Vişne Kiraz

Düşlerimin peşi sıra kendimi yollara vurdum

Posts tagged ‘photography’

Bu sefer misafir yazarımız 1970 mezunu ODTÜ’lü gezgin Özden Yalım. Özden Hoca ile Amsterdam’da düzenlenen ODTÜ buluşmasında tanıştık. Kendisi Muhan Soysal Hoca’nın ilk öğrencilerinden ve ODTÜ İdari Bilimler’den mezun olduktan sonra master için Hollanda’ya gelmiş. Burada yaşamaya devam etmiş. Kendisiyle her buluştuğumuzda yeni şeyler öğreniyorum, ufkum açılıyor. İki gezgin olarak seyahat konusunda da çok şeyler paylaşıyoruz. Cezayir öncesi ve sonrası izlenimlerini dinledikten sonra biraz Namibia‘yı andıran noktalar fark ettim. Facebook sayfasında paylaştığı bu kapsamlı notlarını da izniyle burada başka gezginlere açmak istedim.

Cezayir Notları 1: Tuareg

Cezayir gezisinin ilk etabı Sahara Çöl turu idi. Cezayir havaalanından pervaneli bir uçakla iki saatte Djanet havaalanına vardık (pervaneli uçağa en son 55 yıl önce binmiştim). Djanet, Cezayir’in Güneydoğusunda, Illizi Vilayetinde bir kaza merkezi. 1000 metre yükseklikte, geçmişi tarih öncesine uzanan, UNESCO koruması altında bir şehir. Cezayir’in diğer şehirlerinde olduğu gibi yaşama alanları yüksek duvarlarla çevrili olduğundan sadece sokaklarda dolaşarak görmek olası değil, şehri özel olarak gezmek gerekiyor. Bu bölge doğal gaz açısından çok zengin (ama bu doğal kaynağin %75’i yabancı firmaların elinde).

Gezi organizatörleri çölde dolaşmak için Tuareglerle işbirliği yapıyorlar. Tuareg büyük bir etnik Berber halkı. Sahara, Güneybatı Libya, Güney Cezayir, Nijer, Mali ve Burkino Faso’ya kadar yayılmış bir göçebe grubu. Grubumuza kılavuzluk eden Tuaregler, çölü avuçlarının içi gibi tanıyorlar. Sanki içlerinde bir pusula ya da “navigator” taşıyorlar. Bütün gün bize şoförlük yapıyorlar, mola yerlerinde bir yandan ateş yakıp yemek hazırlarken, bir yandan da çadırları kurup gecenin hazırlığını yapıyorlar (çölde geceler çok soğuk). Yemekten sonra özel Tuareg çayı hazırlıyorlar, gece her işleri bitince müzik aletlerini alıp kamp ateşi etrafında Tuareg müziği ile bizi coşturuyorlar (sevdim bu müziği). Sabah kahvaltıdan sonra her şey toparlanıp arabalara yükleniyor, geride tek çöp bırakılmadan, yola çıkılıyor. Öğlen molası verdiğimizde (önden gidenlerin hazırladığı) sofraları hazır buluyoruz kilimler üzerinde. Akşam yemeğinden önce bir de saat beş çayımız var. Bunların hepsini sakin ve güler yüzle yapıyorlar. Bir tek kez, kendi aralarında konuşurken bile sinirli bir ses tonu kullandıklarına şahit olmadım. Ne kadar saygılı ve saygın insanlar bunlar! Tuareg kültürü gerçekten çok özel. Bu kültürde kadınlar ve kadınlara saygı çok önemli. Kadınlar, çocukları yetiştirmekle yükümlü, diğer işlerin tümünü erkekler yükleniyor. Djanet’de mecburi hizmet yapan doktor ve sağlık görevlileri anlatıyorlar “Tuareg’lerde aile içi şiddet yok.” Sonra ekliyorlar: “Dikkat edin, az demiyoruz, YOK!” Acaba Tuaregler dünyada bu konuda tek örneği mi oluşturuyorlar diye merak ediyorum, çünkü kadına bu denli saygılı başka toplum tanımıyorum.

Tuaregler hayvancılık yapıyorlar. Henüz kapitalist sisteme entegre olmadıklarından, sistemin sorunlarından da uzaklar. Sakin, arif, barış içinde yaşıyorlar. Bu kültür daha kendini ne kadar koruyabilecek ve sürdürebilecek bilinmez, Çünkü devlet onları yerleşik sisteme geçmeye zorluyor. Onlara ıssız bir yerlerde küçük evler inşa ediyorlar. Evleri ve çevreyi görünce dehşete düştüm. Bana bir kaç yıl önce Amerika çöllerinde gördüğüm, rezervatlara sıkıştırılmış umutsuz Kızılderili halkın durumunu anımsattı. Bir kültürün daha, tüm güzellikleri ve erdemleriyle yok edilmesine hep birlikte göz yumacağız belli ki. Tuaregleri de sistemimiz içinde mutsuzlaştırıp, çok şey öğrenebileceğimiz kültürlerini tarihin sayfalarına gömeceğiz.

Cezayir Notları 2: Sahara

“Çölde ne göreceksin anneanne? Otel var mı orada?”

Ben de tam bilmiyorum aslında, ama kum tepelerinden filan bahsediyorum torunuma. Çok soyut geliyor kulağına, en çok da gideceğim yerde tuvalet olmamasına takıyor. Beş yaşın tüm masumiyeti ile “Ben gitmezdim oralara!” diyor, “Ya yanlışlıkla üstlerine basarsam!”.

Çöldeki çeşitlilik beni sarhoş ediyor. Kum tepelerinin ışık/gölge ve rüzgarla oyunlarına bakmaya doyamıyorum. Ya Atlas Dağları, çeşit çeşit kayalık oluşumlar, nehir yatakları, kanyonlar ve en etkileyicisi tarih öncesinden kalma kaya ve mağara resimleri. Modern bir ressamın elinden çıkmış sanki ama ne zamanda kimlerin elinden çıktığını bilen yok. Ama bu, hayranlıkla seyretmemize mani değil.

Çölün garip bir etkisi var üzerimde, doping gibi. İçimde bir coşku, ayağım yerden kesilir gibi, sebepsiz bir mutluluk. Oysa ayağımın yerden kesildiği filan yok! Tam aksine kumda yürümek, kum tepelerine tırmanmak, kayak çizmeleriyle karlı tepelerde yürümek gibi. Ayakkabılarıma sürekli kum doluyor. Ancak bu sessizlik, sonsuzluk ve dinginlik varoluşla ilgili sorular getiriyor aklıma. Kum tepeleri üzerinde oturup günbatımını beklerken kendimi ya meditasyon yaparken buluyorum ya da “uygarlık” üzerine kafa yorarken. Şehir yaşamının telaşlı koşturmacası içinde durup soluklanmaya, yaşamsal sorulara zaman ayıramayan herkesin, yaşamında en az bir kez bu tür bir “mola” yaşaması, kendiyle baş başa kalması ne inanılmaz bir mutluluk olurdu!

Cezayir Notları 3: Tipaza’da Tarihin peşinde

Tipaza vilayetinin başkenti Tipaza, Akdeniz kıyısında güzel plajlarla süslü, sevimli ve sıcacık bir belde. Bugünkü modern şehir 1857 yılında kurulmus ama daha eskilere dayanan bir geçmişi de var. Roma İmparatorluğu’na ait bir kent iken adı Tipasa imiş. Çok geniş bir alanı kapsayan, yeşillikler içindeki Tipasa harabeleri, denizlerin en güzelinin mavisiyle birleşince büyülü bir yere dönüşüyor. Albert Camus da burayı gördüğünde kaptırmış kendisini bu büyüye ve kitaplarını burada yazmaya karar vermiş. Onun anısına dikilmis bir anıt bile var burada ama güzelim Roma mimarisi ile hiç uyuşamamış ne yazık ki. Tüm Roma harabelerinde olduğu gibi alt yapının mükemmelliği, kentin mimarisi ve estetiği etkiliyor insanı ve düşündürüyor neden bu örneklerden ders alamadığımızı.

Tipaza’dan Bousmail kasabasına doğru ilerlerken Sidi Rached mevkiinde başka bir anıt çıkıyor karşımıza. Bir tepe üzerindeki bu mezar anıt, kapılarındaki oymaları haç işaretine benzetilerek “Bir Hristiyan Kadın Mezarı” diye anılmış uzun süre. Oysa yapı, Hristiyanlığın bu ülkeye girişinden daha eskiye dayanıyor. M.S. 1. yüzyıldan kaldığı tahmin edilen “Royal Mausoleum of Mauretannia“, eski Berber kraliyet ailelerine ait mezarların bir örneği. Burada Numidia ve Mauretania hükümdarları, Berber kralı II. Juba ve kraliçe II. Cleopatra Selena yatıyor. Yakın zamana kadar mezar anıtın içini gezmek de mümkünmüş ama bir ara burada terroristler saklandı diye kapatmışlar şimdi! Bilgi almak için oraya buraya, gişedeki görevlilere, her yere başvuruyorum; tek İngilizce bilen olmadığı gibi İngilizce tek bir yazı, broşür, kitap yok. Sadece burada değil, Cezayir’in hiç bir müzesinde, tarihi mekanında, tek kelime İngilizce açıklama, not, etiket, bilgi bulamıyorum. Bundan rahatsızlık duyan da yok!

Mezar anıtın bulunduğu tepenin eteklerinde Söke ovasını andıran uçsuz bucaksız, verimli bir ova uzanıyor. Buraya “Cezayir’in Ekmek Torbası” denirmiş; ülkeyi doyuracak temel ürünler burada yetişirmis. Ama ne hikmetse, ulaşım kolaylığından olsa gerek, ova fabrikaların işgaline uğramış. Fabrikalar çoğaldıkça verimli tarım alanı da giderek daralıyor. Üzülerek vardığım sonuç, bu ülkede tarım ve turizmin büyük büyük ölçüde ihmal edildiği. Fransızca konuşamamak ise benim ayıbım!

Cezayir Notları 4: Başkent Cezayir ve Kasbah

Her köşesi tarih kokan bu güzel sehir, tarih öncesinden başlayarak ona sahip olmaya çalışmış pek çok kavimden izler taşıyor. Kartacalılar, Romalılar, Bizanslar, Müslüman kavimler, Ispanyollar, Osmanlılar, Fransızlar…Ama sehrin siluetinde en baskın yapı çok yeni: Martyr’s Memorial Algiers. Cezayir Cumhuriyetinin 20. yılında (1982) Fransa’ya karşı verilen bağımsızlık savaşı şehitleri anısına inşa edilmiş anıt! Çevre düzenlemesi Cezayir’i kuşbakışı gözler önüne seriyor. Şehre böyle hakim bir başka köşe de Notre Dame d’ Africa kilisesi (1872). Buradan liman ve denize bakış, Aşiyan’dan Boğazı seyretmek gibi adeta!

Osmanlı camileri beni şaşırtıyor. Osmanlı mimarisindeki minareler yok burada, mimari tarz buraya uyarlanmış. Cezayir’de minareler dört köşeli, Osmanlı da silindir biçimindeki minarelerini burada sekizköşeye çevirmiş. Kentte pek çok tarihi bina müze olmuş, Ama Jardin d’Essai du Hamma gibi 1800 lerden bu yana gelen parklar ve Cervantes mağaralari da görülmeye değer. Ben Cervantes’in bir zamanlar Ispanya’da íslediği bır suça karsı bir elinin kesilmesi cezasından kurtulmak için Cezayır’e kaçtığını, burada esir edilip esir pazarında satıldığını ve sonunda hürrıyeti bağışlandıktan sonra Ispanya’ya dönüp Donkişot’u yazdığını burada öğrendim. Esareti sırasında çalışırken bir elini kaybetmiş olması da ironik bir detay.

Şehrin en tarihi ve ilginç bölgesi ise tartışma götürmez: Kasbah (bu kelimenin Türkce “kasaba” kelimesinden geldigi söyleniyor). Asirlarca çeşitli dinden insanlar burada yanyana, birbirlerine saygı içinde yasamışlar. Sokaklarda, binalarda, kapı süslemelerinde bu kültürleri simgeleyen işaretler var. Örneğin müslüman bölgesine ayak basarken sokak girişinde buranın müslüman bölgesi olduğunu irdeleyen bir işaret var.Musevi mahallesine girerken de David yıldızı. Girdiği mahallenin kültürüne ve geleneklerine saygı bekleniyor ziyaretçiden! Mahallelerde karışık yaşandığı da oluyormuş ama hep anlaşılıyor kimin evi olduğu. Örnegin kapı tokmaklarından çıkarabiliyorsunuz bunu. Tokmaktaki elin parmağında yüzük varsa burası Müslüman evi, gibi.

Kasbah’da Osmanlinin burada hakim oldugu 315 yilin izleri hala canlı. Osmanlıdan da önce korsan Barbaros ve kardeşleri Oruç ve Hızır varlar burada. 16. yüzyılda Cezayir, Barbaros’dan yardım istiyor Ispanyollara karşı ve Barbaros kardeşler burada Avrupalı korsanlara karşı bir kale oluşturuyorlar. Daha sonra Barbaros Osmanlı donanmasının başına getirildiğinde Cezayiri Osmanlı Devletine bağlıyor. Oruç ve Hızır reisler ise değişik zamanlarda burada şehit oluyorlar. Hatta Oruç Reis, Kasbahdaki Sidi Abdurrahman Camii Türbesinde yatıyor. Camiyi merakla buluyorum, cünkü Oruç Reisin mezarını fotograflayacağım. Planım bu, resimleri Yaşar Gürbüz hocama yollayacağım. Ama ne caminin içinde ne de kabristanda resim çekmeme izin var. Cezayir’de resmi kisi ve bina resmi çekmek yasak da bir mezar resmi neden yasaklanır, bilemiyorum. Hayal kırıklığıyle dönüyorum oradan. Kasbah’da pek çok Osmanlı konağı, sarayı var, genelde aynı tarz. En görkemlisi Mustafa Pasa Sarayı. İnceden inceye düşünülüp tasarlanmış son derece fonksiyonel bir yapı. Tüm duvarlar çini kaplı. O devirde öyle servet var ki, Delf’den getirtilmiş çiniler. Hatta şan olsun diye Delf’te tüm Osmanlı donanmasının gemileri tek tek fayanslara resmedilmiş. Bütün bu şatafata bakarak Kasbahın bugünkü durumu içler acısı. Her ne kadar 1992 yılında Dünya Kültür mirası olarak UNESCO korumasına alındıysa da henüz gözle görünür bir koruma belirtisi saptayamadım. Umarım yıkılıp dökülen sokaklar için çok geç kalınmaz.

Özden Yalım
Amsterdam, Ocak 2019

Yorum bırakın

Bu dünya o kadar çok güzelliklerle dolu ki o güzellikleri keşfetmek ve not etmek bile keyif verici bir serüven. instagram’da etkilendiğim yerleri hemen haritama kaydediyorum olur da bir gün gidersem kaçırmayayım diye. Seneler seneler önce sanırım 2008’de daha instagram yokken The Fall (2006) filmini izlerken bir sürü ilham verici yer görmüştüm. Sürrealist karelerden filmin konusunu bile hatırlamıyorum. Şimdi bu yazıyı yazarken baktım da o sürrealist karelerden biri Namibia’da çekilmiş. Namibia’ya gitmeden önce bunu fark etmemiştim. Bilinçaltım bir şekilde instagram’dan önce de kaşif ruhum için çalışıyormuş.

The Fall (2006)

Hazırlık ve Rota

Önceki yazılarımda bahsetmişimdir: Afrika çok güzel ama rehbersiz ve solo olarak seyahat etmesi zor bir coğrafya. Dil, ulaşım, güvenlik, fakirlik gibi bir çok etken var. Bu yüzden Namibia’ya tek başına gideceksem bir tur ayarlamam gerektiğini biliyordum. Bu sefer karşıma tourradar.com sayfası çıktı. Booking.com’un turistik turlar için olanı gibi düşün. Gün sayısı, gün başına fiyat, başlangıç noktası vs. gibi kullanışlı filtreleme seçenekleri var. Namibia’nın başketi Windhoek’ta başlayıp Güney Afrika’nın başkenti Cape Town’da biten gün başı 65 Euro maliyeti olan bir tur buldum. Aynı rotayı güneyden kuzeye de yapmak mümkün. Bu gibi turlar tırdan devşirme (overland truck) üstü otobüs alt kısmı 2 haftalık bütün kamp malzemesini taşıyabilen bir araçla yapılmakta. 20 kişilik araçta sadece 7 yolcuyduk ve bize Güney Afrikalı rehberimiz ve şoförümüz eşlik etti. Maliyeti, başlangıç ve bitiş noktasının farklı olması ve boş yere kocaman ülkede Windhoek’a dönmemek başlıca seçim kriterlerim oldu. Ayrıca deneyimli ekiple yolların çok gelişmemiş olduğu ve kilometre kareye 3 insanın yaşadığı bir yerde benzin istasyonu, market, kalacak yer, yemek aramamak büyük lükstü. Rehberimiz sabah kahvaltımızı, öğle ve akşam yemeklerimizi yeme tercihlerimize göre hazırladı. Bizim de hazırlık ve bitiş aşamalarında yardımımız beklendi. Araçta buzdolabı, USB şarj yerleri ve prizlerin olması konforu arttırdı. Bu arada turun ilk 2 gününün Etosha Millî Parkı‘nda safariyle başlaması hem şahane oldu hem de çok pahalı olan safariyi bu fiyatla yapmak aşırı ucuza geldi.  Safari maalesef pahalı bir aktivite. Eski e-postalarıma baktım da Kilimanjaro sonrası katıldığımız safarinin günlük maliyeti kişi başı yaklaşık 300 Amerikan Doları imiş. 0.50 Euro’sunun hesabını yapan eski erkek arkadaşım bu yazıyı okursa yüreğine inebilir.

Aşı ve malzeme hazırlığım için Madagaskar gezi notlarıma buradan bakabilirsin.

Etosha Millî Parkı

Safari yapmak çok keyifli ve güzel geçmesi biraz da şans işi. Hayvanların günlük rutinlerindeki hallerine şahit olmayı çok seviyorum. Normalde safari çok maliyetli olduğu için Namibia’da özellikle safari turu aramadım ama gezi programında olduğu için çok beklentim olmadan ilk durağımız olan Etosha’ya vardık. Daha önce Tanzanya’da katıldığım safariden farklı olan kamp alanlarından gözlemlenebilen yapay “waterhole” denen su birikintileriydi. Araç üzerinde olmadan hazır kamp alanında dinlenirken ya da gece su birikintilerini gören banklarda gelen giden hayvanları izlemek muazzamdı. Gergedanların gerilimi, dizlerini bükerek su içen zürafalar eşliğinde gün batımı, su içen springbok avlayan çakal ve ölüm çığlığı unutamayacağım anlara eklendi. Safaride aslan, leopar, fil, gergedan ve buffalodan oluşan Big Five denen bir grup var. Bu hayvanlar bir insanın yerde tek başına avlaması imkansız hayvanlar. Big Five safaride olmazsa olmazlardan. Bu tür arabayla gezmeye de “game drive” denmekte. Etosha kurak bir bölge olduğu için buffalo görmedik. Fili de çok uzaktan görebildik. Aynı zaman diliminde instagram’da betonlaşmış bir fil karesi karşıma çıktı, fili yakından görebilseydik belki ben de aynı manzaraya şahit olabilecektim. Safaride fotoğraf çekmekten çok anı yaşamak daha mühim. Annesiyle birlikte su içmeye giden yavru aslanın neşesi ve annesiyle oyunları fotoğrafa sığamayacak kadar muazzam. Etosha’da safarinin yanında bir de tuz gölü olan Etosha Pan‘ı ziyaret ettik.

Etosha’da Gün Batarken

Brandberg

Etosha’dan Brandberg’e giderken Himba kabilesinin yaşadığı köye uğradık. Gruptaki arkadaşlara biraz tiyatro sahnesi gibi gelse de bence ilginçti. Giyimleri, üzerlerindeki killer, evler, görenekler dinlemeye değerdi. Brandberg Namibia’nın en yüksek noktası. Buradaki kampımızın sabahına fillerle uyandık. Kahvaltıya gelen fil ailesini bulunduğumuz yerde gözlemlemek çok eğlenceliydi. Fil ailesinde iki tane ergen fil olduğu için görevliler mesafemize dikkat etmemizi söyledi. Brandberg’de 2000 senelik çizimleri görmek için The White Lady‘e yürüyüş yaptık. The White Lady’ye ile kamp arasında yolun geçtiği alanda belli aralıklarla yer alan düzgün daireler var. Bunlara “fairy circle” denmekte. Araçta olduğumuz ve yol sarstığından fotoğrafını çekemedim ama ilginç olan bu dairelerin içinde otların olmaması. Rehberimizin dediğine göre oluşumu hakkında kesin bir bilgi yok. Brandberg’deki kampta ilk başarılı Samanyolu fotoğrafı çekimimi gerçekleştirdim. Güney yarım kürede olduğum için Samanyolu ufuk çizgisine paralel.

The Fairy Circles

Sossusvlei

Deadvlei ve akasya ağaçları ile dans

Benim en merak ettiğim yer işte burasıydı. Rüya gibi bir yer. Akan nehrin yolunu kumulların kapatmasıyla ölü vadiler Deadvlei‘ler oluşmuş. Bütün bu kumullarla çevrili alana da çıkmaz Sossusvlei denmekte. Fotoğraflarda gördüğün akasya ağaçları 900 yıllık ve belli bir süre sonra taşlaşacakmış. Gün doğarken kumul tepelerinin bir tarafının siyah bir tarafının açık renk kalması nefis bir manzara çıkardı. Dune 45 denen büyük kumul tepesinin üzerine çıkmak öyle kolay değil.  Kum sürekli kaymakta ve düz bir yüzey yok. Karda yürümek zordur olan şarkı sözleri kumda yürümek zor diye çevrilebilir.

Dune 45

The Fish River Canyon

Namibia’dan etkilendiğim en önemli şey barındırdığı yer yüzü şekilleri ve bunların çeşitliliği. Bütün rota boyunca hiç sıkılmadım ve hemen hemen her geçtiğimiz yerden etkilendim. Dünyanın en büyük 2. kanyonu The Fish River Canyon Namibia’da. En büyüğü adı üstünde The Grand Canyon :) Kanyonun büyüklüğü ve kuraklığı ürpertici, zaten yaz başlangıcı olduğundan gündüz kanyonun tabanına inmek yasak. Bu manzarada piknik yaparak gün batımını izledik. Çöl iklimini şiddetli hissetiğim bir duraktı. Gündüz çok sıcak ve gece soğuk olduğu için güneş battıktan sonra çok güçlü rüzgar çıktı. Çadırı sabitlemesem gece biraz zor geçebilirdi.

Aklımda kalan diğer detaylar

  • Namibia eskiden Alman sömürgesiymiş. Bu nedenle Almanca, Alman mutfağı ve mimarisinin etkilerini Swakopmund, Windhoek gibi büyük şehirlerde görmek mümkün. Güney Afrika’dan bağımsızlığını ise 1990’da elde etmiş. Afrikaans Hollandaca’dan daha çok Flemenkçe’ye yakın olsa da çat pat anladım bir çok şeyi. İngilizlerin Güney Afrika hakimiyeti sırasında bir çok İngiliz kökenli aile de var Namibia’da. Maalesef ana sermaye yurt dışından geldiği için dükkan sahipleri çoğunlukla beyaz ve çalışanlar siyahi.
  • Swakopmund civarında kumda kayma (sandboarding) aktivitesi mutlaka denenmeli, kum her deliğinize girecek :)
  • Namibia, hayvan ve yer yüzü şekli açısından çok çeşitli. Kurak ülke deyip geçmemeli.
  • Game meat mutlaka tadılmalı. Ben oryx ve springbok yedim, yumuşak güzel pişmişti. Aslanlar ağzının tadını biliyor :)
  • Çölün 5 hali yani her halini görmek için harika bir ülke. Sossusvlei’ye varmadan önceki akşam kaldığımız kampta ufak bir çöl hayatı turuna katıldık. Çölde hangi su kaynakları ile hayatta kalan canlılardan yağmurun çöl hayatına olumsuz etkilerine kadar bir çok farklı şey öğrendim.
  • Namibia ve Güney Afrika’nın para birimleri aynı değerde. Güney Afrika sınırına yaklaştıkça para üstünü Güney Afrika parası olarak almak değer kaybını önlemek için mühim.
  • 4×4 kiralayıp üstünde de kamp yaparak Namibia’yı gezmek mümküm ama dediğim gibi yol bulma, benzin alma, aracın tamir ihtiyacı gibi şeylere hazırlıklı olmak gerek.
  • Türk pasaportuna vize gerekli, bu yüzden Belçika’ya gidip gelmiş olmak bile ayrı bir maceraydı. Bir kere kafaya koydum çok şükür de sonunu getirdim.
  • İnternet kapsama alanı çok iyi olmasa da 2 Euro’ya sim kart aldım ve bütün gezim boyunca çok hesaplı oldu. Millî parklarda para ile wifi’ya bağlanmak mümkün ama fiyat performans açısından kötü bağlantı. Telefonumla en azından ana yollarda araçta seyir halindeyken internete çok rahat bağlandım. 1 haftalık 1 Gb data paketi yaklaşık 2 Euro.

Diğer fotoğraflar, videolar ve hikayeler için instagram’dan #visneinnamibia etiketine bakabilirsin. Bu arada ilginç bir şey oldu. instagram Himba kabilesinden bir kızın fotoğrafını paylaştığım için fotoğrafımı kaldırdı. Biliyorsunuz instagram kadın göğsü ucuna takık. Neyse, instagram bu fotoğrafımı kaldırırken gitmiş fotoğraflarımın etiketini de engellemiş. Etiketlediğim ülkeleri arayıp bulamaz oldum. Şikayet için kimseye ulaşamamak sıkıntılıydı. Bir sürü çabadan sonra bazı etiketlerim geri gelmiş ama  #visneincuba gibi “Top” sekmesinde fotoğraflarım görünmüyor, “Recent” sekmesinde görünüyor. Bilgine…

Vişne Kiraz
Ekim 2018
(Amsterdam, Şubat 2019)

3 Yorum

Bir çizgi film, bir seyahat için ilham olur mu? Olur. Dreamworks yapımı Madagascar serisi bence Madagakaskar’ın gelmiş geçmiş belki de tek en iyi tanıtım aracı. Üniversite yıllarında izlemeye başladığım Madagascar animasyonlarını çok sevmiştim. Mizahı ve karakterleri bence efsane. Ayrıca Madagaskar ile ilgli o kadar güzel ve özel detaylar var ki Madagaskar gezimden döndükten sonra çizgi filmleri tekrar izledim ve seriyi daha çok sevdim. Mesela, King Julien belki de bir animasyonda yer alan tek lemur kral. Bu kadar etkilendiğim ve beğendiğim şeyler bende arzu uyandırıyor. New York’da Grand Central Terminal‘indeyken ya da Monako’da sahildeyken aklıma Madagascar çizgi filmi gelmişti. Hatta Monako yazımda da bahsetmiştim. Geçen mayıs ayında çok şükür adanın kendisine gitmek nasip oldu.

The Baobab Avenue

Hazırlık

Madagaskar çok büyük bir ada, dünyanın en büyük 4. adası, ve ulaşım zor. Kamboçya‘da tek başıma toplu taşıma araçları ile gezebilmişken Fransızca bilmiyorsan Madagaskar’da neredeyse imkansız. Fransızca bilsen bile zor. Türkiye’deki dolmuşlara benzeyen ama arkadan binilen ve orta kapıdan inilen taxi-be ile şehirler arası yolculuk yapmak mümkün. Muavin kapının arkasında ayakta ve aynen bizdeki gibi seyir halindeyken de kapı açılabiliyor. Yollar genelde iyi durumda ama tek bir tane yol var. 200km’yi sadece 4 saatte gidebildik, mora mora. Çünkü herkes yolun kenarında kâh yürüyor kâh at arabasının atsız halini çekiyor kâh bisiklet sürüyor. Köy merkezlerinden geçerken haliyle araç da yavaşlıyor.

Taxi-be

Toplu taşımadaki sıkıntıdan ötürü bir rehberle gezmek zorunda olduğum kanısına vardım. Rehber olmasa bile muhakkak özel bir 4×4 araca ve şoföre ihtiyaç var. Karşılaştığım çoğu turist de benim gibi 4×4 ile geziyordu Madagaskar’ı. Ben internetten bir kaç turdan kalacağım gün sayısına ve yapmak istediklerime göre fiyat aldım ve bir rehberle anlaştım. 17 günlük rotamı aşağıya harita şeklinde bırakıyorum. Yalnız çok aşırı iyi bir fiyata anlaşmışım, rehberim yolculuğumda baya pişman oldu ama yapacak bir şey yok. O yüzden pazarlık yapmalı muhakkak. Kalacağım duraklar, oteller, sabah kahvaltısı, benzin, şoför, milli park girişleri ve lokal rehberler ücrete dahildi. Ücretin yarısını Western Union ile gönderdim ve böylelikle ilk kez Western Union ile para göndermiş oldum. Kendimi para aklıyor gibi hissetmiş olabilirim biraz. Meğer Bangkok’daki sefaletimi (bkz. Bangkok’ta beş parasız) boşuna çekmişim, parasız kalınca Western Union Hızır gibi yetişebilirmiş.

Gitmeden eksik aşım var mı yok mu diye KLM Travel Clinic‘e uğradım. Ülkelere göre çok kapsamlı sayfaları var, en azından referans alınacak faydalı bir site. Madakgaskar için şuradan buyur Sevgili Okur. Hatta az önce T.C. Sağlık Bakanlığı’nın Seyahat Sağlığı sitesini buldum. Böyle bir sitemizin olması sevindirici, nedense beklemiyordum. Kilimanjaro’ya gitmeden yaptırdığım sarı humma aşım hâlâ geçerliydi. Hepatit A ve tetanoz aşılarımı seve seve oldum. Sıtma (malaria) için hap almadım. Kilimanjaro’da biraz kullanıp bırakmıştık. Bol bol sinek kovucu aldım yanıma. Bu sefer pis DEET maddesi yerine doğal olan CarePlus‘ın şu ürününü tercih ettim ve çok mutlu kaldım. DEET gibi dokunduğun şeyleri ve ojelerini mahvetmiyor, daha da önemlisi hem koruyor hem doğal. Madagaskar’da bulunduğum dönem kuru ve serin olduğundan sıtma riski azdı. Eğer yağışlı ve sıcak dönemde gideceksen sıtma hapı almakta fayda var.

Hastalıklardan uzak durmak için ayrıca gezim boyunca içme ve diş fırçalama suyuma dikkat ettim, çiğ sebze ve meyve yemedim. Bir de ne olur olmaz diye su arıtma aparatı aldım yine CarePlus‘tan (Note: Hey CarePlus, you can be my travel sponsor by the way! :)). Kullanmama gerek kalmadı çünkü kapalı şişede su satın almak mümkün.

Böyle kapsamlı hazırlık bilgi seansından sonra Madagaskar gezimin çarpıcı ayrıntılarına geçebilirim. Çok detay var o yüzden en etkilendiklerimi detaylandırdım. Eğer güzergâhtaki noktalarla ilgili sorun olursa bana aşağıda yorum kısmından yazabilirsin.

Çok özel! Lemurlar

Düşünsene Sevgili Okur, bir çok türü (endemik) sadece Madagaskar’da görebiliyorsun, dünyanın başka yerinde yok. Bunların en başında tabiiki lemurlar geliyor. Madagaskar’da maymun hiç yok. Lemurlar da başka yerde yok. Güzergâhımdaki ana lemur yaşama alanlarını aşağıdaki haritamda maymun ikonu ile işaretledim pek manidar oldu. Bu yerler: Ranomafana National Park, Anja Community Reserve, Isalo National Park, Zombitse-Vohibasia National Park, Andasibe-Mantadia National Park ve Vakona Reserve. Gece veya gündüz aktif bir çok farklı türde lemur var, her parkta neredeyse farklı cins lemurlarla karşılaştım. Andasibe’deki garip ve yüksek sesle bağıran sifakadan Anja’daki ring-tailed King Julien’e kadar gördüğüm bir çok lemur için referansım hep Madagascar animasyonu oldu. Zombitse’de gördüğüm normalde gece aktif olan aye-aye meğerse King Julien’in danışmanı Maurice imiş. Lemurlarla doğada yürürken kendi hallerinde karşılaşmak çok keyifli.

Vakona Reserve’de ise bir zamanlar doğadan alınıp evcilleştirilmeye çalışılmış sonra bu kurum  aracılığıyla doğaya geri döndürülmeye çalışılan lemurlar mevcut. Bazı iç güdülerini kaybeden bu lemurlar tamamen doğaya bırakılamıyor. Kedi gibi suyu sevmeyen lemurlar minik bir adada tutulmakta. İnsana maalesef alıştıkları için lemur adasındayken her turiste olduğu gibi benim de üzerime sıçradılar. Öyle şekerler ki mest oldum mest. Oradaki rehber muz verdiği içindi aslında bütün bu samimiyet. El gibi ayakları soğuktu. Tüyleri yumuşacık. Hele o bir sağa bir sola zıplaya zıplaya ilerlemeleri acayip neşeli. Lemurların kuyrukları sadece denge içinmiş, maymunların kuyrukları gibi  tutunmak için güçlü değiller.

Çok özel! The Baobab Avenue

The Baobab Avenue

Hayallerim gerçekleşti diye duygulandım ağladım The Baobab Avenue’ye vardığımda. Müthiş bir his. Baobab ağaçları heybetli ve büyüleyici. Kökleri 50-100 metre kadar öteye uzanabiliyormuş. Dişi ve erkek ağaçlar farklı. Gittiğim zamandaki dişi ağaçların yaprakları dalların üzerindeydi ama erkek olanlarınki dökülmüştü. Yolu doya doya yürüdüm. Sırf baobab ağaçları için bile gidilir Madagaskar’a. Baobab ağaçları devlet tarafından korunmakta ve gövdesi çok kullanışlı değil. Madagaskar’ın batı kıyılarında yaygın çünkü kuru orman habitatında yaşıyor. Madagascar çizgi filmlerinde baobab ağaçları atlanmamış.

Çok Özel! Tsingy de Bemaraha National Park

Ulaşımı en zor nokta burasıydı gezimde çünkü asfalt yol yok. 4×4 olmadan varmak imkansız. Taxi-be bile yok bu güzergâhta. 4×4 ile off-road deneyimim hiç olmamıştı. Değişik ve keyifli bir deneyim. Tabii yol olmayan yerde hiçbir şey yok. Madagaskar’ın gördüğüm en fakir bölgesi burası oldu. Çocuklar temiz içme suyu istiyor. Çok tuhaf bir his. Sadece elimdekini vermek ne kadar kalıcı olur ya da bir an temiz su içmek onların hayatını nasıl etkiler bilemedim. Aslında kısa vadeli çözüm yerine bir NGO’ya destek vermeyi düşünüyorum ciddi ciddi. İnanılmaz yüksek teknoloji (!) ürünü bir feribotla 2 nehir geçtik. Yol boyunca iki üç tane su içinden geçtiğimiz zorlu su birikintileri de oldu. Bunlardan birinde oralı insanlar suyun içine taş, tahta vs. kullanarak yardımcı oldu ama bahşiş de istediler. Onlar da böyle gelir kapısı açmışlar kendilerine.

Feribot

Tsingy de Bemaraha National Park‘ı kuvvetli yer altı sularının erezyonu sonucu oluşmuş çok sivri kayalıklarla kaplı. Yalın ayakla yürünmez anlamına gelen tsingy bu milli parkın adı ve UNESCO koruması altında. Park girişi için bilet ve zorunlu rehber Bemaraha’dan alınıyor. Akabinde önce nehir kıyısında bir ağacın kovuğundan oyulma sal ile nehir geziliyor, sonra Bemaraha’ya gelip 1 saat araba yolcuğundan sonra esas parka varılıyor. Bunca mesafeden sonra merak ettim kim bu doğa harikasını nasıl bulmuş. Çok izbe bir yer. Bu vesileyle hayatımda ilk kez primary forest içinde yürüyüş yapmış oldum. Kamboçya ya da Kosta Rika gibi egzotik yerlerde bile hep secondary forest görme fırsatım olmuştu. Hep merak etmiştim hiç primary forest görebilecek miyim diye. Onun için neredeyse 5 güne yaklaşan bir yolculuk (gidiş-dönüş) gerekliymiş. Harness (tırmanış kuşamı) ile tsingy gezisi başlıyor. Çok dik, dar ve sivri yerler var ve geçerken kendini halata bağlayıp ilerlemek gerekmekte. Keyifli bir parkur. Hem yükseldik hem alçaldık. Yeri geldi kayaların altından süründük yeri geldi ağaçta uyuyan lemurları izledik. Asma köprü ve panaroma noktasının manzarası muhteşemdi. Öğle yemeği için mola verdiğimizde orman faresi görmesem de olurdu.

Tsingy de Bemaraha National Park

Isalo National Park

Gördüğüm milli parklar içinde Tsingy’den sonra en etkilendiğim Isalo oldu. Gran Canyon ya da Monument Valley’i henüz görmesem de Isalo National Park vadisi biraz o manzarayı anımsattı. Kurak ve sessiz durmasına rağmen çok farklı türde bitki ve böcek gördüm. Elephant foot plant, Napoleon’s hat flower, rainbow milkweed locust, stick insect aklımda kalanlar. Stick insect’leri bulundukları bitkinin dalından ayırt etmek neredeyse imkansız. Ha bir de Kraliçe’nin düşmanlarını öldürmek için kullandığı zehirli bir ot vardı. En sevdiğim yerel rehber Nirina bu ottan bahsettikten sonra başkentteki Queen’s Palace’ı da muhakkak görmemi önerdi. Tsingy’de olduğu gibi eskiden yerel insanlar ölülerini tepedeki kayaların içine bırakırlamış. Yerel meyve rumları ile süren cenaze merasimleri ilginç hikayelerden. Kamp yerinden ilerleyince dere kıyısından minik şelaleye ulaştık. Dere kıyısı bir anda tropik bir ortam oluşturdu. Kumlu palmiyeli. Sandviçlerimizi burada yedik.  Bu parkta ring-tailed lemurların yanında 1 tanecik kalmış white-sifaka gördük. Rivayete göre bu parkta çıkan yangın bu lemurun ailesi ölmüş ve tek kalmış. Farklı lemur cinsleri birbirleri ile aile kurmadıklarından bu zavallı çok yalnızdı. Yüzünde öyle bir hüzün vardı şam şeytanı ring-tailed lemurların aksine. Bilmem belki hikayeden etkilendim.

Antananarivo

1000 tane köy demekmiş bu uzun isimli başkent. Ama kısaca Tana derler. Son günümde Tax ve Dadah kardeşler beni Queen’s Palace‘a götürüp kısa bir şehir turu attırdılar. Kırsalın aksine başkent Tana pek tekin değil. Tek başına gezmemek gerek. Polis bile Tax’e fotoğraf makinamı çantamın içine koyma konusunda uyardı. Başbakan karşıtı gösterilerin olduğu yerden geçerken biraz daha dikkat ettik. Eski başbakanı halk çok seviyormuş ve şimdiki başbakan Aralık 2018’deki seçimden önce sistemi değiştirmeye çalışıyormuş. Bir de yolsuzluğu açığa çıkaran belgeseller açığa çıkmış. Zombitse tarafına giderken geçtiğimiz İlakaka bölgesinde cevher arama lisansı hep büyük paralar karşılığı Hindistan, Pakistan gibi yabancı şirketlere veriliyormuş. Şimdi bu insanlar kendi ülkelerinin zenginliğinden faydalanamayıp bir de köle gibi yabancılar daha çok kazansın diye az maaşlara zorlu şartlarda çalışıyorlar. Tanzanya’da gözlemlediğim aynı köle mantığı burada da sürmekte maalesef. Ben bile kısa sürede düzgün gitmeyen şeylere kızmışken halkın isyan etmesi çok normal. En azından kendi zenginlikleri kendilerini kalkındırmalı. Queen’s Palace’ın hemen yanında Musée Andafivaratra da kısa bir Madagaskar tarihi için görmeye değer. Bu tepedeki manzara oldukça güzel. Biz buradan aşağı doğru yürüdük. Eski bir yerleşim yeri ve keyifli başkent insanları arasında yürümek. Biz varlıklı bir ailenin kilisedeki düğününe denk geldik mesela. Öğle yemeği için istasyonun yanındaki restoranı tercih ettik. Genelde turistler takılıyor, iç tasarımı ve menüsü güzel.

Bu arada Tax şoförümün Dadah’ın kardeşi. Benim kendi rehberimle gezimin son zamanına doğru çıkan sıkıntıdan ötürü hem beni korudular hem de bu başkentteki yürüyüşte benzin masrafı dışında bir şey talep etmediler. Tax gayet iyi İngilizce, Fransızca ve az biraz İtalyanca konuşuyor. Madagaskar rotaları konusunda da oldukça bilgili ve deneyimli. O yüzden Madagaskar’a giderseniz gönül rahatlığı ile Tax’i önerebilirim. Dadah keşke İngilizce bilse kesinlikle onu söylerdim (Tax, sorry but Dadah is still my number 1 ❤, ha ha!).

Panaroma – The Queen’s Palace

Rotam

Sonuç olarak

Madagaskar gezimde bir kez daha gördüm ki mutlu olmak için çok bir şeye ihtiyaç yok. Hem o kadar fakir hem o kadar mutlu başka bir millet görmedim. Dert olmayacak o kadar fazla şeyimiz var ki. Şükürsüzüz Sevgili Okur! Temiz içme suyu ve elektriğin olmaması bile Malagasy‘leri mutsuz edemiyor (Madagaskar halkına Malagasy denmekte. Ne kadar doğru bilmiyorum ama duyduğuma göre Almanlar kelimeyi yanlış telaffuz ettiği için böyle Madagaskar kökünden başka bir isim kullanılmakta). Öyle kahvehane köşelerinde aylak oturan Malagasy de yok. Herkes çoluk çocuk sabah gün doğumundan gün batımına kadar çalışıyor. Büyükşehir insanı spor salonlarında sixpack yapacağım diye kasarken Madagaskar sixpack’li insanlarla dolu. Fakir olmalarına rağmen açlık sınırı olmadığından ve çalıştıklarından güçlü bir vücuda sahip oluyorlar doğal yöntemlerle (çalışarak). Bir başka çıkarım ise oldukça sabırlı olmak. Yokluk içinde ellerinden geleni yaparak birbirine destek olan Malagasy’lerin aynı Tanzanyalılar’ın pole pole‘si gibi mora mora‘sı var. Yavaş yavaş ya da rahat ol demek. Şoförüm Dadah çok hatırlattı bana bunu. Yolda kaç kez tekerlek patladı, araba bozuldu, başka aksilikler oldu. Kızsan da kızmasan da sonuç değişmiyor. İnsanların çabası bir çok şeye olan tutumu değiştiriyor. Hayatın zorluklarına karşı mora mora bir yaşam şekli, Malagasy’ler birbirlerine karşı çok anlayışlı ve yardımsever. Yeşil ışık yanınca saniyelerle geciken araca korna çalmıyorlar mesela. Aklımda kendine özgü doğası, birbirinden şirin lemurları, baobab ağaçları, güzel insanları ile yer etti Madagaskar.

Bir sonraki hayalim Namibia! Yeni iş değiştirdiğim için izinlerimi yeni yöneticimle konuşmam gerek. Bana şans dileyin :)

Mora mora hayallerimize 🥂

Diğer fotoğraflar, videolar ve hikayeler için instagram’dan #visneinmadagascar etiketine bakabilirsin.

Vişne Kiraz
Mayıs 2018
(Amsterdam, Haziran 2018)

Not: 17 gün gezince anlatacak ne çok şey birikmiş.

4 Yorum

Mâlum bahar gelmek üzere. Hollanda’da lale tarlaları alabildiğine rengârenk olacak. Hollanda’ya gelen turistler Emirgan gibi bir park olan Keukenhof‘a akın edecek. Bense Keukenhof yerine senelerdir yaptığım gibi bu sene de keyifle lale tarlaları arasında Bollenstreek‘te Düldül’ümle gezeceğim 🚲.

Lalenin Osmanlı’dan Hollanda’ya gelişi

Hollanda’da bir süredir yaşasam da Hollandalılar’ın ticaret kafasına ve pragmatist yaklaşımlarına şaşırmaktan hâlâ kendimi alıkoyamıyorum. 16. yüzyılda devrin süper gücü Osmanlı’dan yardım istemek için Hollanda resmî heyeti Türkiye’ye gider. Konu İspanyollar’ın bölgedeki hakimiyetine karşı destek almaktır. Bu resmi ziyarette Osmanlı Heyeti hediye olarak lale soğanı verir Hollandalılar’a. Hollanda’ya ilk kez bu vesile ile gelen laleler o kadar çok sevilir ki lale çılgınlığı “tulip mania” başlar. Bu çılgınlığın meyvelerinden bir tanesi de ilk borsanın kurulmasıdır. Diğer meyvesi de bu lalelerin soğanlarını çoğaltmak için renk cümbüğü oluşturan lale tarlaları.

Keukenhof

Keukenhof aşağıdaki haritada da gördüğün gibi Lisse’e yakın girişi ücretli bir park. Giriş ücreti kişi başı 20 Euro civarında. Parkta bir çok lale türü ekili oluyor. İstanbul’da lale mevsimini görmüş hele Emirgan’ı ziyaret etmiş biri için çok ilginç bir yer değil. Bir de lale mevsimi olan Mart – Mayıs arası maalesef tur otobüslerinin katkısıyla aşırı kalabalık oluyor. Bisikletle parkın etrafından geçmek bile bu yüzden çok tatsız. Ben şahsen gelen misafirlerime Keukenhof’u değil Bollenstreek bölgesine gitmelerini öneriyorum.

Nedir Bollenstreek?

Lale soğanlarının çoğalması için ekilen lale tarlalarının bulunduğu Lisse civarı ve kıyı şeridi içinde kalan bölgeye Bollenstreek denmekte. Bollenstreek’te bir sürü çiçek tarlası yer almakta. Toprağı da ilginç bir şekilde kum gibi. Amaç soğanın çoğalması olduğu için anladığım kadarıyla bu kum türü toprak hem ekimi hem de soğanları çıkarmakta oldukça elverişli. İşte Hollanda’ya has olan manzara bu bölgede yer alan tarlalar. O alabildiğine uzanan renkli tarlaları laleler, sümbüller, zambaklar eşliğinde görmek muhteşem bir duygu. Bisikletle geçerken rüzgarın getirdiği sümbül kokusunu tarif edemem.

Rotam

Mart-Mayıs arası lale mevsiminde güneşli güzel bir havada Düldül’ümle yaklaşık 40 km’lik bir yol kat ediyorum. Amsterdam’da oturuyorum. Genelde Amsterdam-Zuid istasyondan Sassenheim‘a tren ile ulaşıp, Sassenheim’dan Lisse‘e doğru lale tarlaları gördükçe devam ediyorum. Sassenheim tren istasyonunda Bollenstreek Rotası ile ilgili bir sürü bilgilendirici pano bulunmakta. Ayrıca kısa bir rota için bile bir çok tarla yakın mesafede. Bu yüzden başlamasını en sevdiğim rota bu. Bir başka sene de tren hatlarında haftasonu olan bakım çalışması yüzünden Haarlem‘den Sassenheim‘a kadar gitmiştim. Haritada görünen şehirleri kapsayacak şekilde kendi rotanı sen de belirleyebilirsin. Tren durakları için Haarlem, Heemstede, Sassenheim’a ulaşmak bana daha kolay geliyor.

Bundan 3-4 sene önce bir lale tarlası sahibi kafeli bir konsept yaptı. Lale mevsiminde lale tarlasının yanına yatak, bisiklet, masa gibi dekorlar koyup çay, kahve, tatlı ikram etmekte. Tarlanın adı De Tulperij – Voorhout. Sassenheim istasyonundan bisiklet ile 13 dakika uzakta. Rotanın başında ya da sonunda mutlaka buraya uğramalısın. Kapanış saatini kontrol etmekte fayda var.

Olur da bu yazıdan ilham alıp Bollenstreek’e gidersen bana yorumlarını mutlaka aşağıda ilet, izlenimlerini merak ediyorum :)

Vişne Kiraz
Amsterdam Şubat 2019

Yorum bırakın

The Dark Hedges

Dublin seyahatim biraz farklı başladı. Sanki biraz da bir yönümü anlatan bir hikaye oldu Sevgili Okur.

(Sakın nasıl diye sorma!) Bir şekilde İrlanda’nın Schengen bölgesinde olduğuna inanmışım. O kadar emindim ki önüme çıkan sinyallerin hiçbirinden kıllanmadım bile. Havaalanındayken gittim doğruca Schengen uçaklarının olduğu kapıya. Biniş kartımdaki barkodu okuttuğumda yanlış yerde olduğum uyarısını aldım. “Schiphol’de inşaat var, ondan zağar.” dedim ve üst katta Schengen bölgesi dışına uçan uçakların kalktığı kapıya gittim. Bu yüzden de pasaportumun damgalanmasını yadırgamadım. Uçağımın olduğu kapı İngiltere’ye giden uçakların olduğu yerdeydi (çok ilginç). Hostes pasaportuma bakarken bir yandan beni business class’a aldıkları için yeni biniş kartı basmaya çalışıyor bir yandan pasaportumda hararetle İrlanda vizesi arıyordu. İnancım o kadar güçlü ki kadına gayet normal bir tonda çalışma iznim olduğu için Schengen bölgesinde vizeye ihtiyacım olmadığını ve neden pasaportumda vize aradığını sordum. Bu soğukkanlılık ve inançla hostes ikna olmuş olacak ki geçmeme izin verdi. Aslında bu da ikinci sinyaldi. Business class’da mutlu mutlu yolculuk ettikten sonra Dublin’e vardık. Pasaport kontrolünü görünce “Acaba mı?” diye internetten dur bakayım demeden sıra bana geldi. Paşa paşa görevli memureye pasaportumu verirken “İrlanda Schengen bölgesinde değil mi?” diye sordum rahatça. Korku ya da heyecan hiç yoktu. Bu da aymam için üçüncü sinyaldi. Çekirge üçüncü kez zıplayabilecek miydi acaba? Meraklıydım. Hiç bu duruma gelmemiştim ve vizesiz bir ülkenin sınırında ne yaparlardı hiç fikrim yoktu. Amerika’da ya da Almanya’da aynı duruma düşsem yusuf yusuf olurdum her halde. İrlandalı görevli polis memuresi bana bir dahaki sefere İrlanda’ya girişte vize almam şartıyla pasaportuma bir uyarı mühürü basarak İrlanda’ya giriş izni verdi. Biletimin ve pasaportumun fotokopisini çekmek için de çok kibarca izin istedi. Misafirpervelik buydu işte! Altı üstü bir kaç gün kalacak bir turisttim. Ne gerek vardı işleri zorlaştırmaya? Daha sonra konuştuğum göçmen bir taksici de İrlandalıların yardımsever ve arkadaş canlısı olduklarını kendi dile getirdi. Halbuki burnu havadaki İngilizler’e bu kadar yakın ama karakter olarak zıt bir millet. Hoşuma gitti. Bu yüzden İngiltere Nişantaşı ise İrlanda benim için Karaköy oldu :) Daha sonra Game of Thrones çekimlerinin yapıldığı Dark Hedges’i görmek için Kuzey İrlanda’ya da hali hazırda vizesiz İrlanda’da olduğumdan kaçak girmiş oldum. Bu da ayrı keyifliydi, yüzümdeki gülümseme bitmediğinden yanaklarımın acıdı o derece. Bu değişik girişten sonra Dublin gezim havanın da güzel olmasıyla epey keyifli geçti. Evlerin kapıları, Trinity College’ın kütüphanesi (Jedi Library), pub kültürü, çiçeklenmiş kiraz ağaçları, doğası aklımda kalanlardan. Kötü de olmadı :)

Güçlü bir inanışla ve bir an bile bir yanlışlık olma ihtimalini düşünmeden vize falan demeden girebildim İrlanda’ya. Peki bir şeye bu kadar güçlü inanmak ne kadar doğru? Neden önüme çıkan sinyallere ihtimal bile vermedim? Bu kadar güçlü bir inanç beni yanlış yerlere sürükler mi(ydi)? Bu soruları hala düşünüyorum. Belki babamın baskısından kurtulup tek başıma geldiğim bu noktada kişiliğimin ve bu inancımın payı büyük. Baskın bir kültürde yalnız yaşamak ve çalışmak sanırım böyle durmazsam olmazdı. Ama bazen de çok mu zorluyorum? Bir yerde vazgeçmeli miyim? Sen ne dersin Sevgili Okur?

Bonus: Dublin gezimden sonra The New York Times’da “Gerçekler neden fikrimizi değiştirmez?” başlıklı makaleye denk geldim iyi mi?

Diğer fotoğraflar için instagram’dan #visneindublin ve #visneineireland etiketlerine bakabilirsin.

Vişne Kiraz
Nisan 2017
(Amsterdam, Mayıs 2017)

7 Yorum

Baştan belirteyim: kesenin ağzını açmayacaksan bu yazıyı okuma Sevgili Okur! Böyle bir giriş yapmak istemezdim ama gerçekleri baştan söyleyeyim de seni boşuna heveslendirmeyeyim. Bugüne kadar en masraflı geçen seyahatlerimden biri oldu. Ben de öyle çok zengin olduğumdan değil Galapagos Adaları‘nı doğası bozulmadan dünya gözüyle görmek istediğimden saçtım bütün paramı bu gezimde. Vahşi doğayı kendi ortamında görmek isteyince fiyatlar aşırı uçuyor. Bunu Kilimanjaro tırmanışı sonrası çıktığımız safaride de deneyimlemiştim. Pahalılık gerçeğini kabullendikten sonra her şeyi unutup doğanın tadını çıkartmak harikaydı. Özellikle hayvanlarla milli park ya da hayvanat bahçesi olmadan kendi doğal ortamlarında anlar paylaşmak kelimelerle anlatılmayacak kadar eşsiz bir duygu.

Sümüğünü sevsinler

Havaalanından Puerto Ayora’ya doğru

Darwin Adaları olarak da bilinen adalar anakaradan 1000km uzakta. Her şeyden bu kadar uzak olunca ister istemez bölgeye has türleri doğal olarak sadece burada görmek mümkün. Uçak ile adanın üzerine ilk yaklaşmaya başladığımızda bu çölde nerede bu kadar tür diye düşündüm. Galapagos’un bence en çarpıcı yanı barındırdığı bu tezatlıkta. Volkanik adanın kuraklığında bir çok tür yaşamakta. Ben Galapagos Adaları’nı ziyaretim boyunca Santa Cruz Adası‘nda kaldım. Adalar arası mesafe fazla ve masraflı olduğu için Santa Cruz’a gelip San Cristóbal‘den dönmek mantıklı bir tercih olur. Santa Cruz’da bulunan Baltra Havalimanı 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikalılar tarafından kullanılmaktaymış. Bu havalimanı da aslında Santa Cruz’un hemen dibinde bir adada. Ekolojik dengeyi korumak için böyle bir yer seçilmiş. Bugüne kadar gördüğüm en minimal ve doğa dostu havalimanı burasıydı. Adanın ekolojik dengesinin bozulmaması için hem Ekvador’dan uçağa binmeden önce hem de Galapagos’a inince valizler kontrol edilmekte. Galapagos’ta eğitimli bir kurt köpeği bütün valizleri koklayarak gerçekleştirdi bu kontrolü. Ben hala sert plastik valizimi nasıl kokladı ve kontrol etti anlamış değilim.

Ohmmmmm!

Santa Cruz adasında havaalanından Puerto Ayora’ya doğru gidince 3 farklı iklim bölgesinden geçiyormuşuz. Çöl, tropik ve yarı tropik. Özel bir araç tuttuğumuzdan havaalanından şehre giderken Los Gemelos‘da manzarayı izlemek için durduk. Los Gemelos volkanik bir olay sonucu değil çökme yüzünden oluşmuş 2 büyük krater aslında. Adanın en yüksek bölgesinde olduğu için iklim ve bitki örtüsü oldukça tropik. Bu duraktan sonra lava tünellerinin ve dev kaplumbağaların olduğu Reserva El Chato‘ya geçtik. Rehberimizin dediğine göre buradaki kaplumbağalar 2. Dünya Savaşı’nı görmüşler. Ben kaplumbğaların gözlerini Game of Thrones‘da ölülerin gözlerine örtülen gözlere benzettim. Buradan ayrılmadan ölmüş kaplumbağa kabuklarının içine girerek fotoğraf çekilmek olmazsa olmaz turistik hareketlerden.

Dev tosbağalar ve gözler

Otellerimize geçip soluklandıktan sonra uzuuun bir yürüyüş sonrası Tortuga Bay‘e vardık. Yol boyunca sıralanan kaktüsler o kadar devasa bir hal almış ki gövdeleri çam ağacı gövdesine dönüşmüş. Yani ağrısız sızısız kaktüse sarılmak mümkün şu hayatta! Tortuga Bay rengi ve uzunluğu ile çok güzel bir kumsal. Umulduk umulmadık her yerdeki iguanalara çok güldüm. Bence çok komik bir güneşlenişleri var. Baş yukarı doğru boyun dik. Mağrur güneşlenmek bu olsa gerek :) Bir de grup halinde güneşlenme huyları var. Niyeyse? Tortuga Bay’de su kapmlubağası göremedim, o yüzden adı Iguana Bay olarak değişmeli. Kumsaldaki her karartı bir iguana olabilir.  Tortuga Bay’in sonuna kadar gittikten sonra arka tarafta kalan lagunda yüzmek iyi geldi. Hiç anlam veremediğim ayakta durularak yapılan paddle board kiralayan biri vardı burada. Etrafta bundan başka bir şey olmadığı için su vs. tedbirli yola koyulmak gerek Tortuga Bay’e giderken.

 

Bartolomé Adası

Burası Darwin’in adaları olduğundan Darwincim de arkadaşlarının isimlerini vermiş adalara. Bartolomé de Darwin’in kankalarından biriymiş. Bartolomé Adası yeryüzü şekli olarak oldukça ilginç bir yerdi. Lava patlaması suyun altında olduğu için etraftaki kayaların üzerinde bir sürü minik kabarcıklar deliklere ve su altı bitkileri de kaktüsümsü kara bitkilerine dönüşmüş. Mavi ile kahverenginin ilginç bir kontrastı vardı burada.

Isabela, Pinzón ve ada sakinleri

Galapagos’un bence en güzel yanı canlıların koruma altında olup avlanmamasından ötürü oluşan insandan korkmama tavırları. Çok rahatlar ve her yerdeler. Mesela bir pelikanın yanından geçerken ben nasıl merakla ona baktıysam o da aynı şekilde bana baktı. Foklar her yerde. Sanki onlar adanın asıl sakinleriydi. Puerto Ayora’da limanda bankta uyuyanları bana en ilginç gelen görüntülerden oldu. Rahatı bulmuş, balık avlamaya da gerek yok. Bank da konforlu! Isabela Adası‘nda köprü kapatanları bile vardı. Isabela Adası’nda blue footed bobby, flamingo, su kaplumbağası, pelikan, köpek balığı, yunus, penguenfok balığı, rengarenk balıklar görmek mümkün. Erkek fok balıkları baya vahşi ve çok acayip sesler çıkartmakta. Yanı başıma gelip neşeli yüzen penguenin o coşkusunu o anı ne zaman hatırlasam içimde yaşıyorum.Su kaplumbağalarının nefes almak için kafalarını çıkartmasını gözlemleyip evlerini bulmam ve suyun dibinde dedikodu yaptıkları ana dakikalarca şahit olmam doyamadığım anlardan. Pinzón Adası ise ayak basılmayan bir ada. Oraya giderken gördüğüm kaya oluşumları ve renk geçişleri büyüleyiciydi.

Pinzon’a giderken saklanmış foklar

Galapagos’da dalış

Galapagos’da büyük deniz canlıları ile yüzmeyi iple çekiyordum. O kadar yol gelmişim çekiç başlı köpek balığı (bkz. hammerhead shark) ve beyaz burunlu köpek balığı (bkz. whitetip shark) ile yüzmeden olmaz. Gel gelelim Galapagos’da en üzüldüğüm şeylerden biri dalışın günlük 150 USD olması oldu. Aynı paraya 5-6 kez dalardım Koh Tao’da mis gibi. Hal böyle olunca bir gün dalış yapabildim. Çok şükür tek daldığım günde hem bahsettiğim iki köpek balığı tür ve mobula ile yüzdüğüm için çok şanslıydım. North Seymour‘da daldık. Dalışın başı oldukça sıkıcıydı. Kumlu bir rotada bir müddet ilerlerken bir anda köpek balıkları görünmeye başlayınca oldukça heyecanlandım. Aslında bence köpek balıkları da heyecanlı ve bir o kadar meraklıydı. Keşif bakışma derken zaman nasıl geçti anlamadım bile.

Ah mümkünse dalışı Güney Doğu Asya’da öğren. Hem uygun hem de suyun sıcaklığı, su altı faunasının zenginliği oralarda farklı. Bu arada teknedeki grup da fiyatlar böyle olunca çok kokoştu. Nerede Asya’daki kafa dengi turistler diye hayıflandım. İlla Galapagos’da dalış öğreneyim dersen 600 USD fiyatı. Aynı PADI kursu için Tayland’da 200 USD ödemiştim. Şunu da belirtmeden geçmeyeyim: fiyat böyle olunca ekipman vs. hiçbir şey taşıtmıyorlar tabii. Herkesin ekipmanını kendileri kurdu. Hiç öyle öğrenmedim ben. Sonuçta benim ekipmanım, benim kontrol etmem gerek. Ama bu da servise dahil. Bu da böyle bir tecrübe oldu.

Notlar:

  • Galapagos Adaları’na giden uçağa binmeden önce Galapagos giriş ücretini ana karadaki havaalanında 20 USD, Galapagos’a varınca da 100 USD olarak iki parça şeklinde ödenmekte. Check-in’e valizi  vermeden önce valizin güvenlik görevlisi tarafından mühürlenmesi ve makbuzu göstermek gerekiyor.
  • Oteller kahvaltı dahil 25-30 USD civarı. Yemek de 7-10 USD arası. Esas pahalı olan şey aktiviteler. Aktiviteler için kişi başı günlük en az 100 USD’yi gözden çıkartmalısınız.
  • Puerto Ayora’da restoranların sıralandığı bir cadde var. Taze deniz ürünlerini oldukça uygun fiyata yemek mümkün. Ben çok sevdim.
  • Skyscanner’da arama yaparken karşıma Tame Airlines çıkmamıştı. Mevcut diğer havayollarından kat kat daha ucuz.
  • Başka bir adada tura katılacaksanız ayrılmadan önce tur şirketinin size renkli bir etiket yapıştırması gerekmekte. Benim başıma talihsiz bir olay geldi bununla ilgili. Tur şirketindeki adam üç kağıtçı çıktı. Adam sabah benimle limanda buluştu ve Isabel’a adasına giden bota bindirdi. Yaklaşık bir saat sonra Isabela Adası’na vardığımda beni karşılayan kimse yoktu. Beni en çok üzen tek seçenek öğleden sonra 3’te dönebiliyor olmak ve o gün başka hiçbir şey yapamayacak olmak oldu en başta. Oradaki başka bir tur görevlisi ile konuşup üzgün halimi de görünce adamcağız sağolsun beni ücretsiz kendi grubuna kattı ve günün tadını çıkartmam konusunda tembih etti. O amcayı ve Arjantinli Natalie ve Mariano’nun empati içerisinde beni kucaklamalarını hiç unutmayacağım. Döndüğümde polise gitmemden korkan tur görevlisi beni limanda karşılayıp bin bir yalan söyledi. Aklında bulunsun derim.

Bundan sonra hep iguanalar gibi güneşlendiğimiz, penguenler gibi neşeli yüzdüğümüz nice güzel seyahatlere ilham olsun bu gezi!

Daha fazla fotoğraf için instagram etiketim #visneingalapagos .

Vişne Kiraz
Ocak 2017
(Amsterdam, Nisan 2017)

8 Yorum

I have never been in a city which I could not follow my route on the map. After arriving to Monaco-Monte Carlo station via train from Nice, I dropped by tourist information inside the station. The lady there just gave me the map and recommended me to visit only Monaco – Old Town and the Casino area. I got the map and went out the station. I knew where I wanted to go but I could not find out which way to follow. I was on the bridge and was looking at the roads. One moment, I felt as if I had been in one of Escher‘s works called Relativity while I was going down and up by using public lifts and stairs.

Escher - RelativityView from Monte Carlo Train Station

Anyway… After I got lost for a while and met with people who got lost too (which is natural), I decided to follow the road that cars used. I arrived to the port where there were many expensive yachts. I decided to go to Old Town first. I shopped from the fruit market which was at the beginning of the road to the Old Town. I bought delicious cherries. Each cherries were bigger than the height of 1 euro.

Monaco-Ville (the Old Town) is located on the top of a hill. The Palais Princier, Saint Nicholas CathedralOceanographic Museum and old town are located here. There is a panoramic view of the port from the top. The view of the city is very strange, there are many many houses on the narrow and steep piedmont of Mont Agel. It looks like to Istanbul in this sense, there are a lot of ups and downs. The only and most important difference between these cities is the level of income for sure. While I was walking through the hills, I thought if a person can drive in Monaco, he/she can drive car any where in the world.

The city/country makes you feel that they loved Grace Kelly so much. In almost every corner, there are signs  which show the memory of Princess Kelly in that particular place. I like the Grace Kelly portrait at the port the most.

After the nice tour around the old city, I wanted to cool myself because of the noon time and very hot nice summer weather. I went down from the Old City to the port side. When I turned right (not to the port side), I saw diving platforms since there are not many shores formed along the coast in Monaco. I walked for a while I  found a nice small beach with very tiny stones. There were a couple and a family with a Golden Retriever dog. It was really a good timing for swimming. I put my things away and jumped into the cool sea. I guess it is one of the best seasides I have ever had a chance to swim (the other is Praia Preta – Black Beach in Ilha Grande/ Brazil). I could see many fish very close to coast during my swim with my goggles. The nice thing was that there is also a shower in this small cute beach.

It was very funny that I watched Madagascar characters were swimming in Monaco shores (since Monaco is their first place where they arrive in Europe in the animation) shortly after my vacation. There are very nice Monaco scenes from Casino to steep streets and hilly view behind the city in Madagascar 3. I did not know this before I watched it. This was a nice surprise for a Monaco and Madagascar lover!

Madagascar 3

The next step was to see the famous Casino and Cafe de Paris. I took the photos of a wedding again after Ljubljana on my way. I like the architecture of the Casino very much. Cafe de Paris is a great place with its menu and atmosphere. I guess you should drink something at least when you are in Monaco. I chilled out for a while in Cafe de Paris and took a bus to the station. I wanted to take photos of the Monaco – Monte Carlo station with its fascinating lighting. As always, I lay down on the ground to take the photo (number 5 in the photoset). Four old nice British guys wondered what I was trying to do. After they saw the results, they were amazed with the photo I had just taken. I joined them on the train to Nice. The train was very crowded on the way back. I thought we would have been packed in sardines but the journey was easy with chatting with old funny British guys. I mentioned about the quiz shows (Pointless and Eggheads) that I like to watch on BBC (because I did not get Turkish cables and I only have Dutch channels and BBC on my TV). They were also watching the Eggheads. We even talked about the contestants in the show.

With a great pleasure of my visit to Monaco, I turned back to the hotel and left it for a nice evening in Nice :)

Tips:

  • Duration: One day is enough for sightseeing and swimming in Monaco.
  • Transportation: I arrived to Monaco from Nice Train Station. It takes 15 minutes by train. The return ticket is around 12€. If you are based in Nice, it is very close and cheap to go to Monaco and Cannes from Nice. (The return plane ticket costed 100€ from Amsterdam to Nice. The airport bus is 5€ to Nice center. You can use that ticket for whole day transportation with buses and trams in Nice.)
  • Accommodation: I stayed at Ibis Hotel in Nice next to the station. The location is very convenient if you would like to visit places around Nice. This hotel is good for last minute bookings because it offers fixed prices. Moreover, if you book it for 3 nights, it gives you 30% discount which is very good. I shared the hotel with my friend and we stayed cheaper than staying in a hostel. Three nights’ fee from Friday to Monday was 100€ per person. Nice is very expensive in high season.
  • Eat & Drink: Just chill out in Old Town and Cafe de Paris.

(Visne Kiraz June 2012)

3 Yorum

After unusual cold weather during April in Amsterdam, I decided to go to somewhere warm at least. I always wanted to see Canary Islands. Its name was always interesting to me. Following choosing my destination, I found a good deal from Ryanair and arranged a very budget friendly apartment hotel. This time, I was a solo traveler as in most of my trips.

When I was a child, I thought the name of the island was derived from the bird ‘canary’. However, the name is derived from Latin name ‘Insula Canaria’ because there were many dogs in the islands according to one opinion.  The common point of the opinions is the name is somehow related to dog, not the canary bird. You can check more about the etymology on Wikipedia.

Coat of Canary Islands

The weather was around 30ºC during my stay. The best part is that the shades and inside of the buildings  were very cool. I had to use blankets while I was sleeping and I saw many people wearing thin jumpers during evening. I did not feel a sweltering weather.

There are many beaches on the islands. You can enjoy to explore each of them. I guess my favourites are Amadores which has a white-sand-beach and Maspalomas which has sandy dunes like deserts. Since the Canary Islands have volcanic origin, they are very rocky and have very steep cliffs. You may think that the bus will fly over the sea on the road in these steep cliffs. (I guess they ask bus driver candidates whether they can drive over the cliffs without flying  during their recruitment processes.) Therefore, it is not possible to have much sand on the beaches. As I heard from my friend, the sands were imported from Morocco. Whatever the origin of these dunes, they are very original and I enjoyed to take photographs on the dunes.

I spent one day in Las Palmas which is the capital of the islands and it was very important for colonizers in the history. I visited the Casa Colón Museum (free to visit) where Christopher Columbus stayed before discovering the America.

When I was in Las Palmas, I wanted to eat something very special. I opened my foursquare application from my iPhone. I was very close to Guirlache Heladeria Pasteleria at Triana 68. When I checked the tips left by foursquare users, the mostly checked tip was to eat La Tarta de Trufa. I just did what most of the people did and ordered this. It was very delicious. It must be eaten in 30 minutes, otherwise the cake goes off and becomes plain.

La Tarta de Trufa

Besides beaches, there are many alternatives to do in Canary Islands such as golf, paragliding, trekking, and day trips to other islands. When I booked my ticket, I wanted to take my glider with me but I did not find courage to do it alone. May be next time.

Tips:

  • Duration: I stayed 6 days. It depends on your plans. If you want to go to many different places in one week would be relaxing and enough. I guess the minimum duration of stay should be 4 days.
  • Transportation: I arrived to Gran Canaria Las Palmas airport via Ryanair. The public transportation is very well developed in Gran Canaria. You can travel within the islands with Global buses.
  • Accomodation: I stayed in Playa Del Sol. It was very central in Playa del Inglés. The bus stops are in front of the hotel and there are many supermarkets around it. You can also cook your own food since the hotel arranged kitchen equipment and they are cleaned by the staff almost everyday. The hotel has also swimming pool which you can enjoy.
  • Eat: Tapas, La Tarta de Trufa
  • Drink:  Sangria

(Visne Kiraz May 2012)

2 Yorum

What a nice name to be given to a city!

As one of the source says:

“The name probably derives from the Slavic word ‘ljubit’, which means ‘to love’ but, ‘ljubljana’ means The Beloved.”

After Zagreb, we took one and half hour car drive to arrive in Ljubljana. Ljubljana is a city from a fairy tale with its castle at the top, the houses and narrow streets from middle ages. It is very quiet and peaceful.  The castle is at the top of the island  which is  in the middle of Ljubljanica River. The bridges are the beautiful ornaments of the city. There are several bridges over Ljubljanica River. The most important ones are: Triple Bridge, Shoemaker’s/Cobbler’s Bridge and Dragon Bridge.

Ljubljana in the 18th century

The dragon has long been a symbol of Ljubljana. The origin of this city’s symbol can be traced to the myth of Jason and the Argonauts, who supposedly encountered the Ljubljana dragon on their way to the Adriatic Sea by way of the Danube and Ljubljanica Rivers. Ljubljana Dragon, who benevolently protects the city of Ljubljana and is pictured in the city’s coat of arms.

Coat of Arms - Ljubljana

Coat of Arms – Ljubljana

While I was waiting for my friends, I witnessed a wedding in front of the Town Hall. The guests were waiting for the bride and the groom. One of the guests gave me one palm of rice to throw over the couple to bless their marriage with happiness and richness in love, children, money etc.

wedding in front of the Town Hall

I met with my friends on the Triple Bridge. We climbed up to the castle together. It was an easy walk and you see the panoramic view of the city as you rise. The castle is open until 9 p.m. There are many restaurants inside the castle garden. We visited the clock tower and the church of the castle. We took the lift while leaving the castle.

You should chill out along Ljubljanica River and drink something before you leave the city. The next morning we were on the way back to home via Trieste.

Tips:

  • Duration: One day is enough for sightseeing in Ljubljana.
  • Transportation: I arrived to Ljubljana from Zagerb via rental car. It takes 1 and half hour by car. Do not forget to buy Vignette since you will use Slovenia’a highway.
  • Accomodation: I stayed in Vila Veselova. It is one of the nicest hostels I have ever stayed, clean and cosy. It takes 5 mins to main square on foot. You can walk to everywhere in Ljubljana.
  • Eat: Walnut potica
  • Drink:  Laško
  • Watch: The panoramic view of Ljubljana from the castle

(Visne Kiraz April 2012)

Yorum bırakın

Before I went to Brazil, we had already bought plane tickets to Venice Treviso for visiting Zagreb and Ljubljana. It is 245 km from Treviso Airport to Ljubljana, and 140 km from Ljubljana to Zagreb. After we arrived to the airport via Transavia, we took a rental car and our road trip had started. My friend from Greece was in a project in Belgrade and he took a five-hour-bus journey to come to Zagreb and his trip started this way.

I always like Italy’s landscape. I remember it as soon as we landed on Treviso. While we were on the road to Zagreb, Slovenia’s landscape was amazing. Since we were coming from the west, the sunshine was on the small houses with a dark blue mountains and light green trees in the background.

Please do not forget to buy Vignette which is toll sticker for passing through highways in Slovenia.  If you do not buy it, you may have to pay 300€ for fine in random checks.

We arrived to Zagreb around 8 p.m. I stayed in Hobo Bear Hostel  which is very close to street Ilica. When you follow the Ilica Street you will arrive to main square of Zagreb called Trg Bana Josipa Jelačića. After I settled down in my room, I went out to eat some pizza. Italian food in Zagreb is very delicious. You can find many restaurants around the main square. The nights are very live In Zagreb. There are many people on the streets towards midnight. Croatians like going out at nights. The bars have seats in the streets. If the weather is good, you can chill out in also outside of the bar. I went to Alcatraz Cafe Bar  with my Turkish and Greek friends.  I liked the Croatian pop-rock music. The only thing that I did not enjoy was that smoking was allowed inside the closed places.

The new town of Zagreb was planned by a Croatian engineer Milan Lenuci in horseshoe shape in late 19th century. It is called Lenucijeva Potkova. Lunic Horseshoe If you follow the horseshoe shape route, you can discover new part of Zagreb very easily in 2 hours. However, you can stay longer if you want to enjoy parks, squares, and big avenues. When we were there, it was tulip time and we took many tulip photos. You should enter to Botanic Garden while travelling through the horse shoe. It has a lovely atmosphere.

Towards the noon, we met with our friend from Croatia. I informed him about our visit. Me, my Greek friend and he attended a training in Athens in fall 2009. This was a kind of reunion. We met with his fiancée too. They have a  wedding this August. I hope I have a chance to go and take their photos. They took us and told many things about Old Town (Upper town or Gornji Gradic) in Zagreb. We watched a soldier duty change ceremony. I felt like I was in old times. Two of the soldiers were riding horses. After praying in front of Holy Mother under Blood Bridge , they walked to the Parliament building and ceremony continued there. I saw the Museum of Broken Relationships  but I did not have a time to see it. It seemed very interesting. As my friend said there  are objects which  represent all the stages of a breakup. I hope I visit it one day. We drank something in upper town. The place reminded me Notting Hill in London. There were many colourful old houses and cafes in front of them.

When we were in Zagreb, there was a market in the main square where villagers bring their own products and sell them. I saw many Turkish words like borek, tepsi that they are sign of Ottoman effect. Moreover, Turkish soap operas very popular in Croatia as well as In Greece or Syria. My friend’s fiancé asked some Turkish traditions based on her impressions while watching them. When we talked about wedding, we realised how much customs look like each other. I grabbed a piece of borek with potatoes. Yorgo tried traditional soups and bought some goat cheese.

As soon as the rain clouds arrived to Zagreb from Ljubljana, we were leaving Zagreb for Ljubljana…

Tips:

  • Duration: One day is enough for sightseeing in Zagreb
  • Transportation: I arrived to Zagreb from Treviso Airport via rental car. It takes 4 hours by car. Do not forget to buy Vignette since you will use Slovenia’a highway.
  • Accomodation: I stayed in Hobo Bear Hostel which is very close to Ilca Street. It takes 5 mins to main square on foot. You can walk everywhere in Zagreb.
  • Eat: Pizza, borek
  • Drink: Karlovačko
  • Watch: Soldier change ceremony in front of the Parliament

(Visne Kiraz April 2012)

Yorum bırakın
%d blogcu bunu beğendi: