Vişne Kiraz

Düşlerimin peşi sıra kendimi yollara vurdum

Posts from the ‘Gezi’ category

Svalbard Mart 2013

Çok gezmemle ilgili çok ilginç bir yorum aldım geçenlerde. Beni pek de tanımayan birinden. Gezdiğim bir kaç ülkenin adı geçince sohbet esnasında şaşırıp çok gezmemi mutsuz olduğuma bağlamış. Ben de bu konuyla ilgili görüşlerimi seninle de paylaşmak istiyorum Sevgili Okur!

Çok okuyan mı bilir çok gezen mi?

Mevzu çok okuyan mı çok gezen mi tartışması değil. Geziye başlamadan araştırma yapmak olmazsa olmaz adımlardan. Öncelikle gezmek/seyahat etmek ufku açan, insana farklı hayatları dünyanın neresinde olursun olsun deneyimleme imkanı veren bir etkinlik. Şimdi zaman teknoloji çağı, oturduğumuz yerden de ülkemizin ya da dünyanın bir çok yeri hakkında bilgiye erişebilmek mümkün. Fakat bunu gidip yerinde deneyimlemek çok farklı. Çünkü ne kadar objektif olursa olsun başkasının gözünden değil kendi gözünden görmek bambaşka bir şey. Bunu özellikle Çin’e gittiğim zaman hissetmiştim. Çince bilmediğim için Çin hakkında okuduğum ve izlediğim kaynaklar hep çeviri. Şanghay sokaklarında gezerken Çin’i çok farklı bildiğimi fark ettim. Oradaki insanlarla konuştukça, pazarı gezdikçe kendi Çin görüşümü oluşturduğuma mutlu oldum. Yeri geldiğinde kendi deneyimimden birinci ağızdan bahsedebilmek güzel bir his.

I Scream, Oslo, Mart 2013

Tebdilimekânda ferahlık vardır!* Atasözü

Özellikle kışın Amsterdam’da soğuktan ve karanlıktan çok bunalıyorum. Akdeniz insanıyım, güneşle uyanmaya soğuk da olsa kış güneşini sıklıkla görmeye alışkın büyümüşüm. 30 yaşımdan sonra buranın kışına kolayca alışmam çok zor. Depresif falan olmuyorum ama karanlıkta işe gitmekten eve karanlıkta dönmekten yorulduğum için güzel bir seyahat molası iyi geliyor, şarj oluyorum. İlla çok uzağa gitmem de gerekmiyor. Bir kayak tatili ya da İstanbul’da bir haftasonu bir değişiklik oluyor ve iyi geliyor. Ayrıca kuzeydeki iklimin insanlar üzerinde çok daha güçlü mod bozuklarına yol açtığı hakkında bir sürü araştırma ve tespit var. Bunların en başında gelen Seasonal Affective Disorder‘ın tedavisi için seyahat etmek önerilmekte. Örnek makaleye buradan erişebilirsin.

Evliya Çelebi ve Barış Manço

Bizim Evliya Çelebimiz, Barış Mançomuz var. Bugüne kadar “Ya şu Evliya Çelebi de dünyayı gezmiş, kesin mutsuzluktan!” diyeni duymadım. Aksine bir çoğumuz kendisine hayranızdır. Çocukluğum Barış Manço’nun seyahatlerini izlemekle geçti. Her hafta nereye gidecek diye sabırsızlıkla beklerdim. Sırf “Barış Manço ile 7’den 77’ye” programında izlediğim ekvator çizgisi deneyi yüzünden Ekvador’da Mitad Del Mundo’daki biraz uyduruk olan Intinan Müzesi‘ne gidip o deneyleri izlemek ve aynı ruhu yakalamak istedim. Çok da eğlendim.

Neden olmasın?

İmkanım varken neden gezmeyeyim ki? İzin günlerinin bir sonraki seneye devredilemediği ve en az 25 gün izin hakkı olan bir ülkede yaşıyorum. Holiday Allowance adı altında Hollanda kanunlarına göre çalışana verilen tatil ödeneği diye bir kalem var. Bekarım, gezmeyi ve yeni yerler keşfetmeyi seviyorum. Evde oturup kalayım da turşumu mu kur? Gönül ister ki eşimle çocuklarımla gezeyim. Kısmet hayırlıysa  o da olur bir gün elbet. Olmazsa da canım sağolsun. Tek taşımı kendim almayacağım ama kendi hayallerimi gerçekleştirme özgürlüğüm ve gücüm var çok şükür. Bundan daha güzel bir nimet var mı? Bu arada benim dedelerimden biri trenle bu yaşında hala seyahat eder, diğer dedem de Hollanda gibi bisiklet yolu olmayan Adana’da hala bisikletle ulaşımını sağlar. Biraz da genlerimde var demek ki.

Ne zaman adam oluruz?

Başkalarının yaptıklarını kötüye yormadığımız zaman. Hala algılayamıyorum. Ben biri bir şey yaptığında o kişiyi tanısam bile mutsuzluğa hiç bağlamadım. Neden birisi iyi ya da sevdiği bir şey yaptığında çamur atıyorlar? İlla arkasında kötü bir neden mi yatmalı? Nedir bu? “Neden bu kadar geziyor? Kesin bir sıkıntı var!” demek yerine “Helal olsun hayallerini gerçekleştiriyor, gönlünce neden gezmesin?” diyemiyorlar?

Sen ne dersin Sevgili Okur?

Vişne Kiraz
Amsterdam, Nisan 2017

*Kaynak: tdk.gov.tr

2 Yorum

Baştan belirteyim: kesenin ağzını açmayacaksan bu yazıyı okuma Sevgili Okur! Böyle bir giriş yapmak istemezdim ama gerçekleri baştan söyleyeyim de seni boşuna heveslendirmeyeyim. Bugüne kadar en masraflı geçen seyahatlerimden biri oldu. Ben de öyle çok zengin olduğumdan değil Galapagos Adaları‘nı doğası bozulmadan dünya gözüyle görmek istediğimden saçtım bütün paramı bu gezimde. Vahşi doğayı kendi ortamında görmek isteyince fiyatlar aşırı uçuyor. Bunu Kilimanjaro tırmanışı sonrası çıktığımız safaride de deneyimlemiştim. Pahalılık gerçeğini kabullendikten sonra her şeyi unutup doğanın tadını çıkartmak harikaydı. Özellikle hayvanlarla milli park ya da hayvanat bahçesi olmadan kendi doğal ortamlarında anlar paylaşmak kelimelerle anlatılmayacak kadar eşsiz bir duygu.

Sümüğünü sevsinler

Havaalanından Puerto Ayora’ya doğru

Darwin Adaları olarak da bilinen adalar anakaradan 1000km uzakta. Her şeyden bu kadar uzak olunca ister istemez bölgeye has türleri doğal olarak sadece burada görmek mümkün. Uçak ile adanın üzerine ilk yaklaşmaya başladığımızda bu çölde nerede bu kadar tür diye düşündüm. Galapagos’un bence en çarpıcı yanı barındırdığı bu tezatlıkta. Volkanik adanın kuraklığında bir çok tür yaşamakta. Ben Galapagos Adaları’nı ziyaretim boyunca Santa Cruz Adası‘nda kaldım. Adalar arası mesafe fazla ve masraflı olduğu için Santa Cruz’a gelip San Cristóbal‘den dönmek mantıklı bir tercih olur. Santa Cruz’da bulunan Baltra Havalimanı 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikalılar tarafından kullanılmaktaymış. Bu havalimanı da aslında Santa Cruz’un hemen dibinde bir adada. Ekolojik dengeyi korumak için böyle bir yer seçilmiş. Bugüne kadar gördüğüm en minimal ve doğa dostu havalimanı burasıydı. Adanın ekolojik dengesinin bozulmaması için hem Ekvador’dan uçağa binmeden önce hem de Galapagos’a inince valizler kontrol edilmekte. Galapagos’ta eğitimli bir kurt köpeği bütün valizleri koklayarak gerçekleştirdi bu kontrolü. Ben hala sert plastik valizimi nasıl kokladı ve kontrol etti anlamış değilim.

Ohmmmmm!

Santa Cruz adasında havaalanından Puerto Ayora’ya doğru gidince 3 farklı iklim bölgesinden geçiyormuşuz. Çöl, tropik ve yarı tropik. Özel bir araç tuttuğumuzdan havaalanından şehre giderken Los Gemelos‘da manzarayı izlemek için durduk. Los Gemelos volkanik bir olay sonucu değil çökme yüzünden oluşmuş 2 büyük krater aslında. Adanın en yüksek bölgesinde olduğu için iklim ve bitki örtüsü oldukça tropik. Bu duraktan sonra lava tünellerinin ve dev kaplumbağaların olduğu Reserva El Chato‘ya geçtik. Rehberimizin dediğine göre buradaki kaplumbağalar 2. Dünya Savaşı’nı görmüşler. Ben kaplumbğaların gözlerini Game of Thrones‘da ölülerin gözlerine örtülen gözlere benzettim. Buradan ayrılmadan ölmüş kaplumbağa kabuklarının içine girerek fotoğraf çekilmek olmazsa olmaz turistik hareketlerden.

Dev tosbağalar ve gözler

Otellerimize geçip soluklandıktan sonra uzuuun bir yürüyüş sonrası Tortuga Bay‘e vardık. Yol boyunca sıralanan kaktüsler o kadar devasa bir hal almış ki gövdeleri çam ağacı gövdesine dönüşmüş. Yani ağrısız sızısız kaktüse sarılmak mümkün şu hayatta! Tortuga Bay rengi ve uzunluğu ile çok güzel bir kumsal. Umulduk umulmadık her yerdeki iguanalara çok güldüm. Bence çok komik bir güneşlenişleri var. Baş yukarı doğru boyun dik. Mağrur güneşlenmek bu olsa gerek :) Bir de grup halinde güneşlenme huyları var. Niyeyse? Tortuga Bay’de su kapmlubağası göremedim, o yüzden adı Iguana Bay olarak değişmeli. Kumsaldaki her karartı bir iguana olabilir.  Tortuga Bay’in sonuna kadar gittikten sonra arka tarafta kalan lagunda yüzmek iyi geldi. Hiç anlam veremediğim ayakta durularak yapılan paddle board kiralayan biri vardı burada. Etrafta bundan başka bir şey olmadığı için su vs. tedbirli yola koyulmak gerek Tortuga Bay’e giderken.

 

Bartolomé Adası

Burası Darwin’in adaları olduğundan Darwincim de arkadaşlarının isimlerini vermiş adalara. Bartolomé de Darwin’in kankalarından biriymiş. Bartolomé Adası yeryüzü şekli olarak oldukça ilginç bir yerdi. Lava patlaması suyun altında olduğu için etraftaki kayaların üzerinde bir sürü minik kabarcıklar deliklere ve su altı bitkileri de kaktüsümsü kara bitkilerine dönüşmüş. Mavi ile kahverenginin ilginç bir kontrastı vardı burada.

Isabela, Pinzón ve ada sakinleri

Galapagos’un bence en güzel yanı canlıların koruma altında olup avlanmamasından ötürü oluşan insandan korkmama tavırları. Çok rahatlar ve her yerdeler. Mesela bir pelikanın yanından geçerken ben nasıl merakla ona baktıysam o da aynı şekilde bana baktı. Foklar her yerde. Sanki onlar adanın asıl sakinleriydi. Puerto Ayora’da limanda bankta uyuyanları bana en ilginç gelen görüntülerden oldu. Rahatı bulmuş, balık avlamaya da gerek yok. Bank da konforlu! Isabela Adası‘nda köprü kapatanları bile vardı. Isabela Adası’nda blue footed bobby, flamingo, su kaplumbağası, pelikan, köpek balığı, yunus, penguenfok balığı, rengarenk balıklar görmek mümkün. Erkek fok balıkları baya vahşi ve çok acayip sesler çıkartmakta. Yanı başıma gelip neşeli yüzen penguenin o coşkusunu o anı ne zaman hatırlasam içimde yaşıyorum.Su kaplumbağalarının nefes almak için kafalarını çıkartmasını gözlemleyip evlerini bulmam ve suyun dibinde dedikodu yaptıkları ana dakikalarca şahit olmam doyamadığım anlardan. Pinzón Adası ise ayak basılmayan bir ada. Oraya giderken gördüğüm kaya oluşumları ve renk geçişleri büyüleyiciydi.

Pinzon’a giderken saklanmış foklar

Galapagos’da dalış

Galapagos’da büyük deniz canlıları ile yüzmeyi iple çekiyordum. O kadar yol gelmişim çekiç başlı köpek balığı (bkz. hammerhead shark) ve beyaz burunlu köpek balığı (bkz. whitetip shark) ile yüzmeden olmaz. Gel gelelim Galapagos’da en üzüldüğüm şeylerden biri dalışın günlük 150 USD olması oldu. Aynı paraya 5-6 kez dalardım Koh Tao’da mis gibi. Hal böyle olunca bir gün dalış yapabildim. Çok şükür tek daldığım günde hem bahsettiğim iki köpek balığı tür ve mobula ile yüzdüğüm için çok şanslıydım. North Seymour‘da daldık. Dalışın başı oldukça sıkıcıydı. Kumlu bir rotada bir müddet ilerlerken bir anda köpek balıkları görünmeye başlayınca oldukça heyecanlandım. Aslında bence köpek balıkları da heyecanlı ve bir o kadar meraklıydı. Keşif bakışma derken zaman nasıl geçti anlamadım bile.

Ah mümkünse dalışı Güney Doğu Asya’da öğren. Hem uygun hem de suyun sıcaklığı, su altı faunasının zenginliği oralarda farklı. Bu arada teknedeki grup da fiyatlar böyle olunca çok kokoştu. Nerede Asya’daki kafa dengi turistler diye hayıflandım. İlla Galapagos’da dalış öğreneyim dersen 600 USD fiyatı. Aynı PADI kursu için Tayland’da 200 USD ödemiştim. Şunu da belirtmeden geçmeyeyim: fiyat böyle olunca ekipman vs. hiçbir şey taşıtmıyorlar tabii. Herkesin ekipmanını kendileri kurdu. Hiç öyle öğrenmedim ben. Sonuçta benim ekipmanım, benim kontrol etmem gerek. Ama bu da servise dahil. Bu da böyle bir tecrübe oldu.

…ve benim için inancımın güçlendiği anlardandır dalmak. #whitetipsharks 🦈 #visneingalapagos #visneinecuador

A post shared by Vişne Kiraz 🍒 (@visnekiraz) on

Notlar:

  • Galapagos Adaları’na giden uçağa binmeden önce Galapagos giriş ücretini ana karadaki havaalanında 20 USD, Galapagos’a varınca da 100 USD olarak iki parça şeklinde ödenmekte. Check-in’e valizi  vermeden önce valizin güvenlik görevlisi tarafından mühürlenmesi ve makbuzu göstermek gerekiyor.
  • Oteller kahvaltı dahil 25-30 USD civarı. Yemek de 7-10 USD arası. Esas pahalı olan şey aktiviteler. Aktiviteler için kişi başı günlük en az 100 USD’yi gözden çıkartmalısınız.
  • Puerto Ayora’da restoranların sıralandığı bir cadde var. Taze deniz ürünlerini oldukça uygun fiyata yemek mümkün. Ben çok sevdim.
  • Skyscanner’da arama yaparken karşıma Tame Airlines çıkmamıştı. Mevcut diğer havayollarından kat kat daha ucuz.
  • Başka bir adada tura katılacaksanız ayrılmadan önce tur şirketinin size renkli bir etiket yapıştırması gerekmekte. Benim başıma talihsiz bir olay geldi bununla ilgili. Tur şirketindeki adam üç kağıtçı çıktı. Adam sabah benimle limanda buluştu ve Isabel’a adasına giden bota bindirdi. Yaklaşık bir saat sonra Isabela Adası’na vardığımda beni karşılayan kimse yoktu. Beni en çok üzen tek seçenek öğleden sonra 3’te dönebiliyor olmak ve o gün başka hiçbir şey yapamayacak olmak oldu en başta. Oradaki başka bir tur görevlisi ile konuşup üzgün halimi de görünce adamcağız sağolsun beni ücretsiz kendi grubuna kattı ve günün tadını çıkartmam konusunda tembih etti. O amcayı ve Arjantinli Natalie ve Mariano’nun empati içerisinde beni kucaklamalarını hiç unutmayacağım. Döndüğümde polise gitmemden korkan tur görevlisi beni limanda karşılayıp bin bir yalan söyledi. Aklında bulunsun derim.

Bundan sonra hep iguanalar gibi güneşlendiğimiz, penguenler gibi neşeli yüzdüğümüz nice güzel seyahatlere ilham olsun bu gezi!

Daha fazla fotoğraf için instagram etiketim #visneingalapagos .

Vişne Kiraz
Ocak 2017
(Amsterdam, Nisan 2017)

2 Yorum

Fransa’nın güneyindeki Provence bölgesinin meşhur lavanta tarlalarını gezmek bu yaza kısmetmiş. Hem de bisikletle. Sanki kendisine sormuşum gibi bir arkadaşımdan gelen “Sanırım araba kiralamadan lavanta tarlalarına gitmek biraz zor.” mesajı kaale almadım. Bal gibi de geziliyor Provence arabasız!

img_2917-blog

Hazırlık

Araştırma yaparken ilk işim lavanta tarlalarının haritasını bulmak oldu. Aşağıda görmüş olduğunuz mor bölgeler lavanta tarlalarının bulunduğu yerler.

Lavanta Tarlaları

Lavanta Tarlaları

Sonra toplu taşıma seçeneklerini araştırdım. Tren ve otobüs ağları aşağıdaki gibi.

Bu iki önemli bilgiyle hangi lavanta tarlalarını nasıl gezebileceğimizi çıkarttım. Şöyle ki tren hatları vadinin ortasından geçmiyor doğudan batıya uzanan bir tren hattı yok. Aşağıdaki haritada kırmızı ile tren hatlarının geçtiği yerleri işaretledim. Pays de Valensole ve Pays de Forcalquier ana lavanta bölgelerini ve Roussillon ve Gordes kasabalarını tercih edince La Brillanne’den Avignon’a (doğudan batıya) bir güzergah çıktı. Tren, bisiklet ve otobüsle güzel bir yaz gezisi oldu.

22 no’lu otobüs hattı Oraison’dan Avignon’a kadar uzanmakta ve 6 euro karşılığında bisikletleri taşımakta. Tek sıkıntısı belli tatil günlerinde seferlerinin olmaması. Bu çizelgeden otobüsün saatlerine ve duraklarına bakabilirsiniz. Biletleri otobüs şoföründen alabiliyorsunuz.

Bisiklet için de Figen çok şeker sahibi olan bir site buldu. Vadide yokuşlar olacağı için elektrikli bisikletlerimizi Velo Love şirketinden kiralamış olduk. Adam sağolsun bisikletleri otelimize teslim etti, dönerken de otelimizden aldı. Kask, reflektörlü gömlek, kilit, lamba, çanta, şarj aletleri her şey tamdı. Bu arada ilk elektrikli bisiklet deneyimimden çok memnun kaldım.

Marseille → La Brillanne: 90dk Tren (Bisiklet ücretsiz, tren seferleri için SCNF‘nin uygulamasını telefonunuza mutlaka indirin.)
La Brillanne → Oraison → Valensole: 18 km Elektrikli bisiklet
Valensole → Oraison: Elektrikli bisiklet
Oraison → Forcalquier: Otobüs (Biz elektrikli bisiklet ile geçmek zorunda kaldık çünkü okul tatilinde pazar günü otobüs seferi yokmuş.)
Forcalquier → Apt: 45 dk Otobüs
Apt → Roussillon → Gordes: 19 km Elektrikli bisiklet
Gordes → Goult: 9 km Elektrikli bisiklet (Durak aşağıdaki Lumières kasabasında eczanenin yanında)
Goult → Avignon: 35 dk Otobüs
Avignon → Marseille: Tren (TGV hızlı tren bisiklet kabul etmiyor.)

Gezi

Malezya’dan döndüğüm iş gezisinin akşamına uçtuğum için Marseille’ya geç vardım ve Marseille Havaalanı’ndan kalkan son otobüsü kaçırdım. Türk mantığıyla durakta bekleşenlerle birlikte taksi tutma işini organize ettim, fena da olmadı. Otobüs 8 Euro iken paylaşımlı taksi 15 Euro’ya denk geldi. Gece yarısı kolayca otele varmış oldum. Bu arada Marseille ve havaalanı arası her 15 dakikada bir otobüs var ve Gare St Charles’a kadar çok rahat ulaşılıyor. İbis Otel her zamanki gibi konumu, standartlığı, temizliği ve fiyatı yüzünden tercihim oldu. Figen ile odada buluştuk.

Sabah Düldüller’imizi (bisikletlerime Düldül demeyi çok seviyorum) yükleyip otelin yanıbaşındaki istasyona geçtik. SCNF’nin kioskları oldukça pratik ve kredi kartı kabul etmekte. Biletlerimizi alıp kahvaltı yaptık. Trenimizin son kompartımındaki bisiklet yerine Düldüller’i şaha kalkmış pozisyonda bıraktık. Her ülkenin treninde bu bisiklet işi farklı organize edilmiş oluyor. En mühim şey bisiklet logolu vagonun kapısını bulmakta.

La Brillanne’e vardığımızda gökyüzünü kara bulutlar kaplamıştı. 15 dakika sonra Oraison’a vardığımızda hava durumunu kontrol ettik ve hiç beklemediğim ve hazır olmadığım bir sağanak başlamak üzereydi. Turist ofisinden yakınlarda bir Carefour olduğunu öğrenince aklıma kendime çöp poşetinden yağmurluk yapma fikri geldi. Yağmur bastırmadan küçük ve büyük çöp poşetlerinden kapşonum ve yağmurluğum hazırdı. Islanmaktan çok kurumak sorun olduğu için pantalonumu şorta çevirip parmak arası terliklerle ıslak giysi ve ayakkabı sorununu ortadan kaldırdım. Çantalarımızı da çöp poşetleriyle sarıp sarmaladık. Öğle yemeğimizi yedikten sonra Valensole’ye doğru yola koyulduk. Valensole yönü yokuş ama elektrikli bisikletin yokuşlardaki itme gücüyle hiç zorlanmadım. Sıkıntı bitmeyen yağmurdu. Kalacağımız pansiyona vardığımızda gökyüzünden sürahi boşaldı resmen. Kuru bir yere geçmeden 5 dakika önce bu kadar ıslanmak biraz fazla oldu.

Valensole
Pimpirikli pansiyon sahiplerimizin tuhaflıklarından sonra kurulanıp duran yağmurun da verdiği hevesle önce Valensole kasabasını gezdik. Karşımıza tablodan çıkma iki İtalyan çocuk çıktı. Yöresel kıyafetleri ve ellerindeki Fransızların olmazsa olmazı bagetleriyle Valensole sokaklarında görsel ziyafet yaşadık. Poz vermesini bilmeleri bir yana olgun anlayışlı tavırları bir yana. Her gören turiste sabırla poz verdiler. Kibarlıklarına ve sabırlarına hayran kaldım. Valensole sokakları harika!

Akşam üstü Valensole’nin batısına ve kuzeyine fotoğraf safarisine çıktık. Yolda gelirken fark ettiğimiz gibi bir çok lavanta tarlası budanmıştı. Biraz hayal kırıklığı yaşadım. Geçtiğimiz yollar alabildiğine mor iken değildi. Sonradan öğrendiğim üzere bu yaz çok sıcak olduğu için lavantalar erken budanmış. Bu hiç lavanta görmediğimiz anlamına gelmesin. Gördük ama Temmuz’un bir ilk ya da ikinci haftası kadar değilmiş. Güne bakmayan günebakan tarlası ve bir tane büyük lavanta tarlası bulduk.Güzel kareler çıktı. Lavanta tarlalarının kokusu hala burnumda.

Forcalquier
Sabah bir umut Oraison’da otobüsü yakalarız diye erken çıktık yola. Önce Düldüller’i yükleme, sonra kahvaltı tabii. Fransa’nın bu bölgesinde pastanelerle kafeler ayrı. Çöreğinizi pastaneden alıp kahve içeceğiniz kafeyi buluyorsunuz. Öyle İtalyanca’sını deyince anlamıyorlar cappucinodan Fransızlar. İlla cafe au lait (ole) diyeceksin. Böyle dediğime bakmayın hayatımda gördüğüm en sıcak kanlı Fransızlar bu bölgedeydi. İkinci gün hava güneşli ve tatlı bir sıcaklıktaydı. Ha bir de yokuş aşağı faktörü var. Çok tatlı bir yolculukla Oraison’a geri geldik. Otobüsün gelmediğini öğrenince Forcalquier’e bisikletle devam ettik.

Eski sokakları olan şehir merkezinde airbnb ev sahibimiz bizi bekliyordu. Eski bir binanın en üst katındaydı kalacağımız ev. Binanın dış kapısından girişte geniş bir koridor olunca elektrikli bisikletlerimizi gönül rahatlığıyla oraya bıraktık. Meydanlardan birinde öğle yemeğimizi yedikten sonra biraz dinlendik ve ikindi vakti kırkikindi yağmuru yeniden başladı. Önceki gün çok ıslandığım için dışarı çıkmak istemedim. Figen yağmura rağmen tepedeki kaleye çıktı. Akşam yemeği için Vietnam restoranında buluştuk ve ben en sevdiğim bo bun‘dan söyledim :)

Ertesi sabah gün doğumunu fotoğraflamak için erken uyandım. Sabah 6’da pedalları çevirdim. Sabah erken kalkmanın ödülü misali enfes manzaralarla karşılaştım. Sisin üzerinden doğan güneş, uçan balon ve tesadüfen karşıma çıkan çınar ağaçlı muhteşem bir yol. Keyifli gezimden sonra sabah kurulan köy pazarına da vakitli yetiştim ve bisikletimin pilini şarja taktım. Provence bölgesinde belli günlerde lavanta pazarları kuruluyor. Forcalquier’deki pazar orada olduğumuz pazartesi sabah kuruluyormuş. Yine bir şeyler alıp kahvaltı için pazarın yanındaki kafeye oturduk. Ben pazarda satılan taze kiş ve pişiden aldım, Figen de taze keçi peyniri ile cevizli ekmek aldı. O cevizli ekmeğin tadını unutmak mümkün değil. Pazar epey büyüktü. Fotoğraflarda kullanmak üzere kendime hasır bir şapka aldım. Pazarı gezdikten sonra Apt’a giden otobüsümüze geçtik.

img_1511-blog

Roussillon
Apt’a otobüsle ulaştıktan sonra bisikletle 1 saat kadar süren yolculukla kırmızı şehir Roussilon‘a vardık. Bu gezide en sevdiğim çeşitliliği oldu. Her gittiğimiz yerde farklı bir şeyle karşılaştık. Roussillon kırmızı toprağı ve Grand Canyon‘a benzeyen kaya oluşumlarıyla şaşırttı beni. Bu bölgedeki diğer şehirler gibi bir kayanın tepesindeki şehre kırmızı tonlar hakim. Ochre denen aşı boyasının buradan çıkartılıyor olması buna en büyük etken. Roussillon sokakları ve yanıbaşındaki doğa parkı gezilip görülesi.

img_1401-blog

Gordes
Gordes’un merkezinde kalacak düzgün bir yer olmadığı için biraz uzağında harika bir yazlıkta kaldık. Bulması biraz zor olsa da tatlı ev sahibi güler yüzle karşıladı. Evde sanatla ilgili bir sürü materyal vardı. Monique’in bize hazırladığı kahvaltı çok özenliydi. Yine gitsem yine burada kalırım.

img_2081-blog

Gün batımında lavanta tarlası ile meşhur olan taş kilise Sénanque Abbey‘de olabilmek için az biraz dinlenip Gordes’e doğru bisikletlerle hareket ettik. Gordes bu seyahatte en yüksek ve en dik yerde olan kasabaydı. Figen’in pili yetmediği için çıkamadı. Ben kas gücüyle bisikletimi tepedeki merkeze çıkarttım. Gordes’in tepesinden manzara enfes. Hızlı bir akşam yemeğinden sonra kiliseye vardım. Yalnız vardığımda benim de bisikletimin pili bitmişti. Şarj aletim yanımdaydı ve pili çıkartıp şarja takmak için Sénanque Abbey’e girdim. İçeride ayin varken denediğim prizler çalışmıyordu. Hayda! Yandaki kilise misafirhanesinden gelen ışıkları görünce şansımı orada denedim. Özel girilmez yazsa da ufak holde priz buldum. O akşam özel bir tören vardı sanırım. Misafirlerden biri dışarı çıkarken beni gördü ve ben de şarj edemezsem kaldığım yere geri dönmem imkansız açıklamasını yaptım. Şöyle ki kaldığımız yerden Gordes’e kadar yokuş çıktığım yetmedi bir de Gordes’ten Sénanque Abbey’in son yokuşuna kadar yukarı çıkış devam etti. Kilise bir tepenin dibinde ve etrafta başka hiçbir şey yok. O yüzden yolun sadece son 5 dakikası inişti ve o yokuşu pil desteği olmadan çıkmak hele ki güneş battıktan sonra imkansızdı. Fotoğraf çekmek ve bu arada pilimin şarj olması için sadece 1,5 saatim vardı. Hemen yanımda getirdiğim beyaz elbisemi üzerime geçirdim ama bir de ne göreyim. O meşhur bahçeye girmek yasakmış. Bir de yok yılan var diye tabelalar yerleştirmişler. Kendi kendime en kötü ne olabilir dedim ve fotoğraf makinemi telefonuma kablosuz ağla bağladıktan sonra atladım bahçenin duvarından içeriye. Bu kadar risk almışım ve yol gelmişim yapmazsam olmazdı. Güzel kareler çıktı ve adrenalin dolu dakikalarıma değdi. Beni gören Brezilyalı kız da atladı ve fotoğraflarını çekmemi istedi. Bu arada bizden başka bahçenin içerisine girmeye teşebbüs eden olmadı. Lavanta tarlasının eşlik ettiği taş kiliseyi seyrederken kendimizi de eleştirmekten geri kalmadık.

Bu arada Vogue dergisinin “Her kadının Fransa’da görmesi gereken 10 yer” başlıklı makalesinde Sénanque Abbey ve Marseille kısmında bahsettiğim Calanques Milli Parkı yer almış, gezimden sonra okuduğumda mutlu oldum bu iki yere giderek doğru seçim yaptığımı gördüm diye :)

Etrafta kimse kalmamıştı ve bisikletin pilini şarjdan almak için misafirhaneye yöneldiğimde hayatımda ilk kez bir tilki ile karşı karşıya geldim. Büyülü bir andı. Bu güzel yaratığı ilk kez görmenin büyüsü ve nasıl tepki vereceğini bilmemenin etkisiyle öyle bakıştık 1 metre mesafeden. Büyüyü bozmamak için elimi fotoğraf makineme bile atmadım. Gidiverdi bir müddet sonra, o da en az benim kadar meraklıydı. Pilimi bisiklete taktığımda sadece yarısının dolduğunu gördüm. Uzun bir yokuşu düşük yardım gücünde ama uzun sürede gitmek ve en yüksek yardım gücü ve kısa sürede gitmek fikirleri arasında kaldım. Sonuçta benim için mühim olan o dik yokuşu geçmekti. İkinci seçenekle 5 dakikada korkulu yokuşu geride bıraktım. Hava kararmıştı, aydınlatması olmayan yollarda kalan pili pedal gücünden çok farlarımı aydınlatmak için kullandım. Bilmediğim bir hayvan karşıma çıkar mı diye biraz korktum ama gayet rahat bir şekilde yazlığa geri döndüm. Macera dolu bir gündü benim için.

Goult
Gordes’ten geçmiyor meşhur 22 no’lu otobüs, 9 km ötedeki Goult’tan geçiyor. Goult’a vardığımızda durağın yerini soruşturduk. Hemen yanındaki Lumières kasabasındaki eczanenin oradaymış otobüs durağı. Yukarıda bahsettiğim otobüs çizelgesinde bütün bu bilgiler yazıyormuş ama Fransızca bilmeyince görememişim. Gordes’ten Goult’a hareket ederken kaybolma payı bırakmıştık. Durak zor olmadığı için arada kalan vakitte Goult meydanında kahve molası verdik. Vietnam asıllı garsonun kendine has kişiliği bizi epey güldürdü. Otobüsümüz biraz gecikmeli gelse de Avignon’a geçişimiz rahattı.

Avignon
Tiyatro festivali vardı biz oradayken. Accor Otel Zinciri’nden Mercure‘de kaldık. Eski şehir merkezinin tam ortasındaydı yeri. Her yere yürüyerek gittik. Avignon’da en çok Rue Des Teinturiers sokağını sevdim. Ufak bir kanal kenarında keyifli mekanların olduğu bir sokak. Biraz Asmalı Mescit havasında. Eski su değirmenleri ve köprülerle hoş bir havası vardı. Yemek yemek için tavsiye ederim. Tiyatroların kısa tanıtımları ve kostümlü dolaşan insanlarla pek bir şenlikti Avignon. Fransa’da son zamanlarda yaşanan terör olayları yüzünden etrafta silahlı askerler biraz düşündürücü olsa da insanların sosyal ihtiyaçlarından geri kalmaması umut vericiydi. Kalesinden çok etkilenmedim. Avignon’un mermer sokakları buram buram yaz kokuyor. Dondurma alıp gezmelik.

img_2178-blog

Marseille
Bu gezide yine gezme alışkanlığımın değiştiğini fark ettim. Marseille şehir içini gezmektense bisikletleri bırakır bırakmaz kendimi Massif des Calanques‘e attım. Tren ile 20 dakikalık bir yolculuk sonucu Cassis istasyonuna vardıktan sonra otobüsten emin olamadım. Beklemek yerine şansıma yakınlarda olan bir Uber aracıyla milli park girişine 10 Euro’ya hızlıca varmış oldum. Calanque küçük koy anlamına gelmekte. Buradaki 3 koyu yürümek için milli park görevlisi 1.5 saate ihtiyacım olduğunu ve parmak arası terlikle gitmemem gerektiğini söyledi. Çantamda tırmanış ayakkabımın olduğu yalanını söyleyerek yürüyüşüme başladım. Ayakkabısız zorlanırsam en kötü geri dönerim diye düşündüm. 1 saatte gayet parmak arası terlikle en sondaki koya Calanques D’en Vau‘ya vardım (Bu arada en son Küba’da da parmak arası terlikle tepeleri tırmandıydım, idolüm Kilimanjaro’daki abiler). En sondaki koy, ulaşması en zor olanı en güzeliydi. Buraya ya yürüyerek ya da botla gelinebiliyor. O yüzden öyle sessiz ve huzurluydu. Sadece buraya ulaşmanın zaferini güneşlenerek ve yüzerek çıkaran insanların hoş sohbetleri duyuluyordu. Kuşbakışı görüntü için tepeye koyun ağzından çıkmak mümkün fakat ben onun yerine yüzmeyi tercih ettim. Dönüş çok zor olmadı. Akşamüstü Marseille’e vardığımda şehri gezecek ve akşam yemeğinin tadını çıkaracak kadar zamanım da oldu.

img_2864-blog

Mora doyduğum bir yaz oldu eğer ağustos sonu gezdiğim Hollanda’daki fundalıkları da sayarsam. Hande Yener’den Mor şarkısı da bu yazı hatırlatacak besbelli… Provence bölgesindeki lavanta tarlaları bahanesiyle Fransa’nın güzel bir bölgesini keşfetmiş oldum. Seneye belki Arles ve Aix-en-Provence şehirleriyle birlikte Verdon Kanyonu‘nda yeni hobim kaya tırmanışı yaparım belki :)

Figen’e yol arkadaşlığı ve çektiği güzel kareler için teşekkür ediyorum. Buradan kendisini takip edebilirsiniz.

instagram‘da #visneinprovence etiketiyle çektiğim fotoğraflara ulaşabilirsiniz.

Vişne Kiraz
Temmuz 2016
(Amsterdam, Ekim 2016)

Not: Yok ta oralara niye gittin Isparta Kuyucak Köyü’nde de lavanta tarlaları var diyenlere bir çift sözüm var. Size mi sordum? Hem bana ne neresi yakın haberiniz var mı? İlla bir kulp bulunacak. Türkiye’de lavanta mevsiminde olursam tabii ki Isparta Kuyucak Köyü listemde (bucket list).
Not 2: İyi hoş geziyorum da Sevgili Okur, bunları canlı canlı paylaşamadığım biri olmadıktan sonra anlamsızlaşmaya başladı. Öyle işte bu yazı biraz gıybetli biraz iç dökmeli oldu.

Yorum bırakın

DSCF3051

Evet en son ne zaman balkondan aşağı sepet sarkıttınız ya da sarkıtıldığına şahit oldunuz? Çocukluğumda tanık olduğum o zamandan beri pek sevdiğim bu sepet sarkıtma olayına ben en son Havana sokaklarında şahit oldum. Belki ufak bir şey ama beni aldı düşüncelere ve anılarıma götürdü. Adana‘da anneannemin ve babaannemin yaşadığı mahalleyi, küçükken yaz tatillerinde ziyaret ettiğimde sokak satıcılarının ve ondan bir şey satınalmak isteyen mahalle sakinlerinin geçtiği sahneleri hatırladım. Bir de akşam hava serinleyince iki iskemle alıp babaannemle sokakta oturduğum, sokakta komşu kızlarla bebeğime çubuklu pijama kesip biçtiğim, halamın kuzenim satıp okul harçlığı biriktirsin diye boş teneke kola kutularında yaptığı eskimolardan somurduğum, sabah serinliğinde kapının önünü süpürdüğüm, evin damında narin tenimizi sinekler ısırmasın diye kurulan cibinlik altında yıldızları seyrederek uyuduğum bizim yaşadığımız lojman hayatından farklı “Hayat sokakta!” mottolu Adana’da geçen yaz tatillerim geldi gözümün önüne Havana sokaklarında yürüdükçe.

Zaman tüneli

Küba eski zamanlardan bir film setini andırıyor. Devrimden sonra ülkeye yeni bir şey gelmemiş gibi. Evler, arabalar her şey 1950’lerden kalma. Sanki 2016’dan 1950’lere zaman yolculuğu yaptım. Tüketim toplu olduğumuzdan beri bizim için en basitinden bir kağıt peçeteye erişmek, onu kullanıp atmak çok kolay. Küba’da bize basit gelen bu tüketimin olmadığını fark ettim. Onun yerine tekrar yıkanıp kullanılabilen kumaş peçeteler yaygın. Hatta küçükken annemle dışarı çıktığımızda ıslak mendiller olmadığından annemin yanına aldığı ıslak sabunlu bezleri yıllar sonra Küba’da otobüs yolculuğunda birinde gördüm. Bakkalarda çok az ürün olduğu için barkod sistemi bile yok Küba’da bir çok yerde. Bunları gördükten sonra yersiz tükettiğimizi düşündüm. Küba’da hediyeliklerin eldeki malzemelerden (seramik, tahta, metal vb.) yapıldığını fark etmekse çok kolay.

DSCF3269

Küba’da yol boyunca kocaman sıralanan reklam panoları yok ama boy boy propogandalar mevcut. En çok dikkatimi çeken ise panpa lider olarak Chávez’in gösterildiği propogandalar oldu. Hatta Havana’daki Hotel Nacional’de Chávez’in asker kıyafetli boydan yağlı boya resmi asılı. Castrolar’ın varisi Chávez olursa şaşırmam.

Renklilik

İyi bakılmış rengarenk klasik arabalardan gözümü almak pek mümkün olmadı. Öyle fotojenik bir ülke ki her yer bir fotoğraf karesi. Hatta yolda yürürken önünden geçtiğim bir çok evin içini çekecekken kendimi zor durdurdum, o kadar da paparazzi olmaya gerek yoktu.

En az arabalar kadar renkli Kübalılar. Size bir şey satmadıklarında bile sizle konuşmak için can atıyorlar. İnternetin belli meydanlarda sınırlı olarak verilmesi dünyanın farklı yerlerinden gelen turistleri, Kübalılar için dünyaya açılan kapı yapmakta. İnternet çok sınırlı ama USB belleklerden bütün ülkeye yayılan Justin Bieber şarkılarını duymak kaçınılmaz Küba sokaklarını gezerken. Bir de TV’de İspanyolca dublajlı verilen Türk dizileri sayesinde Ezel hayranlığınından bahseden Kübalılarla tanıştım. Türk turistlerin bıraktığı Türk bayrağına bir berberde, Che ve BJK’li kaşkola bir barda, Türk bayraklı tişört giyen ufaklığa Trinidad sokaklarında rastladım. Bizde yurtdışına çıkınca artan milliyetçilik duygusu enterasan.

Kübalılar renkli dedim de pasaport kontrolünden geçer geçmez karşılaştığım renkli manzaradan bahsetmedim. Resmi üniforma giyen Kübalı kadınların olmazsa olmazı file çoraplar. Polis olsun hemşire olsun nerede “business dress code” varsa karmaşık desenli siyah file çorap var. O renksiz kıyafetlerden bir şekilde yansımalı renklilik, değil mi?

Gitmeden önce

Son gelişen Amerika-Küba ilişkilerinden sonra “Ah Küba değişmeden gitmeli!” diye Küba’ya giden güruhtanım. Ee benden 2 hafta önce Obama ve Rolling Stone da  adaya gitti tam oldu. Gitmeden önce bir iki yanlış kişinin Küba tecrübelerini duymak beni biraz olumsuz etkilese de Kamboçya‘dan sonra her seyahat kolay gelmeye başladı. Genelde spontane gezdiğim için gözümü en çok korkutan internetsizlikti. Onu da kalacağım odalarda temizliği ve sıcak su olmasını önemsediğim için Amsterdam’dan ayrılmadan airbnb‘den kalacak yerlerimi ayarlayarak ve Küba’nın şehirler arası otobüs firması Viazul‘dan otobüs biletlerimi alarak hallettim. Adreslerin ve biletlerimin çıktılarını yanıma almanın faydası oldu, özellikle otobüse check-in yaparken. Böylelikle yanımda taşıdığım nakit miktarını da azaltmış oldum. Benim gibi yapmasanız bile internet olmamasına rağmen bir çok şeyi Küba’da kolayca halledebilirsiniz. Otobüsten iner inmez ellerinde evlerinin (casa particular) fotoğraflarıyla etrafınızı çeviren ya da köşe başlarında paylaşımlı taksi (taxi collectivo) diye seslenen Kübalılar  ile biraz pazarlık yaparak ulaşımı ve kalacak yeri kolayca ayarlayabilirsiniz.

Küba güzergahım

Küba’da ana hatlarıyla seçenekler şehir, kumsal ve milli park şeklinde. Seyahatim uzadıkça bu seçeneklerin tekrar etmesini pek tercih etmiyorum, o yüzden 2 haftalık seyahatimde bu seçeneklerin en güzel örneklerini görmeye gayret ettim ve böyle bir güzergah çıktı:

  • Viñales – Bugüne kadar gördüğüm en güzel vadi bu diyebilirim. Uçakla Havana’ya iner inmez soluğu UNESCO koruması altındaki bu vadide aldım. Tütün tarlaları arasında at sırtında gezmek, vadide yürüyüş yapmak, ufaklı tefekli mağaraları ziyaret etmek, puroların nasıl sarıldığını (Kübalı hatunların bacaklarında sarılmadığını) görmek, vadide gün batımını izlemek güzeldi. Bir gün de Cayo Jutias‘da kumsal keyfi yaptım. Ölü dallar arasında beyaz kumlar ve mavi denizi fotoğraflamaya doyamadım. Bu sahil çok turistik değil, bir tane yerel restoran ve bar mevcut. Sahil boyunca yürürken üniversiteden arkadaşım Evrim’e tesadüfen karşılaşmaksa çok sürpriz oldu. Dünya küçük! Bütün aktivitileri kilisenin karşısındaki ofislerde ayarlayabilirsiniz.
  • Cienfuegos – Sömürge döneminin şaşalı zamanından kalma mimariyi görmek için gidilecek şehirlerden biri. Galerileri gezerken renkli karoların üzerinde #visneonchequeredtiles koleksiyonuma güzel örnekler kattım. UNESCO koruması altındaki Parque Jose Marti’nin meydanının köşesinde Cafe Teatro Terry‘de mola verdim. Mor çiçekli salkımın altı öğle sıcağında iyi geldi. Akşam bir şeyler içmek için Palacio de Valle‘nin Endülüs esintili terasına gittim. Flamingo görmeye Guanaroca Lagoon‘unu tercih ettim ama taksi pazarlığında pek başarılı olamadım. Göl keyifli fakat kuşlar için mevsimi değildi, o yüzden çok az flamingo gördüm ve uzakça kaldılar. Diğer seçenek El Nicho şelalesi, ben şelale seçeneğimi Trinidad’a bıraktığım için Cienfuegos’a bir gün yetti.  Meydanın yakınlarında Dinos Pizza Kübalıların da gittiği biraz saklı kalmış lezzetli ve uygun menüsü olan bir restorandı, ben çok memnun kaldım. El Rapido zincirlerinde uygun fiyatlı peynirli tost ve hazır su bulmak mümkün. Coppelia‘da ise Kübalılar ile dondurma yemek pek eğlenceli.
  • Playa Larga – Bay of Pigs’in güzel sularında yüzmek, snorkeling ve bir ihtimal de dalış yapmak için gittim buraya. Punta Perdiz ve Cueva de los Peces‘in güzelliği hatrına buraya gitmek isterim tekrar. Cueva de los Pesces tatlı ve tuzlu suyun birbirine karıştığı ufak bir göl ve içindeki balıkları dışarıdan izlemek mümkün. Bana  büyük bir akvaryumu anımsattı. Güneş ışınlarının yansımaları, tatlı suyun hafifliği, gölün maviliği eşliğinde snorkeling yaptım, masalsıydı. Ben kendi ekipmanımı götürmüştüm, snorkeling setleri Decathlon’da 7-8 Euro’ya satılıyor boşuna kira parası vermedim. Punta Perdiz’de ise adımımı atar atmaz balıklar karşıladı beni. Çok açılmama gerek kalmadan karanın bittiği yerdeki kayalarda bile bir sürü deniz sakiniyle karşılaştım. Güzeldi ama Kosta Rika ve Curacao’da daha güzel denizler gördüğüm için çok etkilenmedim (I am spoiled!). Punta Perdiz girişinde bilmeden para vermeden girmiş oldum. Küba’da anlamadığım bence kaçak para kesme olayı var. Sonuçta burada ya da milli park girişlerinde makbuzsuz para isteniyor, zorlanırsa ödememeyi denemek mümkün. Playa Larga, Küba seyahtim içinde en bakir olan yer oldu. Viñales’teki nezihlik yok Playa Larga’da. Fiyatlar uçuk, turistik aktiviteler vs. için bilgi alacak ofis yok denecek kadar az. Kiralık aracıyla gelenler yüzünden de taksiler 15 dakikalık mesafeye çok fazla para istediler. Kısacası ağız tadıyla gezemedim bu bölgede. Her şeye rağmen sabahları hastanenin yanındaki kiosk Kübalılar ile kahvaltı yapıp  güne iyi başlamak için güzel bir nokta.
  • Trinidad – Burası Öz Küba benim için, nasıl Kyoto Öz Japonya ise. Rengarenk sokaklarında durmadan gezdim. Lonely Planet’in akşam üstü önerilen meşhur rotası ile başladım yürümeye. Şehrin güneyinde 1800’lerden kalma trenler var. Amerika yapımı buharlı tren bozuk olduğundan Valle de los Ingenios‘a benzinle çalışan Rus yapımı trenle gittik. Güvenlik görevlisi Jose, bozuk olan buharlı treni hem anlattı hem de fotoğraf çekmeye izin verdi. Vadiye olan tren yolculuğu tren hayranları için ideal. Vadide iki yerde mola verdi tren.  İlk  durak Manaca Iznaga‘da şeker kamışı tarlalarında çalışan kölelri gözetlemek için yapılmış çok uzun bir kule var. Kulenin tepesinde uçsuz bucaksız vadinin nefes kesen manzarası bizleri bekliyordu. Diğer durak ise kolonyal dönemden kalma restorana dönüştürülmüş bir evin yer aldığı Guachinango. Evin etrafında gezmek, ata binmek, bir şeyler atıştırmak için güzel bir duraktı. Ertesi günü Playa Ancón‘da geçirdim, uzun bir sahil şeridi var. Dedim ya bu konuda tatminsiz görünmek istemem ama ben çok da vurulmadım denizine. Gezerken sahillerde mola vermek, bir günü kitap okuyarak sakin geçirmek iyi geliyor. Hiking (doğa yürüyüşü) Topes de Collantes milli parkında Caburni Şelalesi’ne (Salto del Caburni) giden  7 km’lik rotayı tercih ettim. Rota hemen Kurhotel’in yanındaki otoparkın oradan başlıyor. Yürüyüş sonrası  Casa Museo del Caféde kahve içmeli. Milli park dönüşü panaroma (mirador) noktasından Trinidad’a şöyle bir bakılmalı.
  • Havana – Yakında…

Küba öncesi göz atılması gereken bazı detaylar

  • Güvenlik – Ülke çok fakir olduğu için turizm çok önemli gelir kaynağı. Turiste dokunulması ve zarar verilmesi yasak olduğu için biraz dikkatli olmak kaydıyla Küba sokaklarında çok rahatlıkla gezebildim. Kübalıların tek derdi bir kaç bir şey satıp para kazanmak.
  • İnternet – Küba’da internet çok sınırlı ama mevcut. Telekomünikasyon firması Etecsa’dan yarım saati 2CUC ya da 5 saati 10CUC internet paketi almak mümkün. Şehirlerin en merkezi meydanlarında ya da büyük otellerin önlerinde mevcut kablosuz internet ağlarını bir sürü insanın telefonlarına bakıyor olduğunu görerek kolayca buldum. Gördüğüm kadarıyla Kübalılar interneti çoğunlukla görüntülü konuşmak için kullanıyorlar. Ayrıca ankesörlü telefon önlerinde uzayan kuyrukları epeydir görmemiştim. Konuşmak mühim Küba’da.
  • Viazul – Şehirlerarası otobüs firması, dakik ama kliması çok soğuk. Ben bazı otobüs biletlerimi gitmeden önce internetten aldım ve yanımda çıktısını götürdüm. Boşuna sıra bekleme ya da paylasşımlı taksi için adam bulma dertlerim olmadı. Sadece otobüsün kalkmasından yarım saat önce otobüse check-in yapmak gerekti.
  • Casa particular – Kübalıların evlerin odasını turistlere açtığı bu konaklama biçimi oldukça samimi. Kübalıları daha yakından tanımak için güzel bir fırsat oldu benim için.
  • Taxi colectivo – Paylaşımlı taksiler bir çok ana nokta arasında çok yaygın. Fiyatı otobüs bileti ile aynı sadece dolması gerekmekte ve hangi tipte bir araçla gideceğinizi belli olmuyor.
  • Nakit – Havana dışında POS makinesi pek görmedim. O yüzden yanımda getirdiğim Euro’ları havaalanında CUC’a, bir kısmını da CUP Peso’ya çevirdim. Peso ile Kübalıların alışveriş yaptığı yerlerde ucuz olan fiyatlardan yararlanabildim. Şöyle ki 1 Euro yaklaşık 1.09 CUC. Bankada 1 CUC=25CUP diye çevriliyor. Yerellerin gittiği süpermarketlerde ya da restoranlarda bazen 2 para birimi de bu değerlerden fiyat listesinde yer alıyor, o zaman pesonun bir farkı olmuyor. Ama yoldan sebze meyve aldığımda, yerellerin gittiği kahvaltı kiosklarında kahvaltı yaptığımda sadece peso kullanıldığı için çok uygun fiyatlardan faydalanabildim. Örneğin yerellerin gittiği dondurma salonunda sundae için 7 peso ödedim (7/25 Euro ödemiş oldum.) Aklınızda bulunsun.
  • Yardım – Evde kullanmadığınız veya küçülen kıyafetlerinizi bavulunuzda getirerek Kübalılar ile paylaşabilirsiniz. Minik Kübalıların kalem, defter gibi ihtiyaçlarını karşılamak da pek makbule geçmekte.
  • Akıllı uygulamalar – İnternet neredeyse olmadığı için çevrimdışı rehber için  triposo, harita için maps.me uygulamalarını telefonuma indirmiştim gitmeden önce, çok faydalı oldu.

Olur da bir gün Küba tamamen dünyaya açılırsa kendisiyle özdeşlemiş renkliliğini  kaybetmemesini diliyorum ❤

Vişne Kiraz
Amsterdam, Nisan 2016

5 Yorum

Soğuk ve kısa kış günlerinde Hollanda’da olmayı sevmiyorum. Bir de üstüne X-mas tatilinin verdiği ıssızlık. Pek çekilesi değil. Geçen sene aralıkta iş seyahatiminin devamına Kamboçya ve Tayland gezisi çok iyi gelmişti. Bu sene de Delta Airlines’tan kazanmış olduğum hediye bileti kullanarak Kosta Rika‘ya gitmeye karar verdim. Vahşi ormanları ve hayvanlarıyla doğasına doyduğum, volkanlarında bol bol yürüyüş yaptığım, güzel havasının ve uzun kumsallarının iyi geldiği güzel bir tatil oldu. Kemiklerim ve içim ısındı :)

Manuel Antonio

Manuel Antonio

Liberia → La Fortuna

Liberia‘ya varış, başkent San Jose‘den dönüş şeklinde biletimi aldım. İmkanım varsa aynı yerden dönmeyi tercih etmiyorum. Böylelikle hem rota farklılaşıyor hem de uçak bileti daha uygun fiyata mal olabiliyor.

Kosta Rika’yı gezerken seçenekler genelde “volkanik dağ – kumsal – milli park” üçlüsü şeklinde. Lonely Planet’in rehberindeki listeyi de baz alarak bu üçlüden hangilerini gezeceğimi kabaca kafamda belirledim. Amsterdam’dan uçağa binmeden önce sadece ilk iki akşam nerede kalacağımı biliyordum. İlk durak: La Fortuna! Kosta Rika’da genelde en fazla 2 gün sonrasını planlayarak seyahat ettim.

Başlayacağım noktayı belirledikten sonra sıra oraya hangi araçla nasıl gideceğimi bulmaktaydı. Şehirlerarası halk otobüsleriyle ilgili bilgileri buldum ama otobüs terminali ve duraklarını oralı olmayanların bulması çok da kolay değil. Bu yüzden uçaktan inince yeni vardığım bir yerde otobüsleri bulmakla zaman kaybetmek istemedim. “Shared shuttle” diye geçen bildiğimiz servisler 50$ civarı ve hızlı bir seçenek. Interbus firması ile çok rahat bir yolculukla La Fortuna’ya vardım. Yolda bir lokantada yemek molası verdik. Burası “casado” yediğim ilk durak oldu. Casado bizim pilav, salata, et tabağına çok benziyor. Sadece siyah fasulye ve Türk mutfağında çok kullanılmayan kişniş (coriander – hiç sevmem!) farklıydı. Kişnişleri salatadan ayıklasam da Kosta Rika’da böyle sağlıklı bir yemek seçeneğimin olmasına çok sevindim. La Fortuna’ya varmadan Arenal Gölü’ne de tepeden baktık bir.

Bir volkan patlaması sonucu lavlardan yara almadan kurtulduğu için La Fortuna adını almış bu şehir. Ben şehir kadar şanslı olamadım ve yağmurdan buluttan Arenal Volcano‘yu ucundan bile göremedim. Arenal Volcano’nun fotoğraflarının sadece senede 1 günde çekilmiş olduğundan şüpheleniyorum. İşin aslı yağmur ormanı (rainforest) konseptiyle ilk kez tanışmış oldum.

La Fortuna, Kosta Rika’da gezdiğim yerler içinde en pahalı olanıydı. Orada öğrendiğime göre Arenal bölgesi en çok turist alan bölgeymiş ve bu turistlerin çoğu Amerikalı. Tanzanya ve Kosta Rika’daki tecrübelerimden sonra Amerikalı turistlerin sıkça gittikleri yerlere gitmemeye karar verdim. Bir fiyatlar alıp başını gidiyor, iki yöresel şeylerden çok Amerikalılara hitap eden menüler ve ürünler satılıyor. Bu yüzden yerel güzellikleri keşfetmek zorlaşıyor.

İki volkan turu denen tura katıldım burada. Ömrümün en ıslak turu olsa da gruptaki arkadaşlarla çok eğlendik. Islanmanın kaçınılmaz olduğunu kabul ettikten sonra doğanın tadı başka çıkıyor. Meşhur kırmızı gözlü kermitle de bu turda tanıştık. Zorlu tırmanışlardan sonra günü yerlilerin gittiği termal nehirde keyif yaparak bitirdik. Termal nehirlerin bir çoğu pahalı işletmelere ait. Ekonomik bir tatildeyseniz aklınızda ücretsiz olan bu seçenek de bulunsun. Hostele döndüğümde ilk işim ıslak ve çamurlu giysilerimi ve ayakkabılarımı yıkatmaya vermek oldu.

La Fortuna → Monteverde

La Fortuna’dan Monteverde’ye nasıl giderim diye bakarken Kosta Rika’da internetten araç ya da tur ayarlamanın daha pahalı olabildiğini gördüm. Tuhaf ama Kamboçya’da da aynı sıkıntı vardı. Hostelin önerdiği jeep-boat-jeep ile Arenal Gölü’nden geçerek keyifli, hızlı ve hesaplı bir şekilde Monteverde’ye vardım.

Monteverde çok küçük bir yerleşke ama bir çok aktivite seçeneğine sahip. Burada extreme park konseptini ilk kez deneyimledim. Adrenalin seven biri olarak halatların üzerinde kaymak harika bir duygu. Zip line dışında Tarzan ve Superman gibi daha fazla adrenalin salgılatan halatlar var. Tarzan gibi daldan dala konduğum videoyu altta izleyebilirsiniz. Boşluğa düşmek tuhaftı, o andan sonrası ise yaşadığımı hisseteren bir andı. Superman halatında da kollar iki yana olacak şekilde yüzüstü uçtuk sayılır. Yeni heyecanlar yaşamak güzel her daim.

Monteverde Cloud Forest ise keyifli bir orman, hem bulutların üzerindesiniz hem de yağmur ormanının içlerinde. Monteverde’de merkezden kalkan halk otobüsleriyle bir saatte ulaşımı kolay bir milli park. Biz rehber tutmadık ama tutarsanız “quetzal adlı harika kuşu burada görme şansınız olur. Bu parkta Türkiye’den yaşlı birçiftle karşılaştım ve o yaştaki gezgin ruhlarına hayran kaldım.

Kosta Rika’da doğayı gündüz gözüyle görmek kadar gece gözüyle görmek ilgi çekici. Gece avlanan hayvanları, dakikalar sürse de bebişiyle çişe inen tembelhayvanı (sloth), ağaçlarda tünemiş minik minik renkli kuşları görmek ilk başta biraz zor olsa da belli bir zaman sonra hem kolay hem de çok keyifli oldu. Monteverde’de Kinkajou‘nun gece turundan pek memnun kaldım. Monteverde Cloud Forest’ın gece turu olmasına rağmen farklı bir bölgeyi daha keşfetmek için Kinkajou’yu tercih ettim.

Kosta Rika gezimin geri kalan kısımlarını en yakın zamanda bitirip burada sizlerle paylaşmak istiyorum, umarım çok gecikmez :)

Vişne Kiraz
Amsterdam Şubat 2016

Kosta Rika rotam

Yorum bırakın
El Calafate Kus Gozleme

Kuş gözlemleme – El Calafate, Patagonia, Arjantin

Her ne kadar backpacker  kelimesinin çevirisi “sırt çantasıyla gezen kimse” olsa da bu kelime çevirisinden daha fazla şey ifade eder seyyahların dünyasında. Özünde sırt çantası şart olmasa da, daha çok düşük maliyetlerle yabancı ülkeleri gezen kişilerdir bunlar. Çoğunluk lise ya da üniversite mezunu (belki kısa iş deneyimi sonrası işini bırakan) Avrupalı gençlerdir. Sonra hayatında düşlerin önemini fark edip geç olmadan işinden istifa eden ya da ücretsiz izne çıkan (sabbatical) orta yaş grubunda kişiler gelir. Bu ikinci grubun ilk gruba göre maddi durumu biraz daha iyidir ve yeri geldikçe bazı şeyler için daha çok bütçeleri vardır.

Zaman zaman Hollanda’daki ve Türkiye’deki arkadaşlarımla Türkler’den neden çok sayıda backpacker çıkmadığını konuşurduk. Geçtiğimiz aralıkta Kamboçya ve Tayland’da geçirdiğim 1 ay boyunca tanıştığım turistlerin “Pek Türk gezgin ile tanışmadım.” tepkileri üzerine bu konu hakkında fikirlerimi burada toplamak istedim.

  • Ülkemizde genç nüfus fazla ve hepsine yetecek kadar iş imkânı bulunmamakta. Bu yüzden bu kalabalıktan sıyrılmak, iyi bir iş sahibi olup güzel bir gelecek kurmak için ilkokuldan (belki artık ana okulundan) itibaren yarış atı gibi çalışmak, iyi bir üniversiteye girmek, iyi bir dereceyle ve dolu dolu sosyal etkinliklerle okulu bitirmek ve hemen iş hayatına atılmak gerekmekte. Bir şansım olsa o yıllara dönebileceğim söylense şahsen özellikle ortaokul ve lise yıllarıma, haftasonu dersaneye gitme saçmalığına sırf bu yarış atı temposundan ötürü dönmek istemem. Şimdi böyle bir koşturmacadan sonra Türkiye’den kimse iş hayatına atılmak yerine “Dur önce bir dünyayı gezip geleyim, öyle çalışmaya başlayayım.” demez, demiyor da. İstisnalar dışında orta halli hiçbir ailenin bu durumu destekleyebileceğini hayal edemiyorum. Rekabetten geri kalmak ve geçim korkusu maalesef hayallerden önce geliyor ülkemizde.
  • İş hayatına atılınca da rekabet bitmiyor. İşleri yetiştirememekten izne çıkamayan bir çok arkadaşım var. Türkiye’de bir çok iş veren yıllık izni bir ihtiyaç olarak değil bir lüks olarak görmekte, iznini kullanamazsa bir sonraki seneye devreder ne de olsa mantığı. İşe girilen ilk sene yıllık izin hak edemeyiş, ilk 5 sene sadece 14 gün yıllık izin verilmesi ve cumartesi gününün yıllık izinden sayılması kanunlarımızın da insanın kendine vakit ayırmasına bakış açısını yansıtan en çarpıcı örneklerden. Bir diğer konu da ücretsiz yıllık izin (sabbatical). Rekabetin fazla olması kişi ücretsiz izne çıkmak isterse yerine başka birinin bulunma korkusunu akla getirmekte. Yine bunların dışında izin politikası izleyen çok az iş veren var Türkiye’de. Açıkçası Hollanda‘ya taşınmasaydım bu kadar gezemezdim ve böyle uzun tatillere çıkamazdım. İşe ilk girdiğimden itibaren her sene 25-30 iş günü iznim var ve izinlerimin yanmaması için o sene içinde büyük çoğunluğunu kullanmam gerekmekte. Ayrıca izne bir lüks değil bir ihtiyaç olarak yaklaşılmakta.
  • Para birimimizin zayıf olması bir başka neden. Üniversitede ya da sonrası ailesiyle oturan Avrupalılar biriktirdikleri avrolar ya da sterlinlerle rahatça seyahate çıkabiliyorlar. Kamboçya gittiğim en ucuz ülkerden biri olmasına rağmen aslında o ucuzluk avroya göre, Türk lirasına göre değil. Örneğin 3 Amerikan dolarına sıcak yemek yemek bir Avrupalı için ucuz olsa da biz Türkler için çok değişik bir durum değil. Bir Türk’ün bir Avrupalı’ya göre çok daha fazla emek harcaması gerekiyor aynı miktarda tatil bütçesine ulaşabilmek için.
  • Türkler rahatından çok vazgeçmeyen bir toplum. Belki yaşadığımız coğrafya bunda etkili. Mesela yazın güneşli gün sayısı çok fazla olduğu için biz acil bir işimiz yoksa gün batımında dışarı çıkmayı tercih ederiz. Eğer kışın hava o gün yağmurluysa ertesi gün mutlaka açacağı için dışarı çıkmayı ertesine güne erteleriz. Hollanda’da hava ne olursa olsun bisiklet kullanmaktan vazgeçmemeleri en hayran olduğum özellikleri. Bir arkadaşımın birlikte çalıştığı bir İngiliz “Hava durumuna göre plan yapan tanıdığım tek toplum Türkler.” diye bir tespitte bulunmuş. Bu rahatlık anlayışımızı evlerimizin içini dayamak döşemek, en kısa mesafelere bile arabayla gidip gelmekte kullanıyoruz hemen. Tatil planları da bu doğrultuda şekilleniyor. Örneğin İzlanda çok pahalı bir ülke olduğu için kaldığım süre boyunca akşam yemeklerimi hostelin mutfağında kendim hazırladım. Orayı görmekti amacım ve hiç gocunmadım bu durumdan. İstisnalar dışında Türklerin Avrupa dışında bir yerde sırt çantaları ile kamp yaparak düşük bütçelerle gezdiğini çok hayal edemiyorum.
  • Bana sorulan “Bu kadar gezecek parayı ve zamanı nasıl buluyorsun?”, “Tek başına nasıl geziyorsun?”, “Tek başına canın sıkılmıyor mu?”, “Hosteller güvenilir mi?” vb. sorulardan seyahat etmek konusunda çok ön yargılı olduğumuzu görüyorum. Evet lükslerden ve rahattan vazgeçilmezse seyahat etmek çok maliyetli olabilir. Türkiye’ye göre daha fazla yıllık iznim var ve iş seyahatlerimi tatillerimle birleştirebiliyorum. Böylelikle hayallerime zaman yaratabiliyorum. Aslında tek başına gezerken daha kolay yeni arkadaşlıklar kurulmakta. Hosteller temkinli olunduğu sürece (kilitli dolap vs.) kalması rahat yerler. Temizlik, konum gibi kriterlerini iyi araştırmak gerek.

Gençlerden sorumlu bakan olsam ilk icraatlerimden biri üniversite öğrencilerine faizsiz backpacking kredisi vermek olurdu. Gençler dünyayı görsün, konfor sınırından çıkmak neymiş bir deneyimlesinler, yeni yerler keşfedip yeni arkadaşlar edinsinler. Nasıl olsa hayatlarının geri kalan zamanında ne zaman ne de bütçe çok izin vermeyecek bunu gerçekleştirmeye. Özellikle ülkemiz koşullarında…

Gezelim, görelim. İnanın iyi gelecek!

(Vişne Kiraz, Şubat 2015)

16 Yorum

İş için gittiğim Kuala Lumpur’dan Kamboçya’ya geçerken sadece başkent Phnom Penh‘e uçak bileti aldım ve ilk 2 gece için aynı yerde hostelimi tuttum. Bundan başka hiçbir planım yoktu. Gitmeden önce internetten otobüs saatlerini, millî parklara nasıl gideleceğini vs. araştırsam da pek faydalı bir şey bulamadım. Bu yüzden Kamboçya maceram gezerken şekillendi. Lonely Planet’in Kamboçya rehberinin yanımda olması hayatımı çok kolaylaştırdı. İnternete erişimim yokken seyahat içinde gelişen planlarım için en azından kalacak yer vb. bilgiler elimin altında olmasa ne yapardım bilmiyorum.

İşte doğaçlama gelişen güzergâhım:

  • Gün 1: Phnom Penh – Killing Fields, Tuol Sleng Genocide Museum
  • Gün 2: Phnom Penh’ten Banlung – Ratanakiri bölgesine yolculuk
  • Gün 3: Banlung ve şelaleleri
  • Gün 4: Veun Sai bölgesi’nde yürüyüş (trekking), Virachey Milli Parkı’nda jungle’da kamp
  • Gün 5: Veun Sai bölgesi’nde yürüyüş (trekking)
  • Gün 6: Kratie – Mekong Nehri’nde yunus gözlemleme
  • Gün 7: Kratie’den Siem Reap’e yolculuk
  • Gün 8: Siem Reap’te dinlenme
  • Gün 9: Siem Reap – Angkor
  • Gün 10: Siem Reap – Angkor
  • Gün 11: Siem Reap – Angkor
  • Gün 12: Siem Reap’ten Battambang’a nehir yoluyla yolculuk (Floating Village, Tonle Sap Gölü)
  • Gün 13: Battambang – Bambu treni, Phare Ponleu Selpak Sirki
  • Gün 14: Battambang’dan Siem Reap’e dönüş

Notlar:

  • Kamboçya’da Amerikan Doları (USD) çok yaygın olarak kullanılmakta. 4000 Kamboçya Rieli = 1 USD olsa da bana turistlere her şeyi dolar üzerinden satıyorlar gibi geldi bulunduğum süre boyunca. Dolar verip riel para üstü almak ya da tam tersi mümkün.
  • Yazı tura atmak neredeyse imkansız Kamboçya’da. Ülkede bozuk para yok. Ancak yanınızda getirdiğiniz bozuk paraları kullanabilirsiniz :)
  • İyi ki görmüşüm yanıma vesikalık fotoğraf almam gerektiğini. Havaalanında vize alırken gerekli. 35 USD ve 1-2 dk içinde çıkıyor. Angkor için sistemi değiştirmişler, eskiden olduğu gibi vesikalık fotoğraf istemek yerine webcam ile çektikleri fotoğrafı kullanarak 3 günlük ya da 1 haftalık biletleri çıkarıyorlar.
  • Toplu taşıma hiç gelişmemiş Kamboçya’da. Şehir içi tuktuk ya da motorsiklet; şehirlerarası büyük otobüs, özel minibüs ve bot kullanılmakta. Tuktuk ve motorsiklet için sıkı pazarlık yapmak ve gitmek istediğiniz yerde bırakılmak istediğinizi ısrarla vurgulamak gerekli. Benim başıma gelmedi ama bazı tuktuk sürücüleri turistleri gitmek istedikleri otel yerine kendi anlaştıkları otellere bırakabiliyormuş.
  • Gezerken kirli çamaşır biriktirmeye hiç gerek yok. Kilosunu 1-2 dolardan yıkıyorlar her yerde.
  • Sinek kovucu spreylerin DEET oranı yüksek olanları makbulmüş. %30-50 ancak etkili oldu Kamboçya’da. Yalnız her yerde yüksek DEET oranlı sinek kovucu sprey bulunmuyor. Geç de olsa orada öğrendiğim bu bilgi üzerine yüksek DEET oranlı sinek kovucu arasam da çok başarılı olamadım. En son Bangkok’tan Koh Tao’ya geçeceğim zaman havaalanındaki eczanede bulabildim. Bu arada DEET çok acayip bir madde. Kullandıktan sonra ojemi, ranzanın boyasını ve plastik çantamı eritti. Olsa bir türlü olmasa bir türlü :)
  • Yaralar ve sinek ısırıkları için Tiger Balm çok iyi geliyor. Küçükken babaannem sinek ısırıklarıma kolonya dökerdi, meğer mentolün iyi geldiğini o çoktan biliyormuş, ben yeni öğrendim.

(Vişne Kiraz, Aralık 2014)

Yorum bırakın

Kamboçya serüvenimin ilk günlerinde gidebileceğim en uzak noktaya gidip yavaş yavaş  gezimin son durağı olan Siem Reap‘e doğru yolculuk yapmak istedim. Bu nedenle Phnom Penh‘deki hostelde duvarda asılı olan güzergâhlardan öncelikle Ratanakiri‘yi bu bölgede Kamboçya’nın doğasını keşfetmek, şelalerini görmek ve “jungle”da kamp yapmak istediğim için tercih ettim.

Yolculuk

Otobüs firmalarının internet sayfaları olmasa da Kamboçya’da telefon sistemi güvenilir bir şekilde çalışmakta. Çoğu zaman biletlerimi oradakilerin yardımıyla telefon üzerinden aldım ve bazen gecikmeler olsa da kaldığım süre boyunca bir yerden alınacağım ne zaman söylense oradan hep alındım. Sabah erkenden hostelimden otobüs firmasının servisiyle Phnom Penh’deki otobüs terminaline gittim. Ratanikiri’ye 8 saat sürecek yolcuğumu yapacağım otobüs oldukça eskiydi. Otobüs terminali ve otobüsler bir an kendimi 1960 film setinde hissettirdi. Üniversite öğrencisi olan Chantha az biraz İngilizcesi ile iyi bir yol arkadaşı oldu.

Yola çıktıktan 1 saat sonra polis otobüsü kenara çekti. Dışarı çıktık. Başta ne olduğunu anlamadım. Görünürde bir şey olmadığı için biraz rüşvet meselesi gibi geldi. Meğer yola çıktıktan sonra kaptan bir motorsikletliye çarpmış ama biz hiç fark etmedik. Otobüsün üzerinde oluşan bazı hasarlardan ötürü polis o otobüsle yolculuğa devam etmemize izin vermedi. Chanta yanımda olmasaydı bütün bu olanları nasıl anlayabilirdim bilmiyorum. Yol kenarında 2 saatten fazla bizi alacak yeni otobüsü bekledik.  Bu arada otobüsteki diğer turistlerle tanıştım. Amelia ve Chris adında İngiliz bir çift de benimle aynı yerde kalacakmış Banlung’da. Bunu öğrendiğimde bilmediğim bir yerde bana eşlik edecek birilerinin olmasına sevindim.

Otobüste Kamboçya hakkında fark ettiğim bir başka detay ise erkeklerin de ziynet eşyalarına çok düşkün olmalarıydı. Çok zengin olmasalar da pazar yerlerinde camekân içinde satılan altınlara çok rağbet vardı. Otobüste önümdeki koltukta oturan küçük erkek çocuğu 24 ayar altın yüzük takması ilgimi çekti. Türkler’de küçük yaşta kız çocuklarına altın küpe takmak ve kız-erkek çocuklarına üstünde isminin yazdığı altın bileklik yaptırmak biraz geçmişte kalsa da bu gelenek Kamboçya’da farklı bir biçimde sürmekte.

Otobüslerin mola yerlerinde tencere yemekleri, soyulmuş ananas ve greyfurt, soslu tarantulalar ve çekirgeler, bambu içinde pirinç lapası vb. satılmakta. Türkiye’deki mola yerlerinden biraz farklı. Tencere yemeklerinde et olarak tavuk ve domuz çok kullanılıyor. Kırsal kesimde koyun ya da dana eti satıldığına pek denk gelmedim. Yemekler çok hijyen ortamda satılmasa da meyve ve pirinç lapası gibi şeylerle bir şeyler atıştırmış oldum.

Yolda bazen uzun anlamsız molalar da oldu. Zaten sabah otobüs beklediğimiz için yolculuğumuz denilenden uzun sürdü. Bunun Kamboçya’da olağan bir şey olduğunu diğer yolculuklarımda anlayacaktım. 14 saat süren otobüs yolculuğundan sonra Banlung’a vardığımızda hava kararmıştı ve otobüs gündüz işlek olan ama akşam ıssız olan pazar yerinde bıraktı bizi. Uyanık tuktuk sürücüleri etrafımızı sarıp normaldeki ücretten çok fazla para talep ettiler. İngiliz çift ile aynı düşündüğümüz için o kadar para vermemekte hem fikirdik. Ben kalacağımız yeri Yaklom Hill Lodge’u aradım ve sahibi bizi arabayla pazar yerinden aldı.

Yaklom Hill Lodge, Banlung’un biraz dışında bungalow’ları olan doğa ile iç içe hoş bir yer. Tam kafa dinlemelik. Elektrik sadece akşam 6 ile 9 arası vardı ve internet yoktu. Yanıma el feneri almamıştım, böyle olacağını tahmin etmemiştim. Sağolsunlar bir tane ödünç el feneri verdiler. Biz epey geç vardığımız için mutfak ve elektrik biraz geç kapandı. Elektrikli şofbenin ılıttığı su ile 5 dakikada nasıl duş aldım bilmiyorum. Sanırım soğuk su ve açık havada karanlıkta kalma duygusu adrenali devreye soktu. Sineklik ve mum ışığında otantik bir ortamda güzel bir uyku çektim.

Banlung

Sabah kahvaltısından sonra kaldığımız yerden bizi Banlung’un merkezine gitmek için tuktuk çağırmasını istedik ama bekleyişimiz başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine Almanya’da bile otostop çeken biri olarak İngiliz çifti otostop çekmeye ikna ettim. Yol kenarında biraz yürüdükten sonra Kamboçyalı birinin arabasına yolcu olduk. İneceğimiz zaman biraz katkıda bulunmak istedik kendisine ama kabul etmedi. Turistlerle iş yapmayan Kamboçyalılar’ın gönüllerinin ne kadar zengin olduğuna tanık olduk.

Banlung, Ratanikiri bölgesinin merkezi ama küçük bir kasabadan farksız. Lonely Planet’in haritasından biraz daha şehre benzer bir yer hayal etmiştim. Haritada işaretli tur şirketlerini bulmak kolay olmadı ve ilk gördüğümüz Highland Tours‘un kapısından içeri girdik. Sıkı pazarlık sonunda o gün Banlung Şelaleleri‘ni ve Yeak Laom Gölü‘nü içeren turu ve ertesi gün “jungle“da kalmalı trekking turunu ayarladık.

Banlung Şelaleler ve Yeak Laom Gölü

Banlung’da minik minik bir çok şelale var. Bu şelaleler hem yerli hem yabancı turistlerden epey ilgi görmekte. Biz bunlardan sırasıyla KachangKatieng ve Cha Ong‘u gördük. Kachang‘a giderken yayan asma köprüden geçtik. Katieng‘in arkasından yürümek mümkün ama yosun tutmuş taşlar yüzünden parmak arası terliklerle kaymak çok olası. Cha Ong ise içlerinde en yüksek ve uzakta olanıydı. Hepsinin girişinde 2000 Riel gibi bir giriş ücreti alınmakta. Genel olarak şelaleler fena değildi ama etrafta çok çöp vardı. Kamboçya’da temizlikle ilgili genel bir yaklaşım görmedim. Sanırım eğitimsizlik yaşamlarının her alanında egemen olduğundan. Bir yerden sonra çöp kutusu aramanın nafile olduğunun farkına varsam da çöp kutusu bulana kadar taşıdım çöpümü.

Tuktukla şelalelere giderken Kamboçya’da her şeyin yol üstüne kurulduğunu gördüm. Oval biçimde genişleyen köyler yerine yol boyunca sıralanmıştı evler, dükkanlar, kısaca her şey. O yüzden Kamboçya’yı gezerken her 100 metrede bir şişe içinde benzin satan ve motorsiklet tamir eden evler, karşıdan karşıya geçerken hiç oralı olmayan domuzlar, her geçen turiste tükenmez bir coşkuyla el sallayan çocuklar hiç bitmedi.

Banlung Waterfalls - Katieng

Katieng Şelalesi, Banlung, Ratanakiri Bölgesi

Günü Yeak Laom Gölü‘nde bitirdik. Kaldığımız yere yakın olduğunu sandığımızdan oraya tuktukla gitmek yerine yürümeyi tercih ettik. Bu yüzden tuktuk sürücüsünden bizi Yaklom Hill Lodge’da bırakmasını istedik. Aslında göl o kadar yakın değilmiş kaldığımız yere. Bizi yanıltan kaldığımız yerin bahçesindeki işaretler ve el çizimi kroki oldu. Krokiye göre bir müddet yürüdükten sonra gün batımında gölde olamayacağımızı fark ettik. Bu sefer günün son otostopunu göldeki kafelerden birine hindistancevizi taşıyan bir çiftin kamyonetinin arkasında gerçekleştirdik. Bu Kamboçyalı çift o kadar tatlıydı ki bizi beklediler geri götürmek için ve yine bizden hiçbir katkı kabul etmediler.  Yeak Laom Gölü bir krater göl. Varır varmaz bütün gün gölde yüzme hayalimi gerçekleştirdim. Gölde yüzmeyi seviyorum. Gün batımına 1 saat kaldığı için çok tenhalaşmıştı. Sessizliğin ve doğanın tadını kısa da çıkarabildik. Hareketli bir gün için güzel bir kapanış oldu.

(Vişne Kiraz, Aralık 2014)

5 Yorum

Gezime Kamboçya’nın başkenti Phnom Penh‘den başlamak istedim. Kamboçya’nın hüzünlü tarihinin bilinciyle bu toprakları gezmenin bir başka olacağını düşündüm, öyle de oldu.

Tuktuk

Güneydoğu Asya’nın olmazsa olmazı motorsiklet sevdası ve toplu taşıma aracına dönüşen tuktuk‘ları havaalanından itibaren bölgede kaldığım süre boyunca bana eşlik etti. Kamboçya’da pek çok şey çok ucuz ama yine de pazarlık etmekten vazgeçmemek ve neyin kaça olduğunu bilmekte fayda var. Havaalanındaki danışmaya şehir merkezine tuktukla kaça gidebileceğimi sordum. Danışmadaki kadının dediği fiyatı göz önüne alarak tuktukçuyla pazarlığımı yapıp hostelime doğru yola koyuldum. Böyle havaalanından ya da otobüs terminalinden yolcu alan tuktuk sürücüleri bu yolculara ek hizmet sağlamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Çoğusunun aracında bölgede gezilmesi görülmesi gereken yerlerin PVC ile kaplanmış resimleri bulunmakla birlikte sizi kalacağınız yere gitmeden gezdirmek istiyorlar. Uçağım sabah erken saatte olduğu için önce üstümü başımı değiştirmek, valizimi bırakmak, bir kendime gelmek istedim. Tuktukçuyu kırmamak ve bu kibar ısrarını sonlandırmak için de telefon numarasını verirse işlerimi bitirdikten sonra kendisini arayabileceğimi söyledim.

Sabah erkenci olduğum için check-in yapamadım hostelime ama diğer işlerimi hallettim. Hostellerin otellere göre avantajlarından biri de gezginlere bir çok konuda yardımcı olmaları. Kilosu 1-2USD’ye çamaşır yıkatabildiğim için hemen kirlilerimi resepsiyona verdim. Phnom Penh’ten kalkan bütün otobüslerin listelendiği bir pano gördüm. İnternetten erişemediğim bu bilgi sayesinde ertesi sabah erkenden kalkan Ratanakiri bölgesine giden otobüste yerimi ayırttım. Resepsiyondaki cengâver kızın nasıl bütün Batılılar’ın tek tek talepleriyle ilgilenmesine ve sakince bütün bunları kısıtlı İngilizcesi ile halletmesine hayran kaldım. Sanırım benim için en az 3-4 kez otobüs firmasına telefon etti. Plansız başladığım gezimin ikinci durağı böylelikle belli olmuş oldu. Başta planım belli olmadığı için ne olur ne olmaz diye 2 gece yer ayırtmıştım. Bizim cengâver kızın gözünden kaçmadı tabii.

Killing Fields

İşleri hallettikten sonra sıra Phnom Penh’de tek merak ettiğim Killing Fields‘i ve Tuol Sleng Soykırım Müzesi‘ni gezmekteydi. Resepsiyona bu isteğimi dile getirince hali hazırda oraya gitmek isteyen birinin daha olduğunu söyledi bizim cengâver kız. Bu iyi bir haberdi çünkü böylelikle hem tek gezmemiş olacak, hem yeni biriyle tanışacak hem de genelde günlük olan tuktuk ücretini bölüşebilecektim. Yine hostellerin otellere göre avantajlarından biri de sizinle aynı şeyi yapmak isteyen insanları kolayca bulabilmek. Sabahtan resepsiyona ölüm tarlalarına gitmek istediğini söyleyen kişi Meksikalı ve benim gibi Hollanda’da çalışan bir “expat“ti. Bunu öğrenmemiz epey komik oldu. Tanışırken birbirimize sorduğumuz sorulara tesadüfen benzer cevaplar verince şaşırdık. Hollanda’da bana bu yolculukta eşlik etmek isteyecek birini arasam bulamazdım, gel gör ki dünyanın bir ucunda böyle birine denk geldim.

Tuktukla yola çıkmadan önce bizim cengâver kıza hangi sırayla gezmemiz daha iyi olur diye sordum. Önce ölüm tarlalarını sonra müzeyi gezmemizi tavsiye etti.

Killing

Ölüm tarlalarının girişinde bilet alır almaz çok kapsamlı bir audioguide (sesli rehber) verdiler. Aslına bakarsanız ölüm tarlalarında görecek çok şey olmasa da bundan yaklaşık 40 sene önce yapılan katliamın yaşandığı yerlerde bir anlatıcıyla gezmek tüyler ürpertici bir deneyim. Kan gölüne dönmüş alanda yürümek, toplu mezarlıkların yanından geçmek insandan daha vahşi başka bir yaratık olmadığını düşündürdü bir kez daha. Bu insanların öldürülme nedenleri yabancı olmaları, yabancı bir dil konuşmaları, entellektüel olmaları ya da bu nedenlerden öldürülen birinin akrabası olmaları. Kurbanların bebekleri ya da çocukları büyüyünce katliamı yapanlardan intikam almasın diye bir ağacın gövdesinde dövülerek öldürülmüş. O ağaca “Killing Tree” (ölüm ağacı) adını vermişler. Sanırım hayatımda hiç unutamayacağım bu vahşeti. Alanda işittiklerimi gösteren gravürler, kafataslarının üst üste yığıldığı anıt kabir, senelerce toprağın altından çıkıp duran kıyafetler, kemikler ölüm tarlalarında görülebilecek diğer çarpıcı detaylardan.

Killing Fields 3

Khmer Rouge döneminde öldürülenlerin kafatasları – Killing Fields

Tuol Sleng Genocide Museum

Tuol Sleng Museum 1

Tuol Sleng Soykırım Müzesi (S21 Hapishanesi), Phnom Penh

Killing Fields’ten sonra sıra Tuol Sleng Soykırım Müzesi’ndeydi. Meksikalı arkadaşla tuktuk sürücümüzü tuktukta uyuklarken bulduk :)

Tuol Sleng Soykırım Müzesi önceden bir okulmuş. Khmer Rouge döneminde Security Prison 21 (S-21) güvenlik hapishanesine çevrilmiş. Sınıflarda kara tahtalar hâlâ duruyor. Bazı sınıfların içinde tuğlalarla derme çatma tek kişilik hücreler örülmüş, penceler iptal edilmiş. Binanın  dışarıya bakan avlusunda yine derme çatma tel örgüler bulunmakta. İşkence aletleri, mahkumların yatakları, zincirler, kilitler, fotoğraflar, gravürler kısaca o döneme ait her şey kanlı canlı sergilenmekte. Aslına bakarsanız bu katliamlarda Kamboçyalı’yı Kamboçyalı’ya kırdırmış diktatör Pol Pot. Bir gün önce yan yana oturduğunuz arkadaşınız ertesi gün sırf yabancı bir dil bildiği için vatan haini olma düşüncesiyle göz altına alınabilir ve siz de ona işkence yapan bir gardiyana dönüşebilirsiniz. Yapmazsanız sıranın size geleceği de malum. Bu düşünce bulutu bana sosyal psikoloji dersinde okuduğum Standford Üniversitesi’nin meşhur mahkum deneyi Standford Prison Experiment‘i ve aynı deneyden uyarlanan Das Experiment (2001) filmini hatırlattı. Deney, 1975’te Kamboçya’da gerçekleşmişti bana göre.

Müzenin bahçesinde bu işkenceden sağ kalan iki amca ile tanışmak ve onlardan anılarını yazdıkları kitapları satınalmak mümkün. Benim en çok duygulandığım an onları o yaşadıklarından sonra orada ayakta dimdik durduklarını görmek oldu.

Normalde yeni yerler keşfettiğimde yüzüm gülerek kaldığım yere dönerim ama Phnom Penh’te hiç de öyle olmadı. Müzeyi gezdikten sonra üzerimde tuhaf bir hüzün vardı. Ertesi gün sabah erkenden Ratanakiri bölgesinin Banlung şehrine giden otobüs için hazırlanmam ve Banlung’da kalacağım yeri ayarlamam gerektiği için hostelime döndüm aynı hüzünle.

(Vişne Kiraz, Aralık 2014)

Yorum bırakın

Jet lag konusunda uzman değilim ama sık seyahat ettikçe kendimce jet lag olmamayı başarmaya başladım. İşim nedeniyle senede bir kaç kez Amsterdam’dan Kuala Lumpur’a ve Amerika’ya uçuyorum. Jet lag’den nasıl kaçınıyorum bu yazıda topladım. Bir bakıma insanlık için küçük ama benim için çok önemli detaylar. Uçuş yönü ve uçuş süresi benzerliklerine göre size de faydalı olabilir.

The creativity comes all of a sudden!

A post shared by Vişne Kiraz 🍒 (@visnekiraz) on

Uçuş öncesi hazırlıklar

  • Saatler: Öncelikle havaalanına doğru yola koyulduğumda saatimi gideceğim yerin saatine göre ayarlıyorum. Kol saatime ve cep telefonuma baktıkça biyolojik saatim de kendini uyum için hazırlamaya başlıyor. Bu noktada ayrılacağım yerde saatin kaç olduğunu düşünmekten kaçınıyorum.
  • Cam kenarı: Bazı yönlerde uçakta uyumak jet lag’i önlemek için gerekli. Koridorda ya da ortada otururken uyuyamadığımdan pencere kenarını seçmem gerekmekte. Eskiden koltuk seçimimi hep check-in zamanı yapardım ve bazı uçuşlarda cam kenarında boş koltuk bulamazdım. Meğer rezervasyon oluşturulduğu andan itibaren koltuk seçimi yapılabiliyormuş. Ben yeni öğrendim. Bunu öğrenmeden önce hep şaşırırdım check-in’in ilk dakikaları bazı koltukların seçili olduğunu görünce. Havayolları firmalarında rezervasyon sırasında koltuk seçimi farklılaşabiliyor. Örneğin; Türk Havayolları’nda uçuşları seçtikten sonra çıkan sayfadan, KLM’de de rezervasyon yaptıktan sonra “My bookings” kısmından koltuk seçimi yapılabilmekte.
  • Koltuk aralığı: Özellikle uzun uçuşlarda bacakları uzatmak gerekli. Maalesef bazı uçaklarda eğlence sisteminin kutuları öndeki koltuğun altına yerleştirildiği için bu pek mümkün olmamakta. Koltuk seçimimi yapmadan önce Seat Guru‘nun sayfasından uçağımın planına bakıyorum. Seat Guru koltuğun tuvaletin önünde olduğunu ya da manzarasız olduğu gibi çok çeşitli pratik bilgiler vermekte.
  • Özel yemek seçimi: Jet lag olmamak için aşağıda belirteceğim gibi bazı uçuşlarda erken yemek yemek önemli. Yemek servisi genelde özel tercih edilen yemeklerle başlar. Uçakta yemeğimin erken gelmesi için check-in’den en az 36 saat önce özel yemek tercihi yapıyorum. Bunu özellikle protein almak ama domuz yememek için Müslüman yemeği seçerken fark ettim. Yoksa vejeteryan seçeneği makarna oluyor genelde. Sadece karbonhidrat alıp çabuk acıkıyorum. Böylelikle hem yemeğimi herkesten önce yiyorum hem de istediğim yemeğin kalmaması gibi bir durum yaşamıyorum.

Uçuş seçimi ve uyuma düzeni

✈ Amsterdam’dan Kuala Lumpur’a 

  • Uçuş süresi: 12 saat 35 dakika
  • Saat farkı: 7 saat

Bu uçuşta akşam 9 uçağını seçiyorum. Uçağın kalkması, yemeğimi yemem vs. gece 12’ye doğru bitiyor ve bu civarda uyuyorum. 7-8 saatlik bir uykudan sonra Kuala Lumpur’a vardığımda öğleden sonra saat 3-4 oluyor. Oranın saatiyle gece 12’ye kadar dayanınca jet lag’i atlatmış oluyorum.

✈ Kuala Lumpur’dan Amsterdam’a

  • Uçuş süresi: 13 saat 20 dakika
  • Saat farkı: 7 saat

Bu uçuşta gece 12 uçağını tercih ediyorum. Uçağa bindiğimde Amsterdam’da saat sabahın 5’i olduğu için gece geç uyuduğumu varsayıp Amsterdam saatiyle sabah saat 10’a kadar uyuyorum, yaklaşık 5 saatlik bir uyku demek bu. Öğlen Amsterdam’a vardığımda normal günüme devam edince jet lag olmuyor.

✈ Atlanta’dan Amsterdam’a

  • Uçuş süresi: 8 saat 45 dakika
  • Saat farkı: 6 saat

Bu uçuşta Atlanta saatiyle akşam 6-7’deki uçağı özellikle seçmiyorum. Saat farkı ve uçuş süresi hemen hemen aynı olduğundan gece uykusunu alamadan sabahın köründe Amsterdam’a varmak jet lag olmayı kaçınılmaz yapmakta. Bu yüzden gece 12 uçağını seçip hemen uyuyorum. Uyandığımda Amsterdam’a varmış oluyoruz ve öğle vakti olduğu için sabaha nazaran daha az vakit oluyor geceyi getirmeye.

✈Amsterdam’dan Atlanta’ya

  • Uçuş süresi: 8 saat 45 dakika
  • Saat farkı: 6 saat

Öğleden sonraki uçaklar uzun bir gün geçirmemi sağlıyor. Uçuş süresi ve yönü yüzünden bu uçuşta uzun uyumamak gerekmekte. Bazen belki 1 saat kestiriyorum uçakta. Uçakta hiç uyumadığımdan yeterince yorulmuş oluyorum ve aktarmamdan sonra akşam saat 8-9 gibi otelime vardığımda geceye az biraz daha dakikalar sayarak jet lag ile kolaylıkla mücadele etmekteyim.

Özetle varılan yerde geceyi beklemek ve yatağa geçer geçmez uyuyacak kadar yorgun olmak jet lag olmamak için en önemli şey. Bunu göz önüne aldıktan sonra gerisini ayarlamak size kalmış.

Vişne Kiraz, jet lag’siz uçuşlar diler! :)

(Vişne Kiraz, Şubat 2015)

Not: instagram’dan yüklediğim fotoğrafları bir  türlü ortalayamadım. Bilen varsa beri gelsin lütfen :)

Yorum bırakın
%d blogcu bunu beğendi: