürdüğüm, evin damında narin tenimizi sinekler ısırmasın diye kurulan cibinlik altında yıldızları seyrederek uyuduğum bizim yaşadığımız lojman hayatından farklı “Hayat sokakta!” mottolu Adana’da geçen yaz tatillerim geldi gözümün önüne Havana sokaklarında yürüdükçe.

Zaman tüneli

Küba eski zamanlardan bir film setini andırıyor. Devrimden sonra ülkeye yeni bir şey gelmemiş gibi. Evler, arabalar her şey 1950’lerden kalma. Sanki 2016’dan 1950’lere zaman yolculuğu yaptım. Tüketim toplu olduğumuzdan beri bizim için en basitinden bir kağıt peçeteye erişmek, onu kullanıp atmak çok kolay. Küba’da bize basit gelen bu tüketimin olmadığını fark ettim. Onun yerine tekrar yıkanıp kullanılabilen kumaş peçeteler yaygın. Hatta küçükken annemle dışarı çıktığımızda ıslak mendiller olmadığından annemin yanına aldığı ıslak sabunlu bezleri yıllar sonra Küba’da otobüs yolculuğunda birinde gördüm. Bakkalarda çok az ürün olduğu için barkod sistemi bile yok Küba’da bir çok yerde. Bunları gördükten sonra yersiz tükettiğimizi düşündüm. Küba’da hediyeliklerin eldeki malzemelerden (seramik, tahta, metal vb.) yapıldığını fark etmekse çok kolay.

DSCF3269

Küba’da yol boyunca kocaman sıralanan reklam panoları yok ama boy boy propogandalar mevcut. En çok dikkatimi çeken ise panpa lider olarak Chávez’in gösterildiği propogandalar oldu. Hatta Havana’daki Hotel Nacional’de Chávez’in asker kıyafetli boydan yağlı boya resmi asılı. Castrolar’ın varisi Chávez olursa şaşırmam.

Renklilik

İyi bakılmış rengarenk klasik arabalardan gözümü almak pek mümkün olmadı. Öyle fotojenik bir ülke ki her yer bir fotoğraf karesi. Hatta yolda yürürken önünden geçtiğim bir çok evin içini çekecekken kendimi zor durdurdum, o kadar da paparazzi olmaya gerek yoktu.

En az arabalar kadar renkli Kübalılar. Size bir şey satmadıklarında bile sizle konuşmak için can atıyorlar. İnternetin belli meydanlarda sınırlı olarak verilmesi dünyanın farklı yerlerinden gelen turistleri, Kübalılar için dünyaya açılan kapı yapmakta. İnternet çok sınırlı ama USB belleklerden bütün ülkeye yayılan Justin Bieber şarkılarını duymak kaçınılmaz Küba sokaklarını gezerken. Bir de TV’de İspanyolca dublajlı verilen Türk dizileri sayesinde Ezel hayranlığınından bahseden Kübalılarla tanıştım. Türk turistlerin bıraktığı Türk bayrağına bir berberde, Che ve BJK’li kaşkola bir barda, Türk bayraklı tişört giyen ufaklığa Trinidad sokaklarında rastladım. Bizde yurtdışına çıkınca artan milliyetçilik duygusu enterasan.

Kübalılar renkli dedim de pasaport kontrolünden geçer geçmez karşılaştığım renkli manzaradan bahsetmedim. Resmi üniforma giyen Kübalı kadınların olmazsa olmazı file çoraplar. Polis olsun hemşire olsun nerede “business dress code” varsa karmaşık desenli siyah file çorap var. O renksiz kıyafetlerden bir şekilde yansımalı renklilik, değil mi?

Gitmeden önce

Son gelişen Amerika-Küba ilişkilerinden sonra “Ah Küba değişmeden gitmeli!” diye Küba’ya giden güruhtanım. Ee benden 2 hafta önce Obama ve Rolling Stone da  adaya gitti tam oldu. Gitmeden önce bir iki yanlış kişinin Küba tecrübelerini duymak beni biraz olumsuz etkilese de Kamboçya‘dan sonra her seyahat kolay gelmeye başladı. Genelde spontane gezdiğim için gözümü en çok korkutan internetsizlikti. Onu da kalacağım odalarda temizliği ve sıcak su olmasını önemsediğim için Amsterdam’dan ayrılmadan airbnb‘den kalacak yerlerimi ayarlayarak ve Küba’nın şehirler arası otobüs firması Viazul‘dan otobüs biletlerimi alarak hallettim. Adreslerin ve biletlerimin çıktılarını yanıma almanın faydası oldu, özellikle otobüse check-in yaparken. Böylelikle yanımda taşıdığım nakit miktarını da azaltmış oldum. Benim gibi yapmasanız bile internet olmamasına rağmen bir çok şeyi Küba’da kolayca halledebilirsiniz. Otobüsten iner inmez ellerinde evlerinin (casa particular) fotoğraflarıyla etrafınızı çeviren ya da köşe başlarında paylaşımlı taksi (taxi collectivo) diye seslenen Kübalılar  ile biraz pazarlık yaparak ulaşımı ve kalacak yeri kolayca ayarlayabilirsiniz.

Küba güzergahım

Küba’da ana hatlarıyla seçenekler şehir, kumsal ve milli park şeklinde. Seyahatim uzadıkça bu seçeneklerin tekrar etmesini pek tercih etmiyorum, o yüzden 2 haftalık seyahatimde bu seçeneklerin en güzel örneklerini görmeye gayret ettim ve böyle bir güzergah çıktı:

  • Viñales – Bugüne kadar gördüğüm en güzel vadi bu diyebilirim. Uçakla Havana’ya iner inmez soluğu UNESCO koruması altındaki bu vadide aldım. Tütün tarlaları arasında at sırtında gezmek, vadide yürüyüş yapmak, ufaklı tefekli mağaraları ziyaret etmek, puroların nasıl sarıldığını (Kübalı hatunların bacaklarında sarılmadığını) görmek, vadide gün batımını izlemek güzeldi. Bir gün de Cayo Jutias‘da kumsal keyfi yaptım. Ölü dallar arasında beyaz kumlar ve mavi denizi fotoğraflamaya doyamadım. Bu sahil çok turistik değil, bir tane yerel restoran ve bar mevcut. Sahil boyunca yürürken üniversiteden arkadaşım Evrim’e tesadüfen karşılaşmaksa çok sürpriz oldu. Dünya küçük! Bütün aktivitileri kilisenin karşısındaki ofislerde ayarlayabilirsiniz.
  • Cienfuegos – Sömürge döneminin şaşalı zamanından kalma mimariyi görmek için gidilecek şehirlerden biri. Galerileri gezerken renkli karoların üzerinde #visneonchequeredtiles koleksiyonuma güzel örnekler kattım. UNESCO koruması altındaki Parque Jose Marti’nin meydanının köşesinde Cafe Teatro Terry‘de mola verdim. Mor çiçekli salkımın altı öğle sıcağında iyi geldi. Akşam bir şeyler içmek için Palacio de Valle‘nin Endülüs esintili terasına gittim. Flamingo görmeye Guanaroca Lagoon‘unu tercih ettim ama taksi pazarlığında pek başarılı olamadım. Göl keyifli fakat kuşlar için mevsimi değildi, o yüzden çok az flamingo gördüm ve uzakça kaldılar. Diğer seçenek El Nicho şelalesi, ben şelale seçeneğimi Trinidad’a bıraktığım için Cienfuegos’a bir gün yetti.  Meydanın yakınlarında Dinos Pizza Kübalıların da gittiği biraz saklı kalmış lezzetli ve uygun menüsü olan bir restorandı, ben çok memnun kaldım. El Rapido zincirlerinde uygun fiyatlı peynirli tost ve hazır su bulmak mümkün. Coppelia‘da ise Kübalılar ile dondurma yemek pek eğlenceli.
  • Playa Larga – Bay of Pigs’in güzel sularında yüzmek, snorkeling ve bir ihtimal de dalış yapmak için gittim buraya. Punta Perdiz ve Cueva de los Peces‘in güzelliği hatrına buraya gitmek isterim tekrar. Cueva de los Pesces tatlı ve tuzlu suyun birbirine karıştığı ufak bir göl ve içindeki balıkları dışarıdan izlemek mümkün. Bana  büyük bir akvaryumu anımsattı. Güneş ışınlarının yansımaları, tatlı suyun hafifliği, gölün maviliği eşliğinde snorkeling yaptım, masalsıydı. Ben kendi ekipmanımı götürmüştüm, snorkeling setleri Decathlon’da 7-8 Euro’ya satılıyor boşuna kira parası vermedim. Punta Perdiz’de ise adımımı atar atmaz balıklar karşıladı beni. Çok açılmama gerek kalmadan karanın bittiği yerdeki kayalarda bile bir sürü deniz sakiniyle karşılaştım. Güzeldi ama Kosta Rika ve Curacao’da daha güzel denizler gördüğüm için çok etkilenmedim (I am spoiled!). Punta Perdiz girişinde bilmeden para vermeden girmiş oldum. Küba’da anlamadığım bence kaçak para kesme olayı var. Sonuçta burada ya da milli park girişlerinde makbuzsuz para isteniyor, zorlanırsa ödememeyi denemek mümkün. Playa Larga, Küba seyahtim içinde en bakir olan yer oldu. Viñales’teki nezihlik yok Playa Larga’da. Fiyatlar uçuk, turistik aktiviteler vs. için bilgi alacak ofis yok denecek kadar az. Kiralık aracıyla gelenler yüzünden de taksiler 15 dakikalık mesafeye çok fazla para istediler. Kısacası ağız tadıyla gezemedim bu bölgede. Her şeye rağmen sabahları hastanenin yanındaki kiosk Kübalılar ile kahvaltı yapıp  güne iyi başlamak için güzel bir nokta.
  • Trinidad – Burası Öz Küba benim için, nasıl Kyoto Öz Japonya ise. Rengarenk sokaklarında durmadan gezdim. Lonely Planet’in akşam üstü önerilen meşhur rotası ile başladım yürümeye. Şehrin güneyinde 1800’lerden kalma trenler var. Amerika yapımı buharlı tren bozuk olduğundan Valle de los Ingenios‘a benzinle çalışan Rus yapımı trenle gittik. Güvenlik görevlisi Jose, bozuk olan buharlı treni hem anlattı hem de fotoğraf çekmeye izin verdi. Vadiye olan tren yolculuğu tren hayranları için ideal. Vadide iki yerde mola verdi tren.  İlk  durak Manaca Iznaga‘da şeker kamışı tarlalarında çalışan kölelri gözetlemek için yapılmış çok uzun bir kule var. Kulenin tepesinde uçsuz bucaksız vadinin nefes kesen manzarası bizleri bekliyordu. Diğer durak ise kolonyal dönemden kalma restorana dönüştürülmüş bir evin yer aldığı Guachinango. Evin etrafında gezmek, ata binmek, bir şeyler atıştırmak için güzel bir duraktı. Ertesi günü Playa Ancón‘da geçirdim, uzun bir sahil şeridi var. Dedim ya bu konuda tatminsiz görünmek istemem ama ben çok da vurulmadım denizine. Gezerken sahillerde mola vermek, bir günü kitap okuyarak sakin geçirmek iyi geliyor. Hiking (doğa yürüyüşü) Topes de Collantes milli parkında Caburni Şelalesi’ne (Salto del Caburni) giden  7 km’lik rotayı tercih ettim. Rota hemen Kurhotel’in yanındaki otoparkın oradan başlıyor. Yürüyüş sonrası  Casa Museo del Caféde kahve içmeli. Milli park dönüşü panaroma (mirador) noktasından Trinidad’a şöyle bir bakılmalı.
  • Havana – Yakında…

Küba öncesi göz atılması gereken bazı detaylar

  • Güvenlik – Ülke çok fakir olduğu için turizm çok önemli gelir kaynağı. Turiste dokunulması ve zarar verilmesi yasak olduğu için biraz dikkatli olmak kaydıyla Küba sokaklarında çok rahatlıkla gezebildim. Kübalıların tek derdi bir kaç bir şey satıp para kazanmak.
  • İnternet – Küba’da internet çok sınırlı ama mevcut. Telekomünikasyon firması Etecsa’dan yarım saati 2CUC ya da 5 saati 10CUC internet paketi almak mümkün. Şehirlerin en merkezi meydanlarında ya da büyük otellerin önlerinde mevcut kablosuz internet ağlarını bir sürü insanın telefonlarına bakıyor olduğunu görerek kolayca buldum. Gördüğüm kadarıyla Kübalılar interneti çoğunlukla görüntülü konuşmak için kullanıyorlar. Ayrıca ankesörlü telefon önlerinde uzayan kuyrukları epeydir görmemiştim. Konuşmak mühim Küba’da.
  • Viazul – Şehirlerarası otobüs firması, dakik ama kliması çok soğuk. Ben bazı otobüs biletlerimi gitmeden önce internetten aldım ve yanımda çıktısını götürdüm. Boşuna sıra bekleme ya da paylasşımlı taksi için adam bulma dertlerim olmadı. Sadece otobüsün kalkmasından yarım saat önce otobüse check-in yapmak gerekti.
  • Casa particular – Kübalıların evlerin odasını turistlere açtığı bu konaklama biçimi oldukça samimi. Kübalıları daha yakından tanımak için güzel bir fırsat oldu benim için.
  • Taxi colectivo – Paylaşımlı taksiler bir çok ana nokta arasında çok yaygın. Fiyatı otobüs bileti ile aynı sadece dolması gerekmekte ve hangi tipte bir araçla gideceğinizi belli olmuyor.
  • Nakit – Havana dışında POS makinesi pek görmedim. O yüzden yanımda getirdiğim Euro’ları havaalanında CUC’a, bir kısmını da CUP Peso’ya çevirdim. Peso ile Kübalıların alışveriş yaptığı yerlerde ucuz olan fiyatlardan yararlanabildim. Şöyle ki 1 Euro yaklaşık 1.09 CUC. Bankada 1 CUC=25CUP diye çevriliyor. Yerellerin gittiği süpermarketlerde ya da restoranlarda bazen 2 para birimi de bu değerlerden fiyat listesinde yer alıyor, o zaman pesonun bir farkı olmuyor. Ama yoldan sebze meyve aldığımda, yerellerin gittiği kahvaltı kiosklarında kahvaltı yaptığımda sadece peso kullanıldığı için çok uygun fiyatlardan faydalanabildim. Örneğin yerellerin gittiği dondurma salonunda sundae için 7 peso ödedim (7/25 Euro ödemiş oldum.) Aklınızda bulunsun.
  • Yardım – Evde kullanmadığınız veya küçülen kıyafetlerinizi bavulunuzda getirerek Kübalılar ile paylaşabilirsiniz. Minik Kübalıların kalem, defter gibi ihtiyaçlarını karşılamak da pek makbule geçmekte.
  • Akıllı uygulamalar – İnternet neredeyse olmadığı için çevrimdışı rehber için  triposo, harita için maps.me uygulamalarını telefonuma indirmiştim gitmeden önce, çok faydalı oldu.

Olur da bir gün Küba tamamen dünyaya açılırsa kendisiyle özdeşlemiş renkliliğini  kaybetmemesini diliyorum ❤

Vişne Kiraz
Amsterdam, Nisan 2016

9 Yorum

Soğuk ve kısa kış günlerinde Hollanda’da olmayı sevmiyorum. Bir de üstüne X-mas tatilinin verdiği ıssızlık. Pek çekilesi değil. Geçen sene aralıkta iş seyahatiminin devamına Kamboçya ve Tayland gezisi çok iyi gelmişti. Bu sene de Delta Airlines’tan kazanmış olduğum hediye bileti kullanarak Kosta Rika‘ya gitmeye karar verdim. Vahşi ormanları ve hayvanlarıyla doğasına doyduğum, volkanlarında bol bol yürüyüş yaptığım, güzel havasının ve uzun kumsallarının iyi geldiği güzel bir tatil oldu. Kemiklerim ve içim ısındı :)

Manuel Antonio

Manuel Antonio

Liberia → La Fortuna

Liberia‘ya varış, başkent San Jose‘den dönüş şeklinde biletimi aldım. İmkanım varsa aynı yerden dönmeyi tercih etmiyorum. Böylelikle hem rota farklılaşıyor hem de uçak bileti daha uygun fiyata mal olabiliyor.

Kosta Rika’yı gezerken seçenekler genelde “volkanik dağ – kumsal – milli park” üçlüsü şeklinde. Lonely Planet’in rehberindeki listeyi de baz alarak bu üçlüden hangilerini gezeceğimi kabaca kafamda belirledim. Amsterdam’dan uçağa binmeden önce sadece ilk iki akşam nerede kalacağımı biliyordum. İlk durak: La Fortuna! Kosta Rika’da genelde en fazla 2 gün sonrasını planlayarak seyahat ettim.

Başlayacağım noktayı belirledikten sonra sıra oraya hangi araçla nasıl gideceğimi bulmaktaydı. Şehirlerarası halk otobüsleriyle ilgili bilgileri buldum ama otobüs terminali ve duraklarını oralı olmayanların bulması çok da kolay değil. Bu yüzden uçaktan inince yeni vardığım bir yerde otobüsleri bulmakla zaman kaybetmek istemedim. “Shared shuttle” diye geçen bildiğimiz servisler 50$ civarı ve hızlı bir seçenek. Interbus firması ile çok rahat bir yolculukla La Fortuna’ya vardım. Yolda bir lokantada yemek molası verdik. Burası “casado” yediğim ilk durak oldu. Casado bizim pilav, salata, et tabağına çok benziyor. Sadece siyah fasulye ve Türk mutfağında çok kullanılmayan kişniş (coriander – hiç sevmem!) farklıydı. Kişnişleri salatadan ayıklasam da Kosta Rika’da böyle sağlıklı bir yemek seçeneğimin olmasına çok sevindim. La Fortuna’ya varmadan Arenal Gölü’ne de tepeden baktık bir.

Bir volkan patlaması sonucu lavlardan yara almadan kurtulduğu için La Fortuna adını almış bu şehir. Ben şehir kadar şanslı olamadım ve yağmurdan buluttan Arenal Volcano‘yu ucundan bile göremedim. Arenal Volcano’nun fotoğraflarının sadece senede 1 günde çekilmiş olduğundan şüpheleniyorum. İşin aslı yağmur ormanı (rainforest) konseptiyle ilk kez tanışmış oldum.

La Fortuna, Kosta Rika’da gezdiğim yerler içinde en pahalı olanıydı. Orada öğrendiğime göre Arenal bölgesi en çok turist alan bölgeymiş ve bu turistlerin çoğu Amerikalı. Tanzanya ve Kosta Rika’daki tecrübelerimden sonra Amerikalı turistlerin sıkça gittikleri yerlere gitmemeye karar verdim. Bir fiyatlar alıp başını gidiyor, iki yöresel şeylerden çok Amerikalılara hitap eden menüler ve ürünler satılıyor. Bu yüzden yerel güzellikleri keşfetmek zorlaşıyor.

İki volkan turu denen tura katıldım burada. Ömrümün en ıslak turu olsa da gruptaki arkadaşlarla çok eğlendik. Islanmanın kaçınılmaz olduğunu kabul ettikten sonra doğanın tadı başka çıkıyor. Meşhur kırmızı gözlü kermitle de bu turda tanıştık. Zorlu tırmanışlardan sonra günü yerlilerin gittiği termal nehirde keyif yaparak bitirdik. Termal nehirlerin bir çoğu pahalı işletmelere ait. Ekonomik bir tatildeyseniz aklınızda ücretsiz olan bu seçenek de bulunsun. Hostele döndüğümde ilk işim ıslak ve çamurlu giysilerimi ve ayakkabılarımı yıkatmaya vermek oldu.

La Fortuna → Monteverde

La Fortuna’dan Monteverde’ye nasıl giderim diye bakarken Kosta Rika’da internetten araç ya da tur ayarlamanın daha pahalı olabildiğini gördüm. Tuhaf ama Kamboçya’da da aynı sıkıntı vardı. Hostelin önerdiği jeep-boat-jeep ile Arenal Gölü’nden geçerek keyifli, hızlı ve hesaplı bir şekilde Monteverde’ye vardım.

Monteverde çok küçük bir yerleşke ama bir çok aktivite seçeneğine sahip. Burada extreme park konseptini ilk kez deneyimledim. Adrenalin seven biri olarak halatların üzerinde kaymak harika bir duygu. Zip line dışında Tarzan ve Superman gibi daha fazla adrenalin salgılatan halatlar var. Tarzan gibi daldan dala konduğum videoyu altta izleyebilirsiniz. Boşluğa düşmek tuhaftı, o andan sonrası ise yaşadığımı hisseteren bir andı. Superman halatında da kollar iki yana olacak şekilde yüzüstü uçtuk sayılır. Yeni heyecanlar yaşamak güzel her daim.

Monteverde Cloud Forest ise keyifli bir orman, hem bulutların üzerindesiniz hem de yağmur ormanının içlerinde. Monteverde’de merkezden kalkan halk otobüsleriyle bir saatte ulaşımı kolay bir milli park. Biz rehber tutmadık ama tutarsanız “quetzal adlı harika kuşu burada görme şansınız olur. Bu parkta Türkiye’den yaşlı birçiftle karşılaştım ve o yaştaki gezgin ruhlarına hayran kaldım.

Kosta Rika’da doğayı gündüz gözüyle görmek kadar gece gözüyle görmek ilgi çekici. Gece avlanan hayvanları, dakikalar sürse de bebişiyle çişe inen tembelhayvanı (sloth), ağaçlarda tünemiş minik minik renkli kuşları görmek ilk başta biraz zor olsa da belli bir zaman sonra hem kolay hem de çok keyifli oldu. Monteverde’de Kinkajou‘nun gece turundan pek memnun kaldım. Monteverde Cloud Forest’ın gece turu olmasına rağmen farklı bir bölgeyi daha keşfetmek için Kinkajou’yu tercih ettim.

Kosta Rika gezimin geri kalan kısımlarını en yakın zamanda bitirip burada sizlerle paylaşmak istiyorum, umarım çok gecikmez :)

Vişne Kiraz
Amsterdam Şubat 2016

Kosta Rika rotam

Yorum bırakın

Ağustos ayında İsviçre Alpleri’nde geçirdiğim yamaç paraşütü kazasından sonra ilk macera durağım oldu İzlanda (kazanın detaylarını bir ara anlatırım sizlere). Doğası harika bu güzel ülkeyi ne zamandır görmek istiyordum, kısmet kazayı ucuz atlatmayı ve hemen hemen sağlığıma yeniden kavuşmayı kutlamadaymış :)

Seljalandsfoss

Blue Lagoon (Varış)

Havaalanına indikten hemen sonra soluğu Blue Lagoon‘da aldım. Araştırmalarım sonucu Blue Lagoon’a uğramanın havaalanından dönerken ya da havaalanına giderken uygun olduğunu öğrendim. Blue Lagoon, Keflavík Havaalanı‘na çok yakın. Reykjavík‘de kalıyorsanız sırf buraya gelmek için 1 saatlik yol katetmenize gerek yok, e bir de bunun dönüşü var tabii. Bu bilgi çok isabetli oldu. Uçaktan inmemle kendimi Blue Lagoon’un sıcak sularına bırakmam yaklaşık yarım saat sürdü :) Ayrıca Blue Lagoon için fazladan zaman ayırmama gerek kalmadı.

İzlanda Kuzey Amerika ve Avrasya fay hatlarının tam üstünde yer aldığı için tektonik hareketlerin fazlaca yaşandığı aktif bir bölge. Bunun nimetlerinden biri de kaplıcalar ve jeotermal santraller. Gezerken yerden yükselen dumanların buhar olduğuna alışmak biraz zaman alıyor. Aslında bu sıcak suların keyfi nehir yatağına karışan doğal bir yerde çıkardı ama keşif için araba ve biraz daha fazla zaman gerekiyordu. Tek başıma olduğum ve araba ayarlamadığım için İzlanda keşif gezimde (bir daha gitmeli, belki beyaz gecelerde kiralık araba ile gezip kamp yaparak) Blue Lagoon ile yetindim diyelim.

Türkiye’deki bir çok kaplıca kapalı ortamda hizmet verdiği için kükürt kokusu bir yerden sonra insanı yorabiliyor. Blue Lagoon’un açık havada olması, temiz hava ve güneşle birleşince harika bir atmosfer oluşturmuş. Bir yandan sıcaktan bunalmıyorsunuz, bir yandan da kemikleriniz (hele benim gibi kaza sonrası çatlamış omurunuz varsa) bayram ediyor. Aşağıdaki videoda mayışmaktan nasıl cümleleri toparlayamadığımı izleyebilirsiniz. Küçükken anne ve babamın kardeşimle beni zorla götürdüğü kaplıca konseptini şimdi seviyor olmam sanırım yaşlanma belirtisi :)

Tesis temizlik ve servis konusunda çok başarılı. Fiyat tarifesine ve sunulan hizmetlere buradan erişebilrisiniz. Blue Lagoon’dayken ücretsiz kil istasyonlarına uğrayıp yüzünüze maske yapmayı (nasıl sonuç vereceğini kimse asla tahmin edemez ;) ) ve havuzun yanındaki bardan soğuk bir şeyler içmeyi sakın ihmal etmeyin.

Golden Circle (1. gün)

İzlanda gezimi planlarken yaşadığım en büyük sıkıntılar yer adlarını kolayca çıkaramamak ve turların nereleri kapsadığını anlayamamak oldu. Hangi turda nereler var? O turla bu turun farkı ne? Kesişiyorlar mı? İzlanda alfabesindeki harfin Latin alfabesindeki karşılı nedir? Bu nedenle katıldığım turlarda nereleri ziyaret ettiğimi tek tek not aldım, size de faydalı olur umarım. Haritamda Google Maps’ten bulabildiğim kadar yerlerini  de işaretledim. Görünen o ki 4 günde adanın sadece güney batı kısmını gezebilmişim.

Golden Circle‘ın en temel turlardan biri olduğunu gördüm plan yaparken. İzlanda’nın en büyük jeotermal santrali Hellisheiði‘i ziyaret ederek başladık gezimize. 30 km yol kateten 88-92°C suyun sadece 2°C kayıpla evlere ulaşması böyle soğuk bir ülkede oldukça etkileyici. Sıcak su ayrıca yer altına döşenen sistemlerle kaldırımlardaki ve yollardaki karın ve buzun temizlenmesi için kullanılmakta. Kar küremekle uğraşmıyor İzlandalılar :)

Kerið Krateri küçük ama oldukça güzel bir krater. Yukarıdan etrafını dolaştıktan sonra aşağıya gölün kenarına indim. Bu kadar sadelikte bir doğa parçasının beni ne kadar etkilediğine şahit oldum. Aşağısı sessiz ve gölün kenarında bir bank var. Bir müddet oturup manzaraya bakmak iyi geldi.

Faxi Şelalesi (Vatnsleysufoss), Gullfoss‘un devamında yer alan küçük sevimli bir şelale. İzlanda’da jeotermal enerji yaygın olduğu için şelaleler hidroelektrik santraller için kullanılmamakta. Bu nedenle şelaleri her daim doğal akışında görebilmek mümkün. İzlandaca’da yer adları genelde yeryüzü şeklinin adını da içinde barındırmakta. Bu ipucundan sonra biraz önce yazdığım iki şelale adından “foss” kelimesinin şelale olduğunu çıkarmak kolay. Aynı şekilde meşhur Eyjafjallajökull’deki jökull – buzul, başkent Reykjavík gibi bir çok şehir isminde geçen vík – koy demek. Bu bilgi, Vikinglerin adının “koydan gelen” olduğunu öğrenmek ya da plan yaparken gitmek istediğiniz yerin isminden ne tür bir yer göreceğinizi anlamak açısından faydalı olabilir.

Gullfoss‘un bire bir çevirisi Altın Şelale imiş. Bu turun adındaki altın kelimesinin bu şelaleden geldiği söylenmekte. Gullfoss, büyüklüğü ve gücüyle heybetli bir şelale. Brezilya – Arjantin sınırındaki Iguazu ve Kanada – Amerika sınırındaki Niagara şelalelerinden sonra gördüğüm büyük şelalerden biri oldu Altın Şelale. Yukarıdan ve vadiden yürüyerek yakınından görebilmek mümkün.

Gullfoss

Golden Circle’ın en ilginç durağı Hvítá Nehri üzerindeki Strokkur Jeotermal Bölgesi. Ne zaman patlayacağını kestiremediğim bir bombayı andıran Geysir‘ı izlemek, bölgede yürürken her yerden film setindeymişim gibi yükselen buharları görmek, “Aman suya dokunmayın!” ikaz tabelalarına tanık olmak benim için ilkti. Patagonia‘da ilk kez gördüğüm buzullar gibi bundan sonra her gördüğüm “geyser” için referans noktam olacak İzlanda.

Þingvellir (Thingvellir) Millî Parkı turumuzun son noktasıydı. Berrak ve soğuk nehirlerin geçtiği, su şişemi direkt nehirden doldurabildiğim, kocaman alabalıkların korkusuzca yüzdüğü, Avrasya’dan Kuzey Amerika’ya yürüyebildiğim bir parktı burası. Bir daha İzlanda’ya gelirsem daha çok zaman geçirmek istediğim yerlerden biri kesinlikle bu park. Belki de kamp yaparım burada, belli mi olur? :)

Þingvellir (Thingvellir) Millî Parkı

Golden Circle Rotası – 1.  Hellisheiði Jeotermal Santrali  2. Kerið (Kerid, Kerith) Krateri  3. Faxi (Vatnsleysufoss) Şelalesi  4. Strokkur ve Geysir  5. Gullfoss  6. Þingvellir (Thingvellir) Millî Parkı

(Bu tura Sterna Travel ile katıldım. Turun küçük gruplar halinde olması ve rehberin kendi hayatından yöre ile ilgili örnekler vermesi iyiydi, fakat rehberin bilgisinin kısıtlı olması ve zamanı çok iyi yönetememesi biraz sıkıntılıydı.)

Aurora Borealis rüyası

Aurora Borealis – İzlanda

Bu rüya öyle gerçekleşmesi kolay bir rüya değil. Şartların oluşması kadar sizin sabrınıza da çok bağlı. Bütün gününüzü İzlanda’nın doğasını keşifle geçirdikten sonra odanıza gelip, yemek yiyip duş alıp gecenin köründe yine yollara düşmek ve soğukta bir mucizenin gerçekleşmesini ve buna şahit olmayı beklemek hayatımızda olmasını istediğimiz her güzel şey gibi tabii ki emek istiyor. Hele bir de göremeden döndüğünüzde hayal kırıklığı ile o gece geç yatmak ertesi günkü planlarınız için erken kalkmanızı zorlaştırmakta. Azmederseniz kuzey ışıklarını görene kadar yaşanacak bir döngü bu.

İlk akşam Blue Lagoon’dan döndükten sonra çıktığım turda kuzey ışıklarını göremedim. Gece 1.30’da odama geldim, sabah 7.30’da Golden Circle turuna katılmak üzere hemen yattım. Ertesi gece yani 2. gece odamda hazırlanırken zorlandım biraz. “Umarım bu akşam görürüm!” diye dua ettim. Çünkü kısıtlı bir zaman diliminde bu mucizeyi görmeye bu kadar yakınken evime dönene kadar bunu deneyeceğimi ve her seferinde iyice zorlaşacağının farkındaydım. Çok şükür 2. gece çıktığımda dolunaya rağmen kuzey ışıklarını Aurora Borealis‘i bir diğer deyişle Northern Lights‘ı görme şansına sahip oldum. Gökyüzünde dans eden yeşil ışıkların altında hayal kurmak güzeldi. Başta tam anlayamasam da gözlerim alıştıkça artık nerede dans ettiklerini yakalayabilmeye başladım. Gecenin köründe o soğuğu hiç hissetmedim. Yeni bir şey keşfedince/görünce duyduğum mutluluk/heyecan beni sıcak tutuyordu. İnsanın hayallerinin gerçek olması ne güzel :) Odama gelip başımı yastığıma koyduğumda yüzümde hala kocaman bir tebessüm vardı.

O gece karşıma çıkan kuzey ışıkları – İzlanda

Benim gibi Amsterdam’da expat olarak yaşayan The Kitchen Crashers‘ın bloguna denk geldiğimde kuzey ışıklarını görmüş bu şanslı çiftin İzlanda’ya ekim ayının ikinci haftası gitmiş olduğunu öğrenmem benim de İzlanda tatilimi aynı zamana denk getirmemde etkili oldu. Kuzey ışıklarını görmek için gökyüzünde aktivite olması kadar gökyüzünün bulutsuz olması da çok önemli. Gecelerin uzamaya başladığı ağustos ayının sonundan marta kadar kuzey ışıkları gerekli koşullar oluşursa görülebilmekte. Eylül ve ekim aylarının şanslı olduğu söylenmekte.

Batı İzlanda kıyıları: Snæfellsnes (2. gün)

Snæfellsnes Yarımadası minik kasabalardan ve değişik kaya formlarının yer aldığı muhteşem kıyılardan oluşmakta genel olarak. Yaz mevsimi bittiği için puffin göremedim ama suda zıplaya zıplaya karaya doğru çılgınca yüzen bir fok balığını izledim Ytri Tunga kıyısında. Arnarstapi‘de yöresel bir lokantada mola verdik. İzlandalı bir teyzenin işlettiği bu lokantada içtiğim kuzu etli çorba kjötsúpa, İzlanda’da kaldığım süre zarfında içtiğim en lezzetli kjötsúpa idi.

Lóndrangar Kıyıları‘nda volkanik kayaların her biri adeta bir heykeli andırıyordu. Djúpalónssandur Sahili büyüklüğü, gri siyah tonları ve sessizliğiyle güney kıyılarındaki Dyrhólaey Sahili kadar olmasa da başka bir gezegende hissettirdi kendimi. Zaten İzlanda’nın dünyaya hiç de ait olmayan bir havası var. Bu sahilde karaya oturmuş bir gemi enkazı mevcut. Biraz ilerisinde de eskiden birinin balıkçı olup olmayacağını sınadıkları ağır taşlar var. Eğer kişi 54 kilo olan taşı kaldıramazsa balıkçı olamazmış.

Günün sonuna doğru yarımadanın kuzeyindeki Kirkjufell Dağı‘na şöyle uzaktan bir baktık. Bu dağın lava katmalarından oluşan ilginç bir yapısı ve şekli var. Bu yarımadanın en karakteristik yeryüzü şekli olabilir karizmatik duruşuyla.

Kirkjufell Dağı – İzlanda

Son olarak The Secret Life of Walter Mitty (2013) filminde Grönland’da geçen helikopter sahnesinin çekildiği kasaba Stykkishólmur‘da (Himalayalar kısmı da İzlanda’da çekilmiş) limanın etrafından dolaşıp tepedeki deniz fenerine çıktım, kasabanın caddelerinde yürüyerek renkli İzlanda evlerinin fotoğraflarını çektim. Bu arada kaldığım hostelde Çinli bir gencin Walter Mitty’den esinlenip İzlanda’ya geldiğini öğrendim. İnternetten araştırmış, bir çiftlikte kalacak yer ve yemek karşılığı gönüllü bir iş bulmuş. Filmi ben de beğenmiştim, özellikle İzlandalı Of Monsters and Men grubunun şarkılarının kullanıldığı kısımlar İzlanda’nın nefes kesen manzarasıyla bütünleşince beni zaten gitmek istediğim İzlanda için epey gaza getirmişti, ama bu Çinli arkadaş kadar gözümü karartmamıştım. Bir müddet kalıp çok pahalı İzlanda’yı gezmek için güzel bir yol bulmuş kendisine. İnsanın hayallerini gerçekleştirmek için içinde bulunduğu kısıtlamalardan çıkıp kendine çözüm yolu bulması takdir edilesi.

Snæfellsnes Rotası – 1. Gerðuberg (Gerduberg)  2. Ytri Tunga Sahili  3. Arnarstapi Köyü  4. Lóndrangar Kıyıları  5. Djúpalónssandur Sahili 6. Kirkjufell Dağı  7. Stykkishólmur

Batı İzlanda ile ilgili detaylı bilgiye bu broşürden erişebilirsiniz.

(Bu tura Reykjavík Excursions ile katıldım. Bu tur sadece çarşamba ve cumartesi günleri düzenlenmekte. Rehberimiz bölge konusunda çok bilgiliydi.  Reykjavík Excursions ülkedeki en büyük tur şirketlerinden biri ve bu yüzden düzenlediği turlar büyük gruplar halinde oluyor. Küçük grupla gezmeyi daha çok sevdiğim için Snæfellsnes Yarımadası’na bu şirketle değil Iceland Horizon ile gitmek istemiştim. İstediğim şirketin turunda yer kalmadığı için mecburen Reykjavík Excursions ile gittim. Beklediğimden oldukça iyiydi. Büyük şirket olması son dakika yer bulmamı kolaylaştırdı.)

Yöre insanıyla yürüyüş (3. gün)

Lonely Planet’i karıştırırken gözüme Útivist adlı tur şirketi çarptı. Bu şirketin İzlanda’nın farklı bölgelerine yürüyüşler (hiking) düzenlediği ve genellikle İzlandalılar’ın katıldığı yazıyordu. Önceki yazılarımda bahsetmişimdir belki, gezmeye başladıktan bir müddet sonra turist olarak görülecek yerler kadar gittiğim yerlerdeki günlük hayatlar da ilgimi çekmeye başladı. Bu nedenle gittiğim yerde yaşayan arkadaşım varsa önceden haberleşip en azından birlikte bir yerlerde otutup bir şeyler içmeyi teklif ederim. Karşıma çıkan oralı insanların hayatlarını daha iyi anlamaya çalışırım. Amsterdam’da yaşamaya başladıktan sonra bunu yapmayı daha çok sever oldum. Çünkü insan paylaştıkça dünyanın neresinde olursa olsun insanların benzer güzellikler, benzer sıkıntılar yaşadığını görüyor. Bu da yalnız olmadığımı görmeme neden olduğu için hoşuma gidiyor. O yüzden bu tura İzlandalılar ile vakit geçirmek için katılmak istedim.

İnternet sitelerinde İngilizce seçeneği olsa da çalışması sıkıntılıydı. Gezilerin olduğu sayfayı Google Chrome’da İzlandaca açtım ve otomatik olarak İngilizce’ye çevrilmiş halinden katılmak istediğim geziye kayıt olmak istedim. İzlanda kimlik numaram olmadığı için formu doldurmayı başaramadım. Bir kaç yazışmadan sonra e-posta aracılığıyla kaydımı yaptırdım.

Otobüs terminalinde buluşup Vogar’a doğru hareket ettik. Vogar‘dan başlayıp Grindavík‘e kadar 15 kilometre yürüdük. İzlanda millî müzesinde bir sene çalışacak olan Danimarkalı, İzlanda’da bir sene dadılık yapacak Amerikalı ve bendeniz bu yerel yürüyüşe katılmış 3 yabancıydık. 10 İzlandalı ile güzel bir gün geçirdik. 6 saat süren yürüyüş boyunca bir çok şeyden konuştuk. Yürüdüğümüz güzergah İzlanda’ya 1700’lerde yerleşenler tarafından sıkça kullanılırmış. Lava bölgesinde olan bu yolda kayalardan başka pek bir şey yok. Ama ilginç olan bu kayaların üzerinde yıllardır yürüyen ya da atla geçen insanların oluşturduğu oyuklar. Kayanın üzerine basa basa şeklinin değişebileceğini hiç düşünmemiştim. Kahve molalarında İzlandalılar’ın ikramları bizi mutlu etti. Ayrıca bir “berry” çeşidi daha öğrenmiş oldum: crowberry! Kaya parçalarının üzerini kaplayan kısacık iğne yapraklı bitkinin meyvesi ölü görünen bu topraklarda alışkın olmadığım bir hayat olduğunun kanıtıydı.

Yürüyüşün sonunda İzlandalılar kendilerini İzlanda’ya özgü dondurma yiyerek ödüllendirdiler :)

South Shore (4. gün)

Bu geziye başlamak için yaklaşık 2 saat yol katetmek gerekti. Haritadaki kadar küçük olmadığını gezince daha iyi anladım. Ülkenin ıssızlığını ve boşluğunu hayal edebilmeniz için şu bilgiyi vereyim: İzlanda yaklaşık 100.000  km2 ve nüfusu 300.000. Yani 1 km2‘ye 3 kişi düşmekte.

Bu turda Eyjafjallajökull‘un eteklerinde yaşayan, tarım ve hayvancılıkla uğraşan bir ailenin Avrupa hava trafiğini kitleyen meşhur patlama öncesi ve sonrası hayatlarını anlatan belgeselin gösterildiği ziyaretçi merkezi görülmeye değer.

Seljalandsfoss’un arkasında

İzlanda’da volkanik toprakta ağaç yok (zaten gördüğümüz ağaçlar İzlanda’ya sonradan getirilmiş, aynı şekilde koyunlar ve atlar gibi). Kendine has çoraklığı olan bu topraklarda birden tepenin üzerinden fışkıran şelaleleri görmek olağanüstü bir duygu. Belki kocaman değiller ama her yerden karşıma çıkmaları harika! Skógafoss‘u yanına kadar yürüyebildiğim için, Seljalandsfoss‘u da arkasından dolaşabildiğim için çok beğendim.

Dyrhólaey Sahili, İzlanda’daki en tehlikeli sahillerden biri. Güçlü ters akıntılar yüzünden bir çok balıkçı hayatını kaybetmiş burada. Hatta kamp yapacaklar için bu bölgede gecelemenin yasak olduğuna dair tabelalar bulunmakta. Siyah kocaman kumsal masmavi okyanusla alışık olmadığım iki rengi bir araya getirmişti. Epey ileride karşımdaki yamaçta dinamik rüzgarda yelken uçuşu yapan iki yamaç paraşütü gördüm. Bir dahaki ziyaretime uçacağım yeri de gözlerimle görmüş oldum böylelikle.

İzlanda’da buzulları ayrıca görmek istemesem de turun bir parçası olduğu için Sólheimajökull buzuluna uğradık. İlginizi çekiyorsa buzulların üzerinde yürümek için özel turlar mevcut. Buzullar üzerlerindeki küller yüzünden Patagonia’dakiler kadar etkilemedi beni. Vikingler’in buzulların üzerindeki karartıları görüp hayalet gördüklerini sanmaları üzerine etrafta dolaşan hikayeler varmış. Sonuçta elflere ve hayaletlere inananlarla dolu bir ülke İzlanda, normal :)

South Shore Rotası – 1. Eyjafjallajökull Ziyaret Merkezi  2. Skógafoss  3. Dyrhólaey Sahili  4. Vík Kasabası  5. Sólheimajökull Buzulu (glacier)  6. Seljalandsfoss

(Bu tura Iceland Horizon ile katıldım. Tripadvisor’da okuduğum iyi yorumlar ve uygun fiyatlar beni bu şirkete yönlendirdi ama gitmeden 1 hafta önce  yazışmama rağmen sadece South Shore gezisinde yer bulabildim. Şirketin sahibi ve gezimizin rehberi David, İzlanda ve rotamızla ilgili çok güzel bilgiler verdi gezi boyunca. Çok memnun kaldım.)

Aklımda kalan diğer detaylar

  • Japonya’ya pahalı diyenler İzlanda’yı süper ötesi pahalı bulabilir. Japonya gezi yazımda bahsetmiştim Japonya aslında abartıldığı kadar pahalı değil diye. Ama İzlanda gerçekten pahalı. Kamp yapmak, grup halinde gelip araba kiralamak çok çok tasarruflu olur. Elimi neye attıysam pahalıydı. Mümkün olduğunca günlük gezilere sandviç, kuruyemiş ve meyve götürdüm. Akşamları da özel bir yerde yemedikçe hostelin mutfağında yemek yaparak masraflarımı dengelemeye çalıştım.
  • Adadaki tek ucuz şey hatta bedava olan şey su. Hostelde resepsiyondaki görevliye “Çeşme suyu içilebiliyor mu?” diye sordum. “Sularımız buzullardan gelmekte, afiyetle güvenle içebilirsiniz!” cevabını aldım. Hayatımda içme suyuna bu kadar güvenen ve böyle tasvir eden biriyle karşılaşmamıştım.
  • İzlanda doğasıyla harika bir yer ama gezdiğim zaman zarfında sürekli “Adada yaşamak nasıl bir duygudur? Burada yaşabilir miyim?” diye düşündüm. Kışın alacakaranlıkla beraber gelen karanlık ve adanın kısıtlı ve başka şeylere bağlı olması sonsuzluğun içinde bir kafesi çağrıştırdı. Karayipler bile olsa adada yaşama fikri bana sıcak gelmiyor. Güneş görmeden bir adada İzlanda olsa bile yaşayamam sanırım.
  • Kredi kartı hemen hemen her yerde, banka kartı (debit card) ise bir çok yerde geçmekte. Paranızı İzlanda kronuna çevirmenize gerek yok. Belki bahşişler için belli miktar nakit bulundurmak faydalı olabilir.
  • Reykjavík sokaklarında gezerken tam “Hayret! Bir Türk girişimci gelip de burada bir döner dükkanı açmamış.” diyordum ki başkentin en işlek caddesinde Durum diye bir mekan gördüm. Menüsünde döner ve kısır vardı. Merak ettim, içeri girip görevliye sahibinin nereli olduğunu sordum. Adam Türk bayrağını gösterdi. Sahibi dükkanda olsaydı tanışmak isterdim. Hangi rüzgar onu buralara atmıştı acep? Yan dükkanı da Meze diye bir restoran, Türk yemekleri satılmakta.
  • İzlanda’ya WOW Air (sadece yaz aylarında hizmet veriyor) ve Norwegian ile uygun fiyata uçabilirsiniz.
  • Bu video da bana bir dahaki sefere yamaç paraşütümle İzlanda’ya gitmek için hatırlatma notu olsun:

Paragliding Iceland 2014 from Döner Möllensen on Vimeo.

Haydi!

Bu gezi yazımı okuduktan sonra The Secret Life of Walter Mitty (2013)’yi izleyin. Üstüne Of Monsters and Men’in Dirty Paws şarkısını dinleyin tekrar tekrar. İnanıyorum İzlanda planlarınızı öne çekmede etkili olacaktır :)

Sağlımıza ve hayallerimizin gerçekleşmesine! :)

(Vişne Kiraz, Ekim 2014)

Bu yazı 22 Ekim 2014 tarihinde Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.

34 Yorum

Döneli bir hafta oldu ama benim aklım Japonya‘da kaldı. Sanırım gitmeden önce göreceğim güzelliklerden  daha çok karşılacağım  zorluklara odaklanmıştım. Hiç beklediğim gibi olmadı. Dil engelini Japonların nezaketi, saygısı ve yardımseverliği çözüverdi. Yemek konusunda da anlaştık bir şekilde ve bu sayede Türk damak zevkine çok benzeyen Japon yemeklerini keşfettim bu gezimde. Doğası gelenekle birleşince başka güzeldi. Giderken sakurayı ucundan kaçıracağım diye kendimi hazırlamışken son sakurayı yakaladığımızda dünyalar benim oldu. Kendi hayatlarında teknolojiyi çok kullanmasalar da ürettikleri teknolojiden etkilenmemek mümkün değildi. Japonya’daki shinkansen‘lerden (hızlı trenlerden) sonra Avrupadaki trenleri sevebilmemin mümkünatı yok sanırım. Ha bir de pahalılık konusunda Kuzey Avrupa’dan çok farklı değildi. Ada ülkesinde gidip de ananas yemek isterseniz e tabi pahalı olur.

Sakura, Kakunodate/Japonya

Sakura, Kakunodate/Japonya

Miyazaki’nin dünyası

Havaalanından trene binmem ile Miyazaki’nin dünyasında yolculuğum başladı. Trende karşımda oturan maskeli insanlar bana Spirited Away (2001) ‘deki No Face ile olan tren yolculuğunu hatırlattı. Çizgi film çizimlerini anımsatan uyarılar da cabası. Bir tane bile ciddi uyarı levhası göremedim bütün Japonya gezim boyunca.  Tokyo’da istasyonun önündeki kazı çalışmasını çevreleyen bariyerlerin tavşanlı olmasına çok gülmüştüm. Atari sesli anonsları da artık nerede duysam hatırlarım. Yolculuğun ilk durağı Osaka‘da Dōtonbori‘de meşhur takoyakilerin (ahtapot toplarının) satıldığı caddede restoranların giriş kapılarının üzerine yerleştirilmiş kımıl kımıl dev ahtapot maketleri ve cadde boyunca Hello Kitty mağazaları Japonya’da sevimlilik dozunun sınırlarını belirlememize yetti. İlginçtir bugün bir sitede “Japonya’yı sevmemeniz için 67 sebep” diye bir liste gördüm ve her şeyin sevimli olması bu listenin 5. maddesiydi. Beni rahatsız etmedi ama değişik ve eğlendirici olduğu doğru.

Miyazaki'nin dünyası, Osaka, Japonya

Güneşe karşı

Osaka’daki ilk izlenimlerimden biri de kendini mikroptan vs. korumaya meraklı Japonlar’ın güneşle de ilgili bir sıkıntılarının olması oldu. Büyük ihtimalle bu yüzden bütün cadde boyunca uzanan pasajlar (arcade) ya da üstü kapalı caddeler ülke genelinde çok yaygın. Bunların dışına çıkıldığında şemsiye, eldiven, şapka ve fular kullanılıyor. Trenlerin birinde alışveriş katalogunda yüzü gözlerin altından enseyi de kapatacak şekilde satılan fular maske karışımı sanırım bu konuda gördüğüm en aykırı şeydi. Miyazaki’nin yüzsüzünden ninja dünyasına geçiş yakındır.

Kıt’a dur!

Henüz JR ile tanışmamışız, tam iş çıkış saati civarında Osaka’dan Kyoto’ya doğru gitmek üzere trenimizi beklerken hayatımda gördüğüm komutsuz, provasız en muazzam sıra olma şeklini ve o sıranın adeta bir kromozomun ayrılışı gibi kendiliğinden ikiye ayrıldığını gördüm. O anı videoya çekmediğime çok pişmanım. Başka şeyleri bilmem ama nasıl sıra olunur kesin Japonlar’dan öğrenmeli!

IMG_6910

Osaka İstasyonu

Öz Japonya: Kyoto

Burası işte has Japonya. Tapınakları bol, yaşlılara yer verenleri bol, gençlik henüz çok dejenere(!) olmamış, el ele tutuşan çift yok denecek kadar az, doğayla iç içe ama sokakları tabii ki dar ve kablo dolu. Bisikletle ilk gün doğusundan batısına, ikinci gün de kuzeyinden güneyine keşfettik Kyoto’yu. Bisikletler çok yaygın Japonya genelinde ve Kyoto’yu bisikletle gezmek pek keyifli. Günlüğü 500 yenden başlıyor bisiklet kiralarının, akşam sizde kalmasını isterseniz de üstüne 250 yen ödemeniz gerekiyor.

İlk gün ilk durak çok merak ettiğim bambu ormanın bulunduğu Arashiyama bölgesiydi. Bisiklet kiraladığımız yerden yaklaşık 1 saat 15 dakika pedal çevirerek ulaştık buraya. Ters akan trafikte bir elimde GPS bir elimde direksiyon tutmama rağmen kaybolmadan sağ salim vardık buraya. Kyoto’nun dar sokaklarını geçtik boydan boya. Turistik popüler yerlerdense yerellerin yaşadığı mahallelerden geçmek bana hep daha güzel gelir.

Arashiyama’da Tenryuji Tapınağı‘nın arka fonda dağlarla birleşince sonsuzluk havası veren bahçesini (ödünç alınmış manzara deniyormuş buna), bambu ormanını ve Okochisanso‘yu gezdik. Bambu ormanı rengi, ışığı ve sessizliği ile huzur verdi bana. Okochisanso’nun hep sakura zamanı halini hayal ettim. Burada ayrıca koyu kıvamlı yeşil çay olan matcha ikram ediliyor. Çay seromonisinde servis edilen bu çay batıda deneyimlediğimiz yeşil çaydan epey farklı. Köpüğü ve koyuluğuyla çaydan çok smoothie’yi andırıyor ve gerçekten yeşil.

İlk günkü rotamızın en doğu noktasından yavaş yavaş batıya doğru devam ettik. Kyoto’da çok sayıda tapınak var, hepsini gezmek mümkün olmayacağı için bize göre en ilginçlerini gezdik. Yol üstünde ziyaret ettiğimiz tapınaklardan biri olan Ryoanji‘nin Zen felsefesinin doruklarındaki bahçesinden hiçbir şey anlamadım. Tapınağın hemen yanında uzun dar bir dikdörtgen içinde tırmıkla taranmış gibi duran çakılların arasında bir kaç iri kaya vardı. Boş bir vaktimde bu konuda mutlaka bir şeyler okumalıyım, çünkü dakikalarca bunu seyreden kitlenin muhakkak bir bildiği olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu tapınak UNESCO Dünya Mirasları listesinde.

Ryoanji’den nasıl bir şey anlamadıysam Kinkakuji‘yi (Temple of the Golden Pavilion) bir o kadar sevdim. Akşamüstü 4 gibi varmamızın da etkisi var bence. Günün batan ışıklarının yansıdığı altın gövdesi harika bahçesinin baş köşesinde gururla parlıyordu. Hayatımda gördüğüm en güzel bahçe bu olabilir. Kendimi bu bahçenin eski zamanlardaki sahibi gibi hayal ettim bir an. Düşündüm de karlı da harika olur burası.

Kyoto’daki ikinci günümüze yaklaşık 45 dakika bisiklet sürerek 1000 kapılı Fushimi Inaritaisha‘da başladık. Japonya’da Budizm ve Shinto inanışları yaygın. Bu iki inanış birbiriyle neredeyse iç içe. Öğrendiğimize göre bir tapınağın önünde ince turuncu bir kapı varsa o kapının adı torii ve orası bir Shinto tapınağı. Eğer tapınağın önünde kalın süslü çatılı kapılar varsa o da Budizm tapınağı olduğunu göstermekte. Bir de bu tapınakları turuncu/kırmızı renklerle birlikte çeşitli hayvan heykelleri korumakta kötü ruhlardan. Fushimi’de tapınak girişinde dik dik bakan tilkiler karşıladı bizi. Buradaki toriiler dağın tepesine kadar uzanmakta. İsteyen belli bir ücret karşılığı kendi kapısını diktirebiliyor. Bu kapılar aslında bir çeşit adak adama aracı. Örneğin başarılı olmak isteyen şirketler kendi adlarına kapılar diktiriyorlar. Fotoğraf severler için oldukça ilginç bir yer, tabii o kalabalıkta kapıları bomboş yakalayabilirseniz.

Fushimi’den sonra Lonely Planet’in tavsiye ettiği Güney Higashiyama rotasını yürüdük. Kiyomuzudera‘dan Gion‘a uzanan bu rota oldukça turistik. Bana biraz Sultanahmet civarını anımsattı. Kiyomuzudera’nın önünde iki üniversite öğrencisi bize gönüllü rehber olmak istedi.  İngilizcelerini geliştirmek istediklerinden akıllarına böyle güzel bir yol gelmiş. Çok mutlu oldum onların eşliğinde tapınağı gezdiğime. Bilmediğim bir çok detaydan bahsettiler ve benim saçma gelebilecek bir çok soruma sağolsunlar dillerinin döndüğünce cevap verdiler. Japon kültüründe  bahşiş bile hoş görülmezken onların bu gönüllü eşliğine e-posta adreslerini alıp iletişimde kalma ve dünyanın başka ucundan kartpostal atma sözüyle manevi olarak karşılık verebildim. Dünyalar onların oldu! :) Bu rotada geleneksel kıyafetleriyle gezmekten keyif alan Japonlara ve geisha‘lara rastlamak mümkün. Geleneksel kıyafetli Japon kızlarla birlikte fotoğraf çekilmek istediğimde benim yerime onlar bana teşekkür etti. Böyle de kibarlar :) Ayrıca hediyelik eşya olarak Miyazaki’nin ürünlerini bulabileceğiniz dükkanlar mevcut bu yolda.

Bisikletlerimizle günün son rotası Philosopher’s Walk’a doğru yola koyulduk. Buraya varmadan Kyoto’nun beş büyük Zen tapınağından biri olan Nanzenji’yi ziyaret ettik.  Bu tapınağın hemen yanında bir su kemeri bulunmakta. Mimarisi ve rengi benim çok hoşuma gitti. Derken harika Philosopher’s Walk‘a vardık. Minik bir kanal etrafında onlarca kiraz ağacıyla çevrelenmiş leziz bir yer burası. Ayrıca kanal boyunca bir çok hoş kafe var buranın tadını çıkarmak isteyenlere. Yine öğleden sonranın harika ışığında yürüdük burayı. İki gün sonra Kakunodate’da sakurayı göreceğimi bilmeden iç geçirdim gezerken burayı kiraz çiçekleri vakti görseydim diye. Son açan kirazlardan olan ağaçların çiçekleri kalmıştı. Öğrendiğime göre Japonlar kiraz çiçeklerini bir çok sınıfa ayırmış. Bizim gördüklerimiz ichiyo ve kanzan imiş. Pembe yaprakların rüzgarda savrulup suya düşmesi ve akıntıda döne döne dans etmelerini izlemek bir meditasyon aracı olabilir.

Filozof patikasının sonunda ise Ginkakuji (Temple of the Silver Pavilion) yer almakta. Altın tapınak kadar olmasa da burayı da beğendim. İlk mantıklı gelen Zen temalı çalışmayı gördüm bu bahçede. Tepesi tıraşlanmış ters koni şeklindeki çakıllar Fuji Dağı’nı sembolize etmekteymiş. Yalnız bu minik çakılların sunumundaki mükemmellik bence muazzam bir sabrın göstergesi.

Akşam dışarı çıkmak için Gion’da bir çok seçenek mevcut. Pontocho‘nun dar sokaklarında çok hoş mekanlar bulunmakta. Biz denk getirip Gion Corner‘da geisha gösterisi izleyemedik. Ünlü (celebrity) muamelesi gören geisha’ların hayranlarına flaşlar altında poz vermesine denk gelebilirsiniz bu bölgede. Kyoto sokaklarında doğal güzel kare yakalarım belki diye bir geisha’nın peşi sıra koştuğumu bilirim :)

Hayat kurtaran JR Pass

Bir forumda Japan Rail Pass‘e denk geldiğim çok iyi oldu. Benim için kısaca JR kendileri! Japonya gezisini JR öncesi ve JR sonrası diye ikiye ayırmam mümkün. JR Pass bir ya da iki hafta süreli bir çok shinkansen dahil olmak üzere sınırsız tren bileti. Yalnız sadece Japonya dışında turistlere sunulmakta. Bunun için yaşadığınız şehirdeki yetkili acentaya ödeme yaparak bir değişim formu satınalmanız gerekmekte. Sonra bu formu Japonya’da istasyonda bilete dönüştürebiliyorsunuz. Yerel trenlerde sadece biletinizi göstererek, hızlı trenlerde de kullanmadan önce ücretsiz koltuk rezervasyonu yaptırarak JR hatlarında kullanabiliyorsunuz. Detaylı bilgiye bu sayfadan erişebilirsiniz. Bizi gitmeden çok uyardılar tatil zamanları hızlı trenlerde yer kalmaz diye ama açıkçası seyahatimizin bir kısmı ulusal tatil haftası Golden Week‘e gelmesine rağmen hiçbir sorun yaşamadık. Bize rahatça ve bolca gezme imkanı verdi bu bilet. Kesinlike tavsiye ederim. Hyperdia‘nın sayfasından İngilizce gitmek istediğiniz yerlerle ilgili tren saatlerini kontrol edebilirsiniz. Bu sayfa ayrıca JR Pass’in geçerli olduğu seferleri de göstermekte. Ben Japon Appstore’dan  app’ini de indirdim telefonuma, faydasını gördüm :)

Ulu geyiklerin şehri Nara

JR Pass’imizle ilk durağımız Nara oldu. Kyoto’dan limited ekspres trenle yaklaşık yarım saat süren bir yolculuktan sonra Nara’ya vardık. Nara’da neredeyse trenden iner inmez geyikler karşılıyor sizi. İnsana alışkın olsalar da her yerde bu geyiklerin vahşi doğaya ait olduğunu unutmamanız yönünde tabelalar mevcut. Gerçekten de bir tanesinden totomo boynuz yedim onları beslemek üzere bisküvi aldığım dükkanın önünde. Japon mitolojisine göre Tanrı Takemikazuchi eski başkent Nara’yı korumak için şehre geyiklerle gelir. O günden sonra Japonlar geyiklerin şehirlerini ve ülkelerini korumak için cennetten gelen ulu varlıklar olduğuna inanmışlar. Nara Parkı‘nda serbestçe dolaşan geyikleri sevmeye doyamadım, biraz fotoğraf çekmek için  onlara oyun yapmış olabilirim itiraf ediyorum. Bu parkın içinde yürümek de güzeldi.

Nara’da görülmesi gereken bir diğer yer ise dünyanın en büyük ahşap yapısı olan Todaiji Tapınağı. İçinde dünyanın en büyük bronz Buda heykeli yer almakta. Budanın heybetinden çok etkilendim doğrusu. Dönüş yolunda Isuien Bahçesi‘ne uğradık.

Hiroshima ve Miyajima

JR Pass ile ilk shinkansen yolculuğumuzu Hiroshima’ya yaptık. Bu hızlı trenleri çok beğendim. Sanırım Avrupa’daki trenleri artık eski kadar sevmeme nedenimdir shinkansen’ler. Trenin platforma yanaşması bile “cool”du. İçerideki konfor, koltuk aralarındaki mesafe, saatte 350-400 km’ye varan hızı vb. müthişti.

Kyoto’dan ayrıldığımız için yanımıza aldığımız valizleri Hiroshima’da istasyondaki kilitli dolaplara bıraktık. Bu dolaplar gerçekten hayat kurtarıyor. Bildiğim kadarıyla Japonya’daki büyük istasyonlarda çok yaygınmış bu dolaplar. Seyyahlara duyurulur.

Hiroshima’da ilk durağımız Miyajima Adası diğer adıyla Itsukushima oldu. Suyun içindeki torii Itsukushima Shrine adanın kendine has simgelerinden birisi. Sular çekildiğinde bu kapıya yürümek mümkün. Miyajima Adası’nda Misen Dağı’nın zirvesine tırmandık, manzara kesinlikle görülmeye değerdi. Adanın harika doğasında yürüyüşümüzü Daishoin Tapınağı’nda sonlandırdık. Daishoin’de çok ilginç heykeller ve dua tekerlekleri gördüm. Kyoto’daki tapınaklardan farklı olduğunu söyleyebilirim.

Hiroshima kısmı biraz hüzünlüydü benim için. Atom bombasının atıldığı yerde hala ayakta duran Atomic Bomb Dome, bombadan sonra kansere yakalanan bir çocuğunun (Sadako Sasaki) origamiden 1000 tane ejderha yaparsa kurtulurum dediği ama kurtulamaması üzerine savaşın en masum mağdurlarının çocukların anıldığı Children’s Peace Monument ve sönmeyen barış ateşinin bulunduğu Hiroshima Peace Memorial Park yıllar geçmiş olsa da ayrı hüzünlüydü. Hiroshima Peace Memorial Museum‘da tüylerim ürperdi. Birilerinin gövde gösterisi sırasında hayatlarını kaybetmiş ve bundan senelerce muzadarip olmuş masum insanların hayatlarıyla ilgili detayları görmek insan olan herkesin içini sızlatır sanırım. Çok turistik olmasa da tarihte önemi olan bu şehri imkanınız varsa mutlaka ziyaret edin.

Kısa Hiroshima ziyaretimizin akabinde hızlı trenlerle Osaka aktarmalı Tokyo’ya geçtik.

Vişne ♥ Sakura

Tokyo’ya vardığımızda ilk iş http://www.tenki.jp/sakura/ adresinden sakuranın mevcut durumunu kontrol ettik. Site Japonca ama Google Chrome tarayıcısının çeviri özelliği sayesinde Golden Week’te hala geçmemiş sakuranın Kakunodate şehrinde olduğunu öğrendik. Ertesi gün hızlı tren ile 3 saat yolculuk sonrasında sakuranın hasını samuray şehri Kakunodate’de yakaladık. JR olmasaydı buraya ulaşmak epey zor olurdu.

Nehir kenari boyunca uzanan manzarayı ne kadar anlatsam eksik kalır. Doğa ananın insanlara armağan ettiği bu şöleni kiraz ağaçları altında piknik yaparak kutluyordu Japonlar. Dünya gözüyle sakurayı gördüğümde dünyalar benim oldu. Hele bir de göremeyeceğime kendimi o kadar hazırladıktan sonra yaşadığım mutluluk başkaydı. O kiraz çiçeklerine bakarak bütün ömrümü geçirebilirim. Rüzgar çıkınca uçuşan beyaz yaprakları bir çeşit rüyada olduğumu hissettirdi.

Sakura dışında eski samuray evlerini gezebilirsiniz Kakunodate’de.

Fuji Dağı eteklerinde

Sakuradan sonra Japonya’da en çok görmek istediğim şey Fuji Dağı‘ydı. Bunun için göl kıyısındaki Kawaguchiko şehri ideal. Yalnız JR Pass sadece Otsuki‘ye kadar geçerli sonrasında başka bir tren firmasından bilet almak gerekmekte.

Kilimanjaro’dan sonra (bkz. Ömrümün en uzun, ömrümün en kısa yolu) gönlümden Fuji’ye de tırmanmak geçiyordu, ama tırmanış mevsiminde olmamamız ve çığ tehlikesi nedeniyle bu hayal gelecekte bilinmeyen bir zamana  kaldı. Biz de tırmanış için ayırdığımız ilk günü Kawaguchi Gölü‘nün etrafını bisikletle turlayarak ikinci günü de Fuji’ye karşı Mitsutoge Dağı‘na tırmanarak değerlendirdik. Japonca tabelalardan yönümüzü çıkartmaya çalıştıkça Lost in Translation moduna girdik. Yol boyunca kaç kez “”konichiwaaaaaaa” demişizdir saymadım. Japonlar yürüyüş sopalarına zil takıyorlardı. İlk duyduğumda etrafta keçiler olduğunu sanmıştım bir an. Japonya’nın harika doğasındaki yürüyüşlerimizi Mitsutoge Dağı tırmanışı ile bitirmiş olduk.

Tokyoooooooo

Duraklarda Tokyo anonsları dikkat çekecek kadar uzun söyleniyor: Tokyoooooo! Tokyo sanırım en merak etmediğim ama Japonya’ya gelmişken görülmeli dediğim tek yer oldu.

Tokyo’yu gezmeye yine Lonely Planet’te tavsiye edilmiş bir rota olan Yanaka ile başladık. Geleneksel tacirlerin evlerinin yer aldığı Kototoidori caddesi ile başlayan yürüyüşümüz Yanaka’da son buldu. Yanaka aslında Tokyo’nun “old town”u, İkinci Dünya Savaşı’ndan önce inşa edilmiş binaların sağlam kaldığı ender mahallelerden. Girişinde de bir Türk restoranı bulunmakta. Roppongi Mahallesi Yanaka’ya göre çok daha moderndi. Mori Art Museum‘da geçici Andy Warhol sergisini ziyaret ettik. Bu müze panaromik Tokyo manzarası seyretmek için güzel bir yer. Asakusa’daki Kaminarimon ve Sensoji, Tokyo Midtown, Yoyogi Park ve içindeki Meiji Shrine, Tokyo asi gençliğinin mahallesi Harajuki’daki Takeshita Caddesi, Shibuya Crossing, Ginza ve Tokyo National Museum (hediyelik eşya almak için çok iyi bir yer) Tokyo’da gezdiğimiz yerler arasındaydı. Asakusa metro çıkışında altın boynuz manzaralı Tokyo Skytree kulesini görmek mümkün.

Miyazaki hayranıysanız Ghibli Müzesi için biletinizi JR Pass gibi bir yöntemle yurtdışından önceden temin etmenizde fayda var. Biz oradayken almak istediğimizde çok geçti, biletler çoktan tükenmişti.

DSC_0681

Shibuya Crossing, Tokyo

Yemekler

Japon mutfağından izlenimlerim için buradan buyurun:

  • İzakaya – Ocakbaşına denk gelen bu restoranlarda lezzetli çöp şiş ve közlenmiş sebze yemek mümkün. Közde avakado ve biber getirdikleri an bittiğim andı. Fiyatlar normalin biraz üstünde.
  • Gyudon – Pilav üstü et ama Bambi zincirlerinde satılıyormuş gibi hayal edin. Geleneksel yemeklerden birinin “fast food” hali, bana hem çok lezzetli hem de çok hesaplı geldi. 340 yenden başlıyor fiyatlar. İnce dilimlenmiş turşu zencefiller beni shōga bizdeki turşu süs biber görevi görüyor. Kırmızı biberlerine shichimi deniyor ve içinde çörek otuna benzer tohumlar bulunmakta. Acı sever biri olarak mutfağıma eklemek istediğim yeni fikirlerden oldu bu. Bu yemeğı satan Yoshinoya zinciri favorimdi. Öğrendiğime göre 1899’da ilk gyudon restoranını açan şirketmiş. “Yoshinoya 1899’dan beri” vari bir slogan hayal ettim şimdi.
  • Hoto – Fuji Dağı bölgesine özgü bu udon noodle (Japon noodle’ı) büyük bir kasede bol sebze ve et ile servis edilmekte. Sıcak sulu doyurucu, besleyici bir yemek istiyorsanız kesinlikle aradığınız hoto. Yalnız porsiyonlar bir kişi için oldukça büyük.
  • Yeşil çaylı her şey –  Yeşil çay aromalı envai çeşit ürün bulabilirsiniz Japonya’da. Yeşil çaylı Kitkat, Oreo, dondurma gibi.  Açıkçası yeşil çay aromasını sevdiğimi söyleyemem.
  • Atıştırmalıklar – Çubukta salatalık, pirinç krakeri, çubukta pirinç lapası, buharda pişirilmiş içli hamur topları olan nikuman (bun), ahtapot topları takoyaki

Aklımda kalan diğer detaylar

  • Her ama her köşe başında her çeşit “vending machines” var. Bunların sıcak udon çorbası yapanı gördüğüm en aşmış modeldi. Sigaranın da serbestçe bu makinalarda satılmasına şaşırdım. Duyduğuma göre Fuji Dağı’nın zirvesinde de kola satınalmak mümkünmüş. Çıkarsanız yanınızda bozuk para bulunsun.
  • Her şehrin kendine has süslü kanalizasyon kapakları var.
  • Hemen hemen her tapınağın önünde bambu taslardan su içebileceğiniz bambu borulu çeşmeler bulunmakta.

Her güzel şey bitermiş…

Amsterdam’a döndüğümde buruk hissettim biraz, ne güzel alışmıştım. Özetle çok sevdim Japonya’yı ve insanlarını. Bu kendine kapalı, biraz utangaç kültürü yakından tanıdığıma ve özellikle sakurayı gördüğüme çok mutlu oldum. Her yönüyle ziyaret ettiğim en gelişmiş ülke. İlgileniyorsanız nisan ortası gibi bu güzel ülkeyi mutlaka ziyaret edin.

Burada yazamadığım çok detay var. Gitmek isterseniz ve aklınıza takılan şeyler varsa her zaman bana yazabilirsiniz.

13 Yorum

Gectigimiz mübarek X-mas tatilinde Güneydoğu Anadolu Bölgesi‘ne gitmek istedim. Özellikle sular altında kalmadan Hasankeyf‘i görmek istiyordum. Yol üstünde Mardin, Şanlıurfa ve Gaziantep‘e ugradik. Enfes lezzetler ve Mezopotamya‘nın zengin tarihiyle gecen güzel bir tatil oldu.

İlk durak Hasankeyf

Gaziantep Havaalanı’ndan araba kiralayıp Hasankeyf’e doğru yola çıktık. Hasankeyf’e varmamız yaklasik 5 saat sürdü. Hasankeyf’te arabayi park ederken hemen gönüllü bir rehber bizi buldu. Ilk is, Yol Gecen Hani‘nin karsisinda çocukluğumda görmeye aliskin oldugum duvar halilari ile kapli dürümcüde bir seyler atistirdik. Tenekelerdeki közle isinmak da cok pratik fikirmis dogrusu. Sonra Hasankeyf’in tepelerinde yürüdük, binlerce yillik tarihi hissettik. Kaleye riskli olduğu icin cikamadik. Dicle Nehri‘nin kenarına indik, esas Yol Gecen Hanı’nı gördük. İpek Yolu‘nun tacirlerini hayal ettim bir an. Bu zenginligi, yasanmisligi sular altinda birakacak oldugumuza üzüldüm sonra. Biz sahip cıkmayız, baskasi sahiplenirse kizariz. Bildigim kadariyla bu miras, 2014’ün sonunda sular altinda kalacak. Görmek istiyorsanız tarihi cok da ötelemeyin. Gezimiz bitince hilve kahvesi ictik. Hilve kahvesinin sirri su yerine süt, seker yerine bal konması ve ceviz parcacıklarının ilave edilmesiymiş. Kahvemizi içtikten sonra rehberimizle vedalasip Mardin’e dogru yola ciktik.

Mardin

Mardin’e vardigimizda aksam yemegi vakti gelmisti. Otele gecmeden yöresel yemek yapan Ebrar‘da Mardin’in lezzetli yemeklerinden tattik.  Bir Mardin tabagi söyledik, iki kisilikti. Mardin tabaginda kaburga dolmasi, irok, sembusek, kibe ve mumbar vardi, yaninda ayran asi ve salata geldi. Mardin tabagini bitirdikten sonra en begendiklerimizden biraz daha söyledik. Ebrar temiz bir esnaf lokantasi ve fiyatlari uygundu. Yeni tatlar kesfetmis olmanin verdigi mutlulukla otelimize gectik.

Sabah Mardin Ovasi‘nin muhtesem manzarasina uyandik. Deniz seviyesinin altinda düz bir ülkede yasayan biri olarak daglari tepeleri ayri özledigimi farkediyorum. Sabah otelde kahvalti yaptik ve Mardin’i kesfe ciktik. Önce Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi‘ni ziyaret ettik. Mardin’in kozmopolit yapisina ve tas evleriyle mimarisine hayran oldum. Müzeyi gezerken biz din, dil, irk ayrimi yapmadan birbirimizle eskiden daha iyi mi geciniyorduk, yoksa bugün yasadigimiz sikintilar ve hosgörüsüzlük o zamanda mi vardi diye düsündüm.

Mardin sokaklari bir labirentte oldugumu animsatti. En son Amalfi sokaklarinda böyle hissetmistim. Bu labirentte dolanirken Hatuniye Medresesi, Sehidiye Medresesi, Zinciriye Medresesi, Kasim Tugmaner Camii cikti karsimiza. Kirklar Kilisesi‘ne ugradik ama kapaliydi. Tarihi Kayseriye Pasaji‘ndan gectik Ulu Camii’ye vardik. Ulu Camii’de cuma cikisina denk geldik.  Merdivenlerden biraz yukari cikip avluda cemaatin dagilmasini izlemek cok hosuma gitti.

Ögle yemegini Kebapçı Rıdo‘da yeme sansimiz oldu. Bir Vedat Milör olmasam da hayatimda yedigim en lezzetli kebaplardan birini burada yemis oldugumu söyleyebilirim. Musterilerle anlasacak kadar Türkce bilen Arap kökenli garsona derdimizi anlattik bir sekilde, bu lezzete biraz daha devam ettik.

Dönüş yolunda otelden arabamizi alıp orduevi civarına ciktik ve Mardin’e bir de karsıdan baktık doya doya. Kasımiye Medresesi‘nde gün batimini izledikten sonra Şanlıurfa’ya hareket ettik.

Devami Mübarek X-mas tatili (2. kısım)‘da olacak…

Yorum bırakın
%d blogcu bunu beğendi: