Vişne Kiraz

Düşlerimin peşi sıra kendimi yollara vurdum

Posts tagged ‘kiraz’

Sentiero degli Dei, Amalfi

Sentiero degli Dei, Amalfi

Napoli’ye 1.5 saat mesafedeki Amalfi‘nin cennet kıyılarında mutlaka yapmanız gerekenler:

1. The Walk of the Gods

Tanrıların Yolu ya da diğer adıyla Sentiero degli Dei. Bu ihtişamlı rotanın başladığı yer Bomerano. Arşivimin yardımıyla tam başladığı noktayı da buldum, eğer Google Maps’ten bulamazsanız koordinatları şöyle. Amalfi meydanından kalkan dolmuşlarla virajlı yollardan bir müddet tırmanarak Bomerano’ya varmak mümkün. Bu yolun bugüne kadar yürüdüğüm en güzel yol olduğunu söylebilirim. Kıyının hemen dibinde yükselen heybetli dağların üzerinde yürürken insanın kendisini “tanrı” gibi hissetmemesi neredeyse imkansız. Patika boyunca uzanan rengarenk çiçekler, manzara, yol boyunca geçilen köyler…bence benzersiz bir yolculuk.

Tanrıların Yolu boyunca limonata satan bir amcadan başka bir şeyler alacak çok yer yok, o yüzden yanınıza yolluk almakta fayda var. Yola çıkmadan önce Amalfi’nin içlerine doğru küçük bir dükkanda (Latticini di Agerola) patlıcanlı mozarellalı sandviç yaptırmıştık, tadı hala damağımda. Limonata demişken o amcadan aldığımız limonatada hiç şeker yoktu ve bütün şeker-su ekleme çabalarına rağmen bildiğimiz normal limonataya dönüştüremedik kendisini. Neymiş o kadar çok limonu görünce limonataları güzel olur diye varsayım yapıp gördüğüm her sıkılmış limona limonata diye atlamayacakmışım :) Aynı dili konuşamamak da tuzu biberi oldu tabii.

2. Positano

Tanrıların Yolu’nu bitirdikten sonra biraz daha yürüyüp Positano’da güzel bir öğleden sonrası geçirmek mümkün. The Talented Mr. Ripley (1999) filminin çekildiği bu şehir Amalfi’ye göre oldukça turistik, resmen her yer Amerikalı doluydu. O kadar gitmişken en turistik yeri de görmek gerekli bence. Tatilinizi planlarken aklınızda bulunsun şezlonglar, oteller vb. şeyler oldukça pahalı Amalfi’ye göre. Hediyelik eşya için çok seçenek var Positano’da.

3. Ravello

Amalfi meydanından kalkan üstü açık dolmuşlarla yarım saatte vardık Ravello’ya. Ravello davetlerin şehri gibi. Ravello’yu görür görmez ilk aklıma gelen imkanım olsa kır düğünü yapacağım yerin kesinlikle burası olacağı olmuştu. Muhteşem Amalfi manzarasına karşı Villa Cimbrone‘nin balkonu heykellerle süslüydü. Villa Cimbrone’nin bahçesi ve içindeki çardakları İtalyan estetiği ile düzenlenmiş. Akdeniz’e özgü çam ağaçları hayranı olduğum bu manzarayı daha da güzelleştirmekte. Biz oradayken Villa Rufolo‘nun bahçesine sahne kuruluyordu yaz konserleri için. Eminim o güzel havada güzel bir deneyim yaşatır insana. Ravello Festivali‘ne denk gelirseniz aklınızda bulunsun.

Ravello gezisini bir İtalyan aile tarafından işletilen Cumpa Cosimo‘da sonlandırdık. Ev yapımı makarnaları ve tiramususu harikaydı.

Villa Cimbrone

Villa Cimbrone, Ravello

4. Limon bahçeleri

Limoncellonun memleketinde limon bahçeleri görülesi. Siyah duvaklarının altında sarı sarı parlayan limon ağaçları bugüne kadar gördüklerimden daha alımlıydı. Ayrıca limonlar Türkiye’dekilere göre oldukça büyük.  Amalfi’nin dik yamaçlarında tepeden sahile kadar uzanan (çay ya da pirinç tarlalarında olduğu gibi) teraslarda limon ağaçları asma ağacı gibi çıtaların üzerinde yetiştirilmekte. Amalfi’nin dik yamaçları limon ağaçlarının denizden gelen nemi almasına çok uygunmuş. Hikayelerden birine göre sefere çıkan denizciler C vitamini eksikliğinden hasta olmasın diye limon ağaçları dikilmeye başlamış ve limoncello ortaya çıkmış.

Ravello’yu gezdikten sonra yürüyerek Ravello – Scala – Amalfi rotasında Amalfi’ye döndük. Bir çok limon bahçesi ve köyün arasında güzel bir yürüyüş yaptık. Yolumuzun son yarım saati boyunca sadece merdivenlerden aşağı indik limon ağaçlarının eşliğinde. Çocukluğumdaki gibi koşarak indim onlarca basamaktan.

5. Amalfi

Amalfi’nin labirent sokaklarında kaybolmak, kilisenin merdivenlerinde dondurma yemek, sokağa masa atmış restoranlarda prosecoyla başlayıp limoncello ile biten hoş bir akşam yemeği yemek, tatlı sahipleri olan Silver Moon‘da Amalfi’nin denizinin tadını çıkarıp Silver Moon’un harika pizzalarından tatmak rahatlatıcı bir tatil için ilk aklıma gelenler. Umarım siz de en az benim kadar bu sahili beğenirsiniz.

Not: Amalfi’ye arabayla gidecekseniz otopark seçeneklerini araştırmakta fayda var. Yoksa günlüğü 20€’ya almadan önce en az 20 dakika bekleyeceğiniz zaman ve para kaybını göz önünde bulundurmalısınız. Bu arada Amalfi’den bir çok yere sıkça sefer yapan dolmuşlar kalkmakta.

2 Yorum

Döneli bir hafta oldu ama benim aklım Japonya‘da kaldı. Sanırım gitmeden önce göreceğim güzelliklerden  daha çok karşılacağım  zorluklara odaklanmıştım. Hiç beklediğim gibi olmadı. Dil engelini Japonların nezaketi, saygısı ve yardımseverliği çözüverdi. Yemek konusunda da anlaştık bir şekilde ve bu sayede Türk damak zevkine çok benzeyen Japon yemeklerini keşfettim bu gezimde. Doğası gelenekle birleşince başka güzeldi. Giderken sakurayı ucundan kaçıracağım diye kendimi hazırlamışken son sakurayı yakaladığımızda dünyalar benim oldu. Kendi hayatlarında teknolojiyi çok kullanmasalar da ürettikleri teknolojiden etkilenmemek mümkün değildi. Japonya’daki shinkansen‘lerden (hızlı trenlerden) sonra Avrupadaki trenleri sevebilmemin mümkünatı yok sanırım. Ha bir de pahalılık konusunda Kuzey Avrupa’dan çok farklı değildi. Ada ülkesinde gidip de ananas yemek isterseniz e tabi pahalı olur.

Sakura, Kakunodate/Japonya

Sakura, Kakunodate/Japonya

Miyazaki’nin dünyası

Havaalanından trene binmem ile Miyazaki’nin dünyasında yolculuğum başladı. Trende karşımda oturan maskeli insanlar bana Spirited Away (2001) ‘deki No Face ile olan tren yolculuğunu hatırlattı. Çizgi film çizimlerini anımsatan uyarılar da cabası. Bir tane bile ciddi uyarı levhası göremedim bütün Japonya gezim boyunca.  Tokyo’da istasyonun önündeki kazı çalışmasını çevreleyen bariyerlerin tavşanlı olmasına çok gülmüştüm. Atari sesli anonsları da artık nerede duysam hatırlarım. Yolculuğun ilk durağı Osaka‘da Dōtonbori‘de meşhur takoyakilerin (ahtapot toplarının) satıldığı caddede restoranların giriş kapılarının üzerine yerleştirilmiş kımıl kımıl dev ahtapot maketleri ve cadde boyunca Hello Kitty mağazaları Japonya’da sevimlilik dozunun sınırlarını belirlememize yetti. İlginçtir bugün bir sitede “Japonya’yı sevmemeniz için 67 sebep” diye bir liste gördüm ve her şeyin sevimli olması bu listenin 5. maddesiydi. Beni rahatsız etmedi ama değişik ve eğlendirici olduğu doğru.

Miyazaki'nin dünyası, Osaka, Japonya

Güneşe karşı

Osaka’daki ilk izlenimlerimden biri de kendini mikroptan vs. korumaya meraklı Japonlar’ın güneşle de ilgili bir sıkıntılarının olması oldu. Büyük ihtimalle bu yüzden bütün cadde boyunca uzanan pasajlar (arcade) ya da üstü kapalı caddeler ülke genelinde çok yaygın. Bunların dışına çıkıldığında şemsiye, eldiven, şapka ve fular kullanılıyor. Trenlerin birinde alışveriş katalogunda yüzü gözlerin altından enseyi de kapatacak şekilde satılan fular maske karışımı sanırım bu konuda gördüğüm en aykırı şeydi. Miyazaki’nin yüzsüzünden ninja dünyasına geçiş yakındır.

Kıt’a dur!

Henüz JR ile tanışmamışız, tam iş çıkış saati civarında Osaka’dan Kyoto’ya doğru gitmek üzere trenimizi beklerken hayatımda gördüğüm komutsuz, provasız en muazzam sıra olma şeklini ve o sıranın adeta bir kromozomun ayrılışı gibi kendiliğinden ikiye ayrıldığını gördüm. O anı videoya çekmediğime çok pişmanım. Başka şeyleri bilmem ama nasıl sıra olunur kesin Japonlar’dan öğrenmeli!

IMG_6910

Osaka İstasyonu

Öz Japonya: Kyoto

Burası işte has Japonya. Tapınakları bol, yaşlılara yer verenleri bol, gençlik henüz çok dejenere(!) olmamış, el ele tutuşan çift yok denecek kadar az, doğayla iç içe ama sokakları tabii ki dar ve kablo dolu. Bisikletle ilk gün doğusundan batısına, ikinci gün de kuzeyinden güneyine keşfettik Kyoto’yu. Bisikletler çok yaygın Japonya genelinde ve Kyoto’yu bisikletle gezmek pek keyifli. Günlüğü 500 yenden başlıyor bisiklet kiralarının, akşam sizde kalmasını isterseniz de üstüne 250 yen ödemeniz gerekiyor.

İlk gün ilk durak çok merak ettiğim bambu ormanın bulunduğu Arashiyama bölgesiydi. Bisiklet kiraladığımız yerden yaklaşık 1 saat 15 dakika pedal çevirerek ulaştık buraya. Ters akan trafikte bir elimde GPS bir elimde direksiyon tutmama rağmen kaybolmadan sağ salim vardık buraya. Kyoto’nun dar sokaklarını geçtik boydan boya. Turistik popüler yerlerdense yerellerin yaşadığı mahallelerden geçmek bana hep daha güzel gelir.

Arashiyama’da Tenryuji Tapınağı‘nın arka fonda dağlarla birleşince sonsuzluk havası veren bahçesini (ödünç alınmış manzara deniyormuş buna), bambu ormanını ve Okochisanso‘yu gezdik. Bambu ormanı rengi, ışığı ve sessizliği ile huzur verdi bana. Okochisanso’nun hep sakura zamanı halini hayal ettim. Burada ayrıca koyu kıvamlı yeşil çay olan matcha ikram ediliyor. Çay seromonisinde servis edilen bu çay batıda deneyimlediğimiz yeşil çaydan epey farklı. Köpüğü ve koyuluğuyla çaydan çok smoothie’yi andırıyor ve gerçekten yeşil.

İlk günkü rotamızın en doğu noktasından yavaş yavaş batıya doğru devam ettik. Kyoto’da çok sayıda tapınak var, hepsini gezmek mümkün olmayacağı için bize göre en ilginçlerini gezdik. Yol üstünde ziyaret ettiğimiz tapınaklardan biri olan Ryoanji‘nin Zen felsefesinin doruklarındaki bahçesinden hiçbir şey anlamadım. Tapınağın hemen yanında uzun dar bir dikdörtgen içinde tırmıkla taranmış gibi duran çakılların arasında bir kaç iri kaya vardı. Boş bir vaktimde bu konuda mutlaka bir şeyler okumalıyım, çünkü dakikalarca bunu seyreden kitlenin muhakkak bir bildiği olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu tapınak UNESCO Dünya Mirasları listesinde.

Ryoanji’den nasıl bir şey anlamadıysam Kinkakuji‘yi (Temple of the Golden Pavilion) bir o kadar sevdim. Akşamüstü 4 gibi varmamızın da etkisi var bence. Günün batan ışıklarının yansıdığı altın gövdesi harika bahçesinin baş köşesinde gururla parlıyordu. Hayatımda gördüğüm en güzel bahçe bu olabilir. Kendimi bu bahçenin eski zamanlardaki sahibi gibi hayal ettim bir an. Düşündüm de karlı da harika olur burası.

Kyoto’daki ikinci günümüze yaklaşık 45 dakika bisiklet sürerek 1000 kapılı Fushimi Inaritaisha‘da başladık. Japonya’da Budizm ve Shinto inanışları yaygın. Bu iki inanış birbiriyle neredeyse iç içe. Öğrendiğimize göre bir tapınağın önünde ince turuncu bir kapı varsa o kapının adı torii ve orası bir Shinto tapınağı. Eğer tapınağın önünde kalın süslü çatılı kapılar varsa o da Budizm tapınağı olduğunu göstermekte. Bir de bu tapınakları turuncu/kırmızı renklerle birlikte çeşitli hayvan heykelleri korumakta kötü ruhlardan. Fushimi’de tapınak girişinde dik dik bakan tilkiler karşıladı bizi. Buradaki toriiler dağın tepesine kadar uzanmakta. İsteyen belli bir ücret karşılığı kendi kapısını diktirebiliyor. Bu kapılar aslında bir çeşit adak adama aracı. Örneğin başarılı olmak isteyen şirketler kendi adlarına kapılar diktiriyorlar. Fotoğraf severler için oldukça ilginç bir yer, tabii o kalabalıkta kapıları bomboş yakalayabilirseniz.

Fushimi’den sonra Lonely Planet’in tavsiye ettiği Güney Higashiyama rotasını yürüdük. Kiyomuzudera‘dan Gion‘a uzanan bu rota oldukça turistik. Bana biraz Sultanahmet civarını anımsattı. Kiyomuzudera’nın önünde iki üniversite öğrencisi bize gönüllü rehber olmak istedi.  İngilizcelerini geliştirmek istediklerinden akıllarına böyle güzel bir yol gelmiş. Çok mutlu oldum onların eşliğinde tapınağı gezdiğime. Bilmediğim bir çok detaydan bahsettiler ve benim saçma gelebilecek bir çok soruma sağolsunlar dillerinin döndüğünce cevap verdiler. Japon kültüründe  bahşiş bile hoş görülmezken onların bu gönüllü eşliğine e-posta adreslerini alıp iletişimde kalma ve dünyanın başka ucundan kartpostal atma sözüyle manevi olarak karşılık verebildim. Dünyalar onların oldu! :) Bu rotada geleneksel kıyafetleriyle gezmekten keyif alan Japonlara ve geisha‘lara rastlamak mümkün. Geleneksel kıyafetli Japon kızlarla birlikte fotoğraf çekilmek istediğimde benim yerime onlar bana teşekkür etti. Böyle de kibarlar :) Ayrıca hediyelik eşya olarak Miyazaki’nin ürünlerini bulabileceğiniz dükkanlar mevcut bu yolda.

Bisikletlerimizle günün son rotası Philosopher’s Walk’a doğru yola koyulduk. Buraya varmadan Kyoto’nun beş büyük Zen tapınağından biri olan Nanzenji’yi ziyaret ettik.  Bu tapınağın hemen yanında bir su kemeri bulunmakta. Mimarisi ve rengi benim çok hoşuma gitti. Derken harika Philosopher’s Walk‘a vardık. Minik bir kanal etrafında onlarca kiraz ağacıyla çevrelenmiş leziz bir yer burası. Ayrıca kanal boyunca bir çok hoş kafe var buranın tadını çıkarmak isteyenlere. Yine öğleden sonranın harika ışığında yürüdük burayı. İki gün sonra Kakunodate’da sakurayı göreceğimi bilmeden iç geçirdim gezerken burayı kiraz çiçekleri vakti görseydim diye. Son açan kirazlardan olan ağaçların çiçekleri kalmıştı. Öğrendiğime göre Japonlar kiraz çiçeklerini bir çok sınıfa ayırmış. Bizim gördüklerimiz ichiyo ve kanzan imiş. Pembe yaprakların rüzgarda savrulup suya düşmesi ve akıntıda döne döne dans etmelerini izlemek bir meditasyon aracı olabilir.

Filozof patikasının sonunda ise Ginkakuji (Temple of the Silver Pavilion) yer almakta. Altın tapınak kadar olmasa da burayı da beğendim. İlk mantıklı gelen Zen temalı çalışmayı gördüm bu bahçede. Tepesi tıraşlanmış ters koni şeklindeki çakıllar Fuji Dağı’nı sembolize etmekteymiş. Yalnız bu minik çakılların sunumundaki mükemmellik bence muazzam bir sabrın göstergesi.

Akşam dışarı çıkmak için Gion’da bir çok seçenek mevcut. Pontocho‘nun dar sokaklarında çok hoş mekanlar bulunmakta. Biz denk getirip Gion Corner‘da geisha gösterisi izleyemedik. Ünlü (celebrity) muamelesi gören geisha’ların hayranlarına flaşlar altında poz vermesine denk gelebilirsiniz bu bölgede. Kyoto sokaklarında doğal güzel kare yakalarım belki diye bir geisha’nın peşi sıra koştuğumu bilirim :)

Hayat kurtaran JR Pass

Bir forumda Japan Rail Pass‘e denk geldiğim çok iyi oldu. Benim için kısaca JR kendileri! Japonya gezisini JR öncesi ve JR sonrası diye ikiye ayırmam mümkün. JR Pass bir ya da iki hafta süreli bir çok shinkansen dahil olmak üzere sınırsız tren bileti. Yalnız sadece Japonya dışında turistlere sunulmakta. Bunun için yaşadığınız şehirdeki yetkili acentaya ödeme yaparak bir değişim formu satınalmanız gerekmekte. Sonra bu formu Japonya’da istasyonda bilete dönüştürebiliyorsunuz. Yerel trenlerde sadece biletinizi göstererek, hızlı trenlerde de kullanmadan önce ücretsiz koltuk rezervasyonu yaptırarak JR hatlarında kullanabiliyorsunuz. Detaylı bilgiye bu sayfadan erişebilirsiniz. Bizi gitmeden çok uyardılar tatil zamanları hızlı trenlerde yer kalmaz diye ama açıkçası seyahatimizin bir kısmı ulusal tatil haftası Golden Week‘e gelmesine rağmen hiçbir sorun yaşamadık. Bize rahatça ve bolca gezme imkanı verdi bu bilet. Kesinlike tavsiye ederim. Hyperdia‘nın sayfasından İngilizce gitmek istediğiniz yerlerle ilgili tren saatlerini kontrol edebilirsiniz. Bu sayfa ayrıca JR Pass’in geçerli olduğu seferleri de göstermekte. Ben Japon Appstore’dan  app’ini de indirdim telefonuma, faydasını gördüm :)

Ulu geyiklerin şehri Nara

JR Pass’imizle ilk durağımız Nara oldu. Kyoto’dan limited ekspres trenle yaklaşık yarım saat süren bir yolculuktan sonra Nara’ya vardık. Nara’da neredeyse trenden iner inmez geyikler karşılıyor sizi. İnsana alışkın olsalar da her yerde bu geyiklerin vahşi doğaya ait olduğunu unutmamanız yönünde tabelalar mevcut. Gerçekten de bir tanesinden totomo boynuz yedim onları beslemek üzere bisküvi aldığım dükkanın önünde. Japon mitolojisine göre Tanrı Takemikazuchi eski başkent Nara’yı korumak için şehre geyiklerle gelir. O günden sonra Japonlar geyiklerin şehirlerini ve ülkelerini korumak için cennetten gelen ulu varlıklar olduğuna inanmışlar. Nara Parkı‘nda serbestçe dolaşan geyikleri sevmeye doyamadım, biraz fotoğraf çekmek için  onlara oyun yapmış olabilirim itiraf ediyorum. Bu parkın içinde yürümek de güzeldi.

Nara’da görülmesi gereken bir diğer yer ise dünyanın en büyük ahşap yapısı olan Todaiji Tapınağı. İçinde dünyanın en büyük bronz Buda heykeli yer almakta. Budanın heybetinden çok etkilendim doğrusu. Dönüş yolunda Isuien Bahçesi‘ne uğradık.

Hiroshima ve Miyajima

JR Pass ile ilk shinkansen yolculuğumuzu Hiroshima’ya yaptık. Bu hızlı trenleri çok beğendim. Sanırım Avrupa’daki trenleri artık eski kadar sevmeme nedenimdir shinkansen’ler. Trenin platforma yanaşması bile “cool”du. İçerideki konfor, koltuk aralarındaki mesafe, saatte 350-400 km’ye varan hızı vb. müthişti.

Kyoto’dan ayrıldığımız için yanımıza aldığımız valizleri Hiroshima’da istasyondaki kilitli dolaplara bıraktık. Bu dolaplar gerçekten hayat kurtarıyor. Bildiğim kadarıyla Japonya’daki büyük istasyonlarda çok yaygınmış bu dolaplar. Seyyahlara duyurulur.

Hiroshima’da ilk durağımız Miyajima Adası diğer adıyla Itsukushima oldu. Suyun içindeki torii Itsukushima Shrine adanın kendine has simgelerinden birisi. Sular çekildiğinde bu kapıya yürümek mümkün. Miyajima Adası’nda Misen Dağı’nın zirvesine tırmandık, manzara kesinlikle görülmeye değerdi. Adanın harika doğasında yürüyüşümüzü Daishoin Tapınağı’nda sonlandırdık. Daishoin’de çok ilginç heykeller ve dua tekerlekleri gördüm. Kyoto’daki tapınaklardan farklı olduğunu söyleyebilirim.

Hiroshima kısmı biraz hüzünlüydü benim için. Atom bombasının atıldığı yerde hala ayakta duran Atomic Bomb Dome, bombadan sonra kansere yakalanan bir çocuğunun (Sadako Sasaki) origamiden 1000 tane ejderha yaparsa kurtulurum dediği ama kurtulamaması üzerine savaşın en masum mağdurlarının çocukların anıldığı Children’s Peace Monument ve sönmeyen barış ateşinin bulunduğu Hiroshima Peace Memorial Park yıllar geçmiş olsa da ayrı hüzünlüydü. Hiroshima Peace Memorial Museum‘da tüylerim ürperdi. Birilerinin gövde gösterisi sırasında hayatlarını kaybetmiş ve bundan senelerce muzadarip olmuş masum insanların hayatlarıyla ilgili detayları görmek insan olan herkesin içini sızlatır sanırım. Çok turistik olmasa da tarihte önemi olan bu şehri imkanınız varsa mutlaka ziyaret edin.

Kısa Hiroshima ziyaretimizin akabinde hızlı trenlerle Osaka aktarmalı Tokyo’ya geçtik.

Vişne ♥ Sakura

Tokyo’ya vardığımızda ilk iş http://www.tenki.jp/sakura/ adresinden sakuranın mevcut durumunu kontrol ettik. Site Japonca ama Google Chrome tarayıcısının çeviri özelliği sayesinde Golden Week’te hala geçmemiş sakuranın Kakunodate şehrinde olduğunu öğrendik. Ertesi gün hızlı tren ile 3 saat yolculuk sonrasında sakuranın hasını samuray şehri Kakunodate’de yakaladık. JR olmasaydı buraya ulaşmak epey zor olurdu.

Nehir kenari boyunca uzanan manzarayı ne kadar anlatsam eksik kalır. Doğa ananın insanlara armağan ettiği bu şöleni kiraz ağaçları altında piknik yaparak kutluyordu Japonlar. Dünya gözüyle sakurayı gördüğümde dünyalar benim oldu. Hele bir de göremeyeceğime kendimi o kadar hazırladıktan sonra yaşadığım mutluluk başkaydı. O kiraz çiçeklerine bakarak bütün ömrümü geçirebilirim. Rüzgar çıkınca uçuşan beyaz yaprakları bir çeşit rüyada olduğumu hissettirdi.

Sakura dışında eski samuray evlerini gezebilirsiniz Kakunodate’de.

Fuji Dağı eteklerinde

Sakuradan sonra Japonya’da en çok görmek istediğim şey Fuji Dağı‘ydı. Bunun için göl kıyısındaki Kawaguchiko şehri ideal. Yalnız JR Pass sadece Otsuki‘ye kadar geçerli sonrasında başka bir tren firmasından bilet almak gerekmekte.

Kilimanjaro’dan sonra (bkz. Ömrümün en uzun, ömrümün en kısa yolu) gönlümden Fuji’ye de tırmanmak geçiyordu, ama tırmanış mevsiminde olmamamız ve çığ tehlikesi nedeniyle bu hayal gelecekte bilinmeyen bir zamana  kaldı. Biz de tırmanış için ayırdığımız ilk günü Kawaguchi Gölü‘nün etrafını bisikletle turlayarak ikinci günü de Fuji’ye karşı Mitsutoge Dağı‘na tırmanarak değerlendirdik. Japonca tabelalardan yönümüzü çıkartmaya çalıştıkça Lost in Translation moduna girdik. Yol boyunca kaç kez “”konichiwaaaaaaa” demişizdir saymadım. Japonlar yürüyüş sopalarına zil takıyorlardı. İlk duyduğumda etrafta keçiler olduğunu sanmıştım bir an. Japonya’nın harika doğasındaki yürüyüşlerimizi Mitsutoge Dağı tırmanışı ile bitirmiş olduk.

Tokyoooooooo

Duraklarda Tokyo anonsları dikkat çekecek kadar uzun söyleniyor: Tokyoooooo! Tokyo sanırım en merak etmediğim ama Japonya’ya gelmişken görülmeli dediğim tek yer oldu.

Tokyo’yu gezmeye yine Lonely Planet’te tavsiye edilmiş bir rota olan Yanaka ile başladık. Geleneksel tacirlerin evlerinin yer aldığı Kototoidori caddesi ile başlayan yürüyüşümüz Yanaka’da son buldu. Yanaka aslında Tokyo’nun “old town”u, İkinci Dünya Savaşı’ndan önce inşa edilmiş binaların sağlam kaldığı ender mahallelerden. Girişinde de bir Türk restoranı bulunmakta. Roppongi Mahallesi Yanaka’ya göre çok daha moderndi. Mori Art Museum‘da geçici Andy Warhol sergisini ziyaret ettik. Bu müze panaromik Tokyo manzarası seyretmek için güzel bir yer. Asakusa’daki Kaminarimon ve Sensoji, Tokyo Midtown, Yoyogi Park ve içindeki Meiji Shrine, Tokyo asi gençliğinin mahallesi Harajuki’daki Takeshita Caddesi, Shibuya Crossing, Ginza ve Tokyo National Museum (hediyelik eşya almak için çok iyi bir yer) Tokyo’da gezdiğimiz yerler arasındaydı. Asakusa metro çıkışında altın boynuz manzaralı Tokyo Skytree kulesini görmek mümkün.

Miyazaki hayranıysanız Ghibli Müzesi için biletinizi JR Pass gibi bir yöntemle yurtdışından önceden temin etmenizde fayda var. Biz oradayken almak istediğimizde çok geçti, biletler çoktan tükenmişti.

DSC_0681

Shibuya Crossing, Tokyo

Yemekler

Japon mutfağından izlenimlerim için buradan buyurun:

  • İzakaya – Ocakbaşına denk gelen bu restoranlarda lezzetli çöp şiş ve közlenmiş sebze yemek mümkün. Közde avakado ve biber getirdikleri an bittiğim andı. Fiyatlar normalin biraz üstünde.
  • Gyudon – Pilav üstü et ama Bambi zincirlerinde satılıyormuş gibi hayal edin. Geleneksel yemeklerden birinin “fast food” hali, bana hem çok lezzetli hem de çok hesaplı geldi. 340 yenden başlıyor fiyatlar. İnce dilimlenmiş turşu zencefiller beni shōga bizdeki turşu süs biber görevi görüyor. Kırmızı biberlerine shichimi deniyor ve içinde çörek otuna benzer tohumlar bulunmakta. Acı sever biri olarak mutfağıma eklemek istediğim yeni fikirlerden oldu bu. Bu yemeğı satan Yoshinoya zinciri favorimdi. Öğrendiğime göre 1899’da ilk gyudon restoranını açan şirketmiş. “Yoshinoya 1899’dan beri” vari bir slogan hayal ettim şimdi.
  • Hoto – Fuji Dağı bölgesine özgü bu udon noodle (Japon noodle’ı) büyük bir kasede bol sebze ve et ile servis edilmekte. Sıcak sulu doyurucu, besleyici bir yemek istiyorsanız kesinlikle aradığınız hoto. Yalnız porsiyonlar bir kişi için oldukça büyük.
  • Yeşil çaylı her şey –  Yeşil çay aromalı envai çeşit ürün bulabilirsiniz Japonya’da. Yeşil çaylı Kitkat, Oreo, dondurma gibi.  Açıkçası yeşil çay aromasını sevdiğimi söyleyemem.
  • Atıştırmalıklar – Çubukta salatalık, pirinç krakeri, çubukta pirinç lapası, buharda pişirilmiş içli hamur topları olan nikuman (bun), ahtapot topları takoyaki

Aklımda kalan diğer detaylar

  • Her ama her köşe başında her çeşit “vending machines” var. Bunların sıcak udon çorbası yapanı gördüğüm en aşmış modeldi. Sigaranın da serbestçe bu makinalarda satılmasına şaşırdım. Duyduğuma göre Fuji Dağı’nın zirvesinde de kola satınalmak mümkünmüş. Çıkarsanız yanınızda bozuk para bulunsun.
  • Her şehrin kendine has süslü kanalizasyon kapakları var.
  • Hemen hemen her tapınağın önünde bambu taslardan su içebileceğiniz bambu borulu çeşmeler bulunmakta.

Her güzel şey bitermiş…

Amsterdam’a döndüğümde buruk hissettim biraz, ne güzel alışmıştım. Özetle çok sevdim Japonya’yı ve insanlarını. Bu kendine kapalı, biraz utangaç kültürü yakından tanıdığıma ve özellikle sakurayı gördüğüme çok mutlu oldum. Her yönüyle ziyaret ettiğim en gelişmiş ülke. İlgileniyorsanız nisan ortası gibi bu güzel ülkeyi mutlaka ziyaret edin.

Burada yazamadığım çok detay var. Gitmek isterseniz ve aklınıza takılan şeyler varsa her zaman bana yazabilirsiniz.

13 Yorum

Gectigimiz mübarek X-mas tatilinde Güneydoğu Anadolu Bölgesi‘ne gitmek istedim. Özellikle sular altında kalmadan Hasankeyf‘i görmek istiyordum. Yol üstünde Mardin, Şanlıurfa ve Gaziantep‘e ugradik. Enfes lezzetler ve Mezopotamya‘nın zengin tarihiyle gecen güzel bir tatil oldu.

İlk durak Hasankeyf

Gaziantep Havaalanı’ndan araba kiralayıp Hasankeyf’e doğru yola çıktık. Hasankeyf’e varmamız yaklasik 5 saat sürdü. Hasankeyf’te arabayi park ederken hemen gönüllü bir rehber bizi buldu. Ilk is, Yol Gecen Hani‘nin karsisinda çocukluğumda görmeye aliskin oldugum duvar halilari ile kapli dürümcüde bir seyler atistirdik. Tenekelerdeki közle isinmak da cok pratik fikirmis dogrusu. Sonra Hasankeyf’in tepelerinde yürüdük, binlerce yillik tarihi hissettik. Kaleye riskli olduğu icin cikamadik. Dicle Nehri‘nin kenarına indik, esas Yol Gecen Hanı’nı gördük. İpek Yolu‘nun tacirlerini hayal ettim bir an. Bu zenginligi, yasanmisligi sular altinda birakacak oldugumuza üzüldüm sonra. Biz sahip cıkmayız, baskasi sahiplenirse kizariz. Bildigim kadariyla bu miras, 2014’ün sonunda sular altinda kalacak. Görmek istiyorsanız tarihi cok da ötelemeyin. Gezimiz bitince hilve kahvesi ictik. Hilve kahvesinin sirri su yerine süt, seker yerine bal konması ve ceviz parcacıklarının ilave edilmesiymiş. Kahvemizi içtikten sonra rehberimizle vedalasip Mardin’e dogru yola ciktik.

Mardin

Mardin’e vardigimizda aksam yemegi vakti gelmisti. Otele gecmeden yöresel yemek yapan Ebrar‘da Mardin’in lezzetli yemeklerinden tattik.  Bir Mardin tabagi söyledik, iki kisilikti. Mardin tabaginda kaburga dolmasi, irok, sembusek, kibe ve mumbar vardi, yaninda ayran asi ve salata geldi. Mardin tabagini bitirdikten sonra en begendiklerimizden biraz daha söyledik. Ebrar temiz bir esnaf lokantasi ve fiyatlari uygundu. Yeni tatlar kesfetmis olmanin verdigi mutlulukla otelimize gectik.

Sabah Mardin Ovasi‘nin muhtesem manzarasina uyandik. Deniz seviyesinin altinda düz bir ülkede yasayan biri olarak daglari tepeleri ayri özledigimi farkediyorum. Sabah otelde kahvalti yaptik ve Mardin’i kesfe ciktik. Önce Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi‘ni ziyaret ettik. Mardin’in kozmopolit yapisina ve tas evleriyle mimarisine hayran oldum. Müzeyi gezerken biz din, dil, irk ayrimi yapmadan birbirimizle eskiden daha iyi mi geciniyorduk, yoksa bugün yasadigimiz sikintilar ve hosgörüsüzlük o zamanda mi vardi diye düsündüm.

Mardin sokaklari bir labirentte oldugumu animsatti. En son Amalfi sokaklarinda böyle hissetmistim. Bu labirentte dolanirken Hatuniye Medresesi, Sehidiye Medresesi, Zinciriye Medresesi, Kasim Tugmaner Camii cikti karsimiza. Kirklar Kilisesi‘ne ugradik ama kapaliydi. Tarihi Kayseriye Pasaji‘ndan gectik Ulu Camii’ye vardik. Ulu Camii’de cuma cikisina denk geldik.  Merdivenlerden biraz yukari cikip avluda cemaatin dagilmasini izlemek cok hosuma gitti.

Ögle yemegini Kebapçı Rıdo‘da yeme sansimiz oldu. Bir Vedat Milör olmasam da hayatimda yedigim en lezzetli kebaplardan birini burada yemis oldugumu söyleyebilirim. Musterilerle anlasacak kadar Türkce bilen Arap kökenli garsona derdimizi anlattik bir sekilde, bu lezzete biraz daha devam ettik.

Dönüş yolunda otelden arabamizi alıp orduevi civarına ciktik ve Mardin’e bir de karsıdan baktık doya doya. Kasımiye Medresesi‘nde gün batimini izledikten sonra Şanlıurfa’ya hareket ettik.

Devami Mübarek X-mas tatili (2. kısım)‘da olacak…

Yorum bırakın

Beş parasız derken cebimde 50TL ile kalakaldım Bangkok Suvarnabhumi Havaalanı’nda.

Is gezisi için Kuala Lumpur‘a giderken bir kaç gün erken yola çıkıp hafta sonunu Bangkok‘ta geçirmek istedim. Her zaman yurtdışına çıktığımda cüzdanımda bir miktar nakit taşırken bu sefer yanıma sadece 20 Amerikan Doları ve 5 Avro almıştım. Hollanda’da kullandığım nakit çekme kartımla havaalanındaki ATM’den nakit çekerim ne de olsa diye düşünmüştüm ve yanılmıştım. Bir kaç ATM ve Türkiye’de kullandığım banka kartımla çeşitli kombinasyonlar denesem de başarılı olamadım. Üstüne üstlük Türkiye’de kullandığım banka kartımı ATM’nin yutmasıyla kalakaldım. Bir umut çok acayip İngilizcesi olan ATM’nin ait olduğu bankanın müşteri hizmetlerini arasam da sonuç alamadım. Artık daha fazla oyalanmadan gerçeği kabul etmem gerekiyordu: bu gezimin başında parasız kalmıştım ve önümde keyifle geçmesini tercih ettiğim 4 günüm vardı. İlk yapmam gereken yanımdaki parayı Tayland Bahtı’na çevirmekti. Param karşılığı 800 baht yaklaşık 50 TL elime geçti ve macera başladı.

İlk hedeflerimden birisi bu ucuz ülkede toplu taşımanın dibine vurmaktı. Akıllı telefonumdan otelime toplu taşıma araçları ile nasıl gidilir baktım. Havaalanından metro ile otelime giden otobüslerin geçtiği en yakın noktaya ulaşmam gerekiyordu. Bir yandan da çok az limiti kalan kredi kartım ile otelin ücretini ödeyebilir miyim, ödeyemezsem bir Buda tapınağına gidip “Ben Tanrı misafiriyim!” diye sığınsam mi soruları ile meşguldü kafamın içi. 45 bahta metro biletimi aldım ve dönüş metrosunun parasını bir kenara ayırdım.

Havaalanını şehre bağlayan metro hattı çok moderndi. Fakat metrodan Bangkok sokaklarına indiğim ani hiç unutmayacağım sanırım. Çok nemli, kapalı ve pis kokan bir hava. Yerler çamurlu. Bangkok’a gitmeden önce izlediğim  Elysium (2013) filminde resmedildiği gibiydi şehir. Çok yüksekten gecen metro hattı, aşağıda kirli tozlu derme çatma bir şehir. Direkler arasından gecen kablo kalabalığı ile örülmüştü Bangkok sokakları. Hayatımda bu kadar kablo kalabalığı görmemiştim. Pratunam‘da otobüs durağı bulma cabam biraz gözlem yaptıktan sonra geçti. Türkiye’deki dolmuş düzensizliğine aşina bünye el etti otobüse. Otobüs durdu müsait bir yerde ve kadın muavin kocaman valizimi tek hamleyle otobüse aldı. 8 bahta bilet kesti. İlerleyen günlerde bindiğim bütün otobüslerdeki muavinlerin kadın ve bütün Budaların erkek olduğunu fark edecektim.

Metro hatti - Bangkok

Metro hattı- Bangkok

Silom bölgesindeki otelime varmam çok kolay oldu, Google Maps sağ olsun. Resepsiyonda giriş işlemimi yaparken yoldan geldiğim için ikram edilen serin içeceği reddettim basta, ya otelin ücretini ödeyemezsem kaygısıyla. Bu yüzden ödemeyi normalde çıkarken yapmak yerine en basta yapmayı istedim otel görevlisinden. Anlatması zor olsa da denedik ve nakit çekemediğim kartım otelin ücretini ödeyebildi. Ödemeyi yapabildiğim an nasıl rahatladığımı anlatamam. Buda tapınaklarında Tanrı misafiri olmama gerek kalmamıştı ve yanımda duran serin içeceği gönül rahatlığıyla içebilirdim. Artık başımı sokacak bir yerim vardı. Sırada yol yorgunluğumu atıp Bangkok sokaklarını keşfetmek vardı, zorunlu tasarruf modunda.

Bangkok yürümek için biraz büyük bir şehir. Çok korkunç trafik var ana caddelerde. Tuktuk denilen mobiletler çok yaygın, hızlı ve ucuz. Tek yapılması gereken tuktuk şoförüyle pazarlık yapıp anlaşmak. Normalde çok ucuzdu, ama o şartlarda benim için bir lükstü. Tuktuk gibi ucuz ulaşım aracını doya doya kullanamadım tabii. 8 bahta otobüs ile gitmek istediğim bölgelere ulaşıp yürüdüm ben de. Bir aksam feribotla Khao San Road bölgesinden 40 bahta (çok para (?)) otelime döndüm. Bu güzergâh aksam üstü Bangkok’u nehir yoluyla gezmek için yeteri kadar uzun ve güzeldi. Tapınakların nehre vuran yansımalarını hayal edebilirsiniz.

Kalacak yer ve ulaşımdan bahsetmişken yeme içme işini de otelin odama bıraktığı iki sise içme suyundan birini yanıma alarak ve gündüz ucuz vejetaryen sokak yemeklerini yiyerek hallettim. Aksam yemeklerini kredi kartı gecen restoranlarda bulaşık yıkamayayım diye önce ödeme, sonra yeme seklinde garsonları ikna ederek yedim.

Bangkok

Bangkok ziyaret ettiğim ilk Budist şehir olduğundan Buda tapınakları bana çok ilginç geldi. Tapınakların birçoğu ücretsiz, bazı özel tapınak girişlerinde 40 baht gibi ücret talep edildiği için giremedim. Kirli şehirle buda tapınaklarının temizliği arasındaki tezatlık dikkatimi çekti. Mis gibi kokan çiçekler, çeşit çeşit Budalar, temiz avlular, yalın ayak basılan rengârenk zeminler bir yana, ayağınıza sıçramasın diye dikkat ederek batiğiniz balçıklı yollar, mide bulandıracak kadar kötü kokan sokaklar, yol kenarlarındaki yüzlerce seyyar yemek arabalarından gelen mangal kokuları bir yana. Bu arada giriş ücreti 500 baht olan Grand Palace‘i sadece kapısından görebildim. Gitmek isterseniz kollarınızı ve bacaklarınızı kapatacak giysileri yanınızda götürmekte fayda var.

Buda tapinagindan yer kesiti - Bangkok

Buda tapinagindan yer kesiti – Bangkok

Gece güzel bir manzarada bir şeyler içmek ve Bangkok’un gece manzarasını seyretmek için The Hangover Part II (2011)‘in çekildiği Lebua Otel‘in terasına çıktım. Kendi otelime yürüme mesafesindeydi. Fotoğraf severlere not, koruma amaçlı konulan camlar yüzünden gece fotoğrafı çekimi için uygun bir yer değil.

Khao San Road bölgesi çok turistik ve kalabalıktı. Birçok hostel, cadde masajcıları, sokak yemekleri, seyyar satıcılar bu bölgede. Giysi satan bir tezgâhta kirazlı elbise görünce alamayacağımı bilsem de merak edip fiyatını sordum.  İndirim yapmasına rağmen elbiseyi satın almadığımı gören tezgâhtar pis pazarlık yaptım sandı, hâlbuki beş parasızdım.

Ayutthaya

Bir Game of Thrones hayranı olarak Tayland’ın eski başkenti Ayutthaya‘ya gitmeden dönmek olmazdı. Ağaçtaki budanın fotoğraflarını ilk gördüğümde Game of Thrones’daki Ormanın Eski Tanrıları’nı (Old gods of the forest) düşünmeden edemedim.

Ayutthaya - Thailand

Ayutthaya – Tayland

Ayutthaya’ya giden dolmuşlar Bangkok’un AŞTİ’sinden kalkıyormuş. Dil ve toplu ulaşım bilgilerine erişme zorlukları yüzünden otobüs terminalini biraz zor buldum. Yol sorduğum polis memuru elime o güzel desenli alfabeleri ile gitmem gereken yeri สถานีหมอชิต yazdı. Geç olsun güç olmasın, doğru gişeden Ayutthaya biletimi 60 bahta aldım ve bittabi dönüş saatlerini öğrendim. Dolmuş şoförü  beni Ayutthaya girişinde tuktukların yanında indirdi. GPS’imden gördüğüm kadarıyla 1-2 km daha mesafe vardı gitmek istediğim yere. Neyse derdimi anlatamadım ve bir bildiği vardır diyerek indim dolmuştan. İnince anladım ki dolmuşçunun beni o noktada indirmesi tamamen turist olduğum içinmiş. Tuktukçu amcalara verecek param olmadığından kalan mesafeyi o sıcakta yürümek zorunda kaldım.

Sonunda tapınakların olduğu bölgeye vardım. Tapınakların bir kısmı birbirine çok yakın, bir kısmı da adanın etrafına yayılmış halde. Aslında dolmuşların son durağında inebilseydim bisiklet kiralayarak çok rahat adayı gezebilirdim. Gerçi param yeter miydi bilmiyorum. Benim içimde kaldı, yolunuz Ayutthaya’ya düşerse mutlaka bisiklet kiralayın. Ada diyorum çünkü Ayutthaya etrafı akarsularla çevrili bir kara parçası. Ada tapınakları, ilginç buda heykelleri ve  yerleşim olmayan ören yerleri ile çok farklı bir atmosfere sahip, beni mitolojik bir zamana götürdü gezerken.

Ayutthaya - Tayland

Ayutthaya – Tayland

Parasız gezmek bir çeşit macera oldu bana. Havaalanına sorunsuz vardığımda rahatlamıştım ama Kuala Lumpur’da iş arkadaşlarımı gördüğüme bu kadar çok sevineceğim aklıma gelmemişti hiç.

(Vişne Kiraz, Eylül 2013)

Bu yazı 17 Temmuz 2014 tarihinde Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.

14 Yorum

Hani birini ya da bir şeyi görürsünüz ve ona aşina olduğunuzu fark edersiniz, ama nereden geliyor bu tanışıklık çıkaramazsınız hemen. Kafanızın içinde bakmadık yer bırakmazsınız, tozlu raflara gidersiniz. Sonra bir yerden çıkaracak gibi olursunuz ama hatırladığınızla gerçeklik arasında bariz bir bağ yoktur. Bu bağı kurana kadar kafanız rahat etmez bir turlu. En son ne zaman ve nasıl bu duyguya kapıldınız? Ben geçenlerde  Her (2013) filmini izlerken kapıldım bu duyguya. Aşina gelen şey ise ilginçtir Shanghai idi.

The Bund - Shanghai

The Bund – Shanghai

Her (2013)

Film henüz uzaya rahat gidip gelmediğimiz bir gelecekte geçmekte. Bence yakın bir gelecekte kıyafetlere, mimariye ve teknolojiye bakıldığında. Akıllı telefonlar çok akıllılar, sahipleriyle sürekli muhabbet halindeler. Siri‘ye laf anlatamadığımız sinir bozucu halden çıkmışlar çoktan. Sonra bir şirket yapay zekâ ile kendini geliştirebilen, sahibiyle etkileşim kurabilen bir işletim sistemi piyasaya sürer. Boşanma surecindeki esas oğlan Theodore aşkı, dünyayı keşfetmek için heyecanla yanıp tutuşan satın aldığı bu çok akıllı işletim sistemi Samantha‘da bulur ve olaylar gelişir. Spike Jonze‘un akıllı telefon bağımlılığına sahip günümüz insanini ask içinde konumlandırması, biten giden ilişkiler, yalnızlık üzerine çok güzel film Her. Spike Jonze’un anlatımına ve çekimlerine hayran kaldığım bu filmde Amerikan olmayan ve tanıdık bir şeyler vardı.

Film açık bir şekilde hangi şehirde geçtiğini söylemese de oyuncuların Amerikalı olması, Manhattan’ımsı gökdelenleri ve filmlerden tanıdığım Los Angeles kumsalları basta filmin tamamen Amerika’da çekildiği hissine kapılmama neden oldu. Kumsal Los Angeles olabilirdi ama gökdelenler Manhattan değildi.  Belki Chicago olabilirdi.  Kafam bununla meşgulken su sahneyi görünce filmin gökdelenli kısmının Shanghai’da çekilmiş olabileceği hissine kapıldım.

Her (2013) - Shanghai

Her (2013) – Shanghai

Fotoğraf: Her (2013)

Shanghai

Geçtiğimiz Eylül ayında is gezisi için Shanghai’ya gitmiştim ve şehre hayran olmuştum. Öncelikle on yargılıydım Çin’e karşı. Çin’in dış dünyaya kapalı olması ve bizim Cin’e Amerika gözüyle bakmamız etkendi bunda.  Bir konu hakkında başkalarından bir şeyler duysam da tercihim her zaman denileni kendimin de deneyimlemesi olduğundan Cin’e seyahat edeceğimizi duyduğumda çok sevinmiştim. “Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?” tartışmasında çok gezenin daha az ön yargılı olduğunu sonuna kadar savunabilirim. Shanghai altyapı olarak bugüne kadar gördüğüm en gelişmiş şehir oldu. İstanbul’un kaotikliği Shanghai’da yoktu.  Shanghai’da 1990’larda başlayan modernizm meyvelerini çok güzel vermişti. Yollar, metro sistemi, hızlı tren ve Shanghai Ticaret Merkezi bu meyvelerin gördüğüm en iyi örneklerindendi. Ama ben en çok yaya üst geçitlerinden etkilenmiştim.

Lu Jia Zui - Yaya üst gecidi / Shanghai

Lu Jia Zui – Yaya üst gecidi / Shanghai

Fotoğraf: harikrish.h

Bugüne kadar dört yol ağızlarında geçeceğim her yol için farklı bir üst geçit kullanmaya alışkındım. İlk kez çıktığım üst geçitten istediğim noktada inme imkânı inşa edilmişti ve bir kere üst geçitte bulunmak bunun için yeterliydi. Eski ev arkadaşımın deyimiyle “mühendis kafalı” olduğumdan bu tür fikirler çok hoşuma gider. Bu yüzden Shanghai’daki bu üst geçitleri unutmam imkânsızdı. Her filminde bahsettiğim kareyi gördüğümde oranın Shanghai olduğunu anlasam da filmde Cince bir tabela görememek tam olarak bu düşüncemden emin olmamama sebep oldu. Eve vardığımda ilk is IMDb’den filmin çekildiği yerleri kontrol ettim ve rahatladım. Evet, Shanghai’di orası. Gittiğim  bir yeri şehrin esas siluetine ait olmayan bir yeriyle tanımıştım. Shanghai’ya aşina olmuştum.

Bir şehre aşina olduğumu fark etmekten çok mutlu oldum. Dünyanın birçok noktasına aşina olmayı diliyorum!

(Vişne Kiraz, Eylül 2013)

2 Yorum
Barranco Duvarı'nı aştıktan sonra (4200 mt)

Barranco Duvarı’nı aştıktan sonra (4200 mt)

Çarşıdan bizim eve giden, ömrümün en uzun,
ömrümün en kısa, ömrümün en çocuk,
ömrümün en ihtiyar yolunu koşuyordum.

Yılmaz Erdoğan’ın Sevebilme İhtimali şiirinde gecen su dizelerin Kilimanjaro maceramı özetleyen en iyi ifade olduğunu düşündüm geçenlerde. Gerçekten de ömrümün en uzun, ömrümün en kısa yolunu yürüdüm. Durun anlatayım:

…Öncesi…

Tur ve rota seçimi:

Hayatımda küçükken piknik sonrası babamla yanı başımızda bulduğumuz tepeleri ve gecen sene Arjantin’de günübirlik çıktığımız Fitz Roy Dagi‘nı saymazsak ilk ciddi tırmanışım için Kilimanjaro’yu seçmiştik. Basta irtifanın önemini anlamadan internetten tırmanış için bir şirket bularak başladık her şeye. Is arkadaşımın ve paraşütten Nejat Abi’min önceden bu çıkışı yapmış olması deneyimlerinden aydınlanmamı sağladı. Öğrendiğim kadarıyla Kilimanjaro öyle elini kolunu sallayarak çıkılan bir dağ değil, mutlaka bir rehber ile çıkma zorunluluğu var. İlk ve ciddi irtifa deneyimi olması orta pahalılıkta bir şirket  ve orta zorlukta bir rotada karar kılmakta etkili oldu. İrtifaya alışmak için uzun ve dikliği yavaş yavaş artan Lemosho Rotasi‘ni kendimize uygun gördük. Bu rota 7 gün tırmanış 1 gün iniş olmak üzere 8 gün sürdü.

Malzemeler ve hazırlık:

Tarihleri seçip tur şirketine ödeme yaptıktan sonra şirketten malzemeler, egzersiz, dağ vb. hakkında detaylı broşürler aldık. Malzemelerden bir kısmına önceden sahiptim, bir kısmını iş arkadaşımdan ödünç aldım, bir kısmini da satınalmam gerekti. Bu tur doğa sporlarında malzemenin iyi olmasının aktiviteden alınacak zevki arttıracağını düşünürüm hep. Bu yüzden bütçemden biraz fazlasına iyi bir malzemeye sahip olmak bana hobime yatırım yapmak gibi gelir. Çünkü bu malzemeyi bir daha almanıza gerek kalmaz. İyi bir uyku tulumuna sahip değilseniz soğuktan uyuyamamanız bütün maceranızı mahveder ve keşke birazcık daha fazla para verip daha kaliteli bir uyku tulumu alsaydım pişmanlığıyla kalırsınız. Malzeme listesinden pek şaşmamak tırmanışa hazırlıkta önemli adımlardan biriydi.

Diğer hazırlıklardan biri de irtifa deneyimi ve uzun yürüyüşlerdi. Su seviyesinin altında bir ülkede yasarken irtifa egzersizi yapamadım. Onun yerine tırmanış sırasındaki sırt çantamın demosuyla günlük 6-7 saat suren yürüyüşlere çıktım. Malzemelerden yürüyüş sopalarını kullanma fırsatı oluşturdum kendime.

Hazırlanma surecinin en önemli aşaması tırmanış fikrine alışmak, mental olarak bu maceraya hazır olmak. Ben bunu zor bir dersin sınavına çalışmaya benzettim. Sınav öncesi elinden geleni yaparsan sınav günü heyecanlanmak faydadan öte zarar getirir. O yüzden berrak bir zihin gerek tırmanış öncesinde: Ben bunu yapabilirim! Eğer bir rahatsızlığınız yoksa irtifa ilacı vb. konusunda da kafanızı bulandırmayın. Ya almaya karar verin ya da almamaya. Bu tırmanıştaki her hangi bir şeyle ilgili olabilir. Kafanız ne kadar net olursa tırmanış günü kendinize güveniniz o kadar kuvvetli olur.

…Tırmanış…

Tırmanış öncesi Arusha şehrine vardık. Kilimanjaro Havaalanı, tırmanışa başlama noktasına en yakın uluslararası havalananlarından biri. Havaalanında tur şirketimizin rehberleri tarafından karşılandık. Hedefim Kilimanjaro Dağı selam çaktı iner inmez. Ertesi gün eteklerinde dolanmaya başlayacaktık. Otele giderken yol boyunca Jacaranda ağaçlarının kahverengi yeryüzüne renk katan eflatun ışıltısı eşlik etti. Otele vardık. Aksam ustu lobide rehberimiz Raymond, turun operasyon müdürü ve bizim gruptaki diğer arkadaş Daniel ile bir araya geldik. Raymond ertesi gün yapacaklarımızla ile ilgili bizi bilgilendirdi ve  malzemelerde eksiklerimiz var mi diye kontrol etti. Sabah saat 8.30’de maceranın esaslı kısmı bizi bekliyordu.

Bir kaç beyaz adam:

Sabah uyandığımda kendimi “beyaz adam” olarak hissedeceğimi bilmiyordum. Ekiple birlikte kayıt olacağımız ve kendimize “köleler” (porters – hamal) seçeceğimiz Londorossi Kapısı’na (2360 mt) gittik. Raymond kaydımızı yaptırdı ve milli park ücretlerimizi ödedi. Sonra bizim için 13 tane hamal seçti. Eğer rehberimizi, yardımcı rehberi (Dustin) ve aşçıyı (Simon) da sayarsak biz 3 kişi için 16 kişi dağda 8 gün geçirdi. İlk şaşırdığım anlardan birisi biz beyaz insanlara ayrılan yerde kurulan masada öğle yemeği yemekti. Masa örtüsü, sandalyeler ve bize hizmet eden bir garson Philbert! Bu ritüel bütün tırmanış boyunca devam etti. Bize ayrılan çadırda yemeklerimiz servis edildi, öğlen doğanın ortasında masalar kuruldu, portatif tuvaletimiz ve içme sularımız taşındı. Dedim ya her ne kadar esmer olsam da beyaz adamdım resmen!

Rota:

Eşyalarımız Londorossi Kapısı’ndan yukarı taşınmaya başlarken biz araçla Lemosho Sırtı‘na (2250 mt) gelip tırmanmaya buradan başladık. Sırasıyla Big Tree Camp (2895 mt), Shira Camp 1 (3505 mt), Moir Hut (4200 mt), Lava Tower (4600 mt), Barranco Camp (3976 mt), Karanga Camp (3995 mt), Barafu Camp (4600 mt), Stella Point (5739 mt), Uhuru Peak (5895 mt), Mweka Camp (3068 mt) ve Mweka Gate (1640 mt) noktalarından geçerek rotayı tamamladık. Yürüyüş değişen doğayı izlerken çok eğlenceliydi. Yavaş yavaş yağmur ormanından çıkmak, yeşilliğin yerini bozkıra sonra da Mars yüzeyi gibi kayalık ve tozlu topraklara bıraktığını görmek ve sonrasında bulutlardan da daha yukarıda olmak tarifi zor  bir güzellikti. Rotada ortalama 5-6 saat suren yürüyüşlerimiz oldu zirve gecesi hariç (Zirve gecesi bence bu rotanın en zor kısmıydı, onu birazdan anlatacağım.). İrtifaya alışmak için rehberlerimiz Swahili dilinde yavaş yavaş anlamına gelen “pole”  temposunda yürüttü bizi.  İrtifanın basıncını ilk hissettiğim yer Moir Hut’di. Biri kafanıza eliyle bastırır ya da uykunuz olmadığı halde göz kapaklarınız ağırlaşır. Öyle bir histi ilk basıncı hissettiğim an. Bünyemiz irtifaya iyice alışsın diye noktalar arasında daha yüksek yerlerden geçip daha alçak yerlerde uyuduk. Vücudun basıncı dengeleyebilmesi için oluşan su kaybına karşı yol boyunca bol bol su içtim. Su içmeyi ihmal etmemek ve bir şeyler yemek de hedefe olan inanç kadar önemliydi bu macerada. Tırmanış zorluk olarak Barranco Duvarı ve zirve gecesi dışında gayet kolaydı. Barranco Duvarı basit bir kaya tırmanışı tarzında ileri gitmeden yukarı 300 metre çıkılan bir duvar. Genel mottomuz “pole pole”ye uyunca çok da zor olmadı bu duvarı aşmak.

Zirve gecesi:

Tozlu, rüzgârlı yollardan pole pole geçerek ana kampa (base camp) Barafu Kampı’na vardık. Plan aksam yemeği yedikten sonra uyuyup 3-4 saat sonra uyanmak, cay eşliğinde bisküvi atıştırıp gece 12’de zirveye koyulmaktı. Sanırım hazırlanıp çadırdan çıktığım masalsı ani hiç unutmayacağım. Açık bir gökyüzünde seçilen yıldızlar, dağın eteğindeki şehirlerin ışıkları, lacivert gökyüzüne karşı duran içeride yanan mumun aydınlattığı sari yemek çadırı ve dolunay. Soğuk ve karanlıkta koyulduk yola. Tek görünen koca bir güruhun başlarında yanan lambaların oluşturduğu zirveye giden ince bir çizgi. Hatta o kadar tuhaftı ki zirve nerede diye bakmaya çalıştığımda görünen son noktanın yıldız mi yoksa birinin kafa lambası mi ayırt edilmiyordu. Yol sanki gökyüzüne çıkıyordu, gökyüzüne çıkıyorduk pole pole. Zaman değişik bir kavramdı, öyle geçmiyordu hızlı ve zirve bir turlu çıkmıyordu karşıma.

Zirve gecesi

Uyarılara rağmen, soğuğu küçümsediğimden (kalın mataradaki su donar mi hiç?) mataramı çorabın içine koyup çantamın içine atmadığımdan ilerleyen dakikalarda içme suyum dondu ve susuz kaldım. Arkadaşım sağ olsun bütün su molalarımda sabırla suyunu benimle paylaştı. Su isini hallettik de sonra benim başım dönmeye başladı karanlıkta sadece Raymond’ın ayaklarına bakarak yürümekten. Meğer bu irtifanın tansiyona yaptığı bir etkiymiş. Çok ufak bir kusma ihtiyacındaymış vücudum. Gün doğarken Stella Noktası’ndan hemen önce bu ufak mübadeleyi atlatınca rahatladım ve tavşan gibi zirveye rahatça vardım. Stella Noktasından sonra Uhuru Zirvesi biraz anlamsız olsa da o kadar gelmişken en yüksek noktaya insan gitmek istiyor. Stella ile Uhuru arası yarım saat suren düze çok yakın bir yol. Şuurunu kaybeden ya da çok rahatsız olan tırmanışçılar için Stella Noktası’nda da tebrik tabelaları mevcut.

Zorlu bir yolculuktan sonra zirveye vardığımda çok duygusaldım. Zoru başarmak, hayal ettiğimi elde etmek çok mutlu etti beni, mutluluktan gözlerim doldu. Sanırım hayatımda yaptığım zihinsel ve bedensel olarak en zor şeydi Uhuru Zirvesi’ne varmak.

İniş:

Zirvede kutlama fotoğrafları çekildikten sonra inişe geçtik. İniş güneşin altında tozluydu, uzundu anlamsızdı. Çadıra vardığımda Philbert bana Fanta ikram etti, bugüne kadar içtiğim en değen Fanta o olabilir. Çadırıma geçtim, uzandım ve düşündüm. Sanki bütün yaşadıklarım, zirve, her şey bir rüyaydı. Böyle bakınca bütün tırmanış serüveni ne kadar uzun sürse de başardıktan sonra her şey çok kısa gelmişti. O yüzden dedim ya ömrümün en uzun, ömrümün en kısa yolunu yürümüştüm.

Lemosho Rotasi

Lemosho Rotasi

(Vişne Kiraz, Ekim 2013)

Bu yazı 15 Temmuz 2014 tarihinde Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.

13 Yorum

I have never been in a city which I could not follow my route on the map. After arriving to Monaco-Monte Carlo station via train from Nice, I dropped by tourist information inside the station. The lady there just gave me the map and recommended me to visit only Monaco – Old Town and the Casino area. I got the map and went out the station. I knew where I wanted to go but I could not find out which way to follow. I was on the bridge and was looking at the roads. One moment, I felt as if I had been in one of Escher‘s works called Relativity while I was going down and up by using public lifts and stairs.

Escher - RelativityView from Monte Carlo Train Station

Anyway… After I got lost for a while and met with people who got lost too (which is natural), I decided to follow the road that cars used. I arrived to the port where there were many expensive yachts. I decided to go to Old Town first. I shopped from the fruit market which was at the beginning of the road to the Old Town. I bought delicious cherries. Each cherries were bigger than the height of 1 euro.

Monaco-Ville (the Old Town) is located on the top of a hill. The Palais Princier, Saint Nicholas CathedralOceanographic Museum and old town are located here. There is a panoramic view of the port from the top. The view of the city is very strange, there are many many houses on the narrow and steep piedmont of Mont Agel. It looks like to Istanbul in this sense, there are a lot of ups and downs. The only and most important difference between these cities is the level of income for sure. While I was walking through the hills, I thought if a person can drive in Monaco, he/she can drive car any where in the world.

The city/country makes you feel that they loved Grace Kelly so much. In almost every corner, there are signs  which show the memory of Princess Kelly in that particular place. I like the Grace Kelly portrait at the port the most.

After the nice tour around the old city, I wanted to cool myself because of the noon time and very hot nice summer weather. I went down from the Old City to the port side. When I turned right (not to the port side), I saw diving platforms since there are not many shores formed along the coast in Monaco. I walked for a while I  found a nice small beach with very tiny stones. There were a couple and a family with a Golden Retriever dog. It was really a good timing for swimming. I put my things away and jumped into the cool sea. I guess it is one of the best seasides I have ever had a chance to swim (the other is Praia Preta – Black Beach in Ilha Grande/ Brazil). I could see many fish very close to coast during my swim with my goggles. The nice thing was that there is also a shower in this small cute beach.

It was very funny that I watched Madagascar characters were swimming in Monaco shores (since Monaco is their first place where they arrive in Europe in the animation) shortly after my vacation. There are very nice Monaco scenes from Casino to steep streets and hilly view behind the city in Madagascar 3. I did not know this before I watched it. This was a nice surprise for a Monaco and Madagascar lover!

Madagascar 3

The next step was to see the famous Casino and Cafe de Paris. I took the photos of a wedding again after Ljubljana on my way. I like the architecture of the Casino very much. Cafe de Paris is a great place with its menu and atmosphere. I guess you should drink something at least when you are in Monaco. I chilled out for a while in Cafe de Paris and took a bus to the station. I wanted to take photos of the Monaco – Monte Carlo station with its fascinating lighting. As always, I lay down on the ground to take the photo (number 5 in the photoset). Four old nice British guys wondered what I was trying to do. After they saw the results, they were amazed with the photo I had just taken. I joined them on the train to Nice. The train was very crowded on the way back. I thought we would have been packed in sardines but the journey was easy with chatting with old funny British guys. I mentioned about the quiz shows (Pointless and Eggheads) that I like to watch on BBC (because I did not get Turkish cables and I only have Dutch channels and BBC on my TV). They were also watching the Eggheads. We even talked about the contestants in the show.

With a great pleasure of my visit to Monaco, I turned back to the hotel and left it for a nice evening in Nice :)

Tips:

  • Duration: One day is enough for sightseeing and swimming in Monaco.
  • Transportation: I arrived to Monaco from Nice Train Station. It takes 15 minutes by train. The return ticket is around 12€. If you are based in Nice, it is very close and cheap to go to Monaco and Cannes from Nice. (The return plane ticket costed 100€ from Amsterdam to Nice. The airport bus is 5€ to Nice center. You can use that ticket for whole day transportation with buses and trams in Nice.)
  • Accommodation: I stayed at Ibis Hotel in Nice next to the station. The location is very convenient if you would like to visit places around Nice. This hotel is good for last minute bookings because it offers fixed prices. Moreover, if you book it for 3 nights, it gives you 30% discount which is very good. I shared the hotel with my friend and we stayed cheaper than staying in a hostel. Three nights’ fee from Friday to Monday was 100€ per person. Nice is very expensive in high season.
  • Eat & Drink: Just chill out in Old Town and Cafe de Paris.

(Visne Kiraz June 2012)

2 Yorum

After unusual cold weather during April in Amsterdam, I decided to go to somewhere warm at least. I always wanted to see Canary Islands. Its name was always interesting to me. Following choosing my destination, I found a good deal from Ryanair and arranged a very budget friendly apartment hotel. This time, I was a solo traveler as in most of my trips.

When I was a child, I thought the name of the island was derived from the bird ‘canary’. However, the name is derived from Latin name ‘Insula Canaria’ because there were many dogs in the islands according to one opinion.  The common point of the opinions is the name is somehow related to dog, not the canary bird. You can check more about the etymology on Wikipedia.

Coat of Canary Islands

The weather was around 30ºC during my stay. The best part is that the shades and inside of the buildings  were very cool. I had to use blankets while I was sleeping and I saw many people wearing thin jumpers during evening. I did not feel a sweltering weather.

There are many beaches on the islands. You can enjoy to explore each of them. I guess my favourites are Amadores which has a white-sand-beach and Maspalomas which has sandy dunes like deserts. Since the Canary Islands have volcanic origin, they are very rocky and have very steep cliffs. You may think that the bus will fly over the sea on the road in these steep cliffs. (I guess they ask bus driver candidates whether they can drive over the cliffs without flying  during their recruitment processes.) Therefore, it is not possible to have much sand on the beaches. As I heard from my friend, the sands were imported from Morocco. Whatever the origin of these dunes, they are very original and I enjoyed to take photographs on the dunes.

I spent one day in Las Palmas which is the capital of the islands and it was very important for colonizers in the history. I visited the Casa Colón Museum (free to visit) where Christopher Columbus stayed before discovering the America.

When I was in Las Palmas, I wanted to eat something very special. I opened my foursquare application from my iPhone. I was very close to Guirlache Heladeria Pasteleria at Triana 68. When I checked the tips left by foursquare users, the mostly checked tip was to eat La Tarta de Trufa. I just did what most of the people did and ordered this. It was very delicious. It must be eaten in 30 minutes, otherwise the cake goes off and becomes plain.

La Tarta de Trufa

Besides beaches, there are many alternatives to do in Canary Islands such as golf, paragliding, trekking, and day trips to other islands. When I booked my ticket, I wanted to take my glider with me but I did not find courage to do it alone. May be next time.

Tips:

  • Duration: I stayed 6 days. It depends on your plans. If you want to go to many different places in one week would be relaxing and enough. I guess the minimum duration of stay should be 4 days.
  • Transportation: I arrived to Gran Canaria Las Palmas airport via Ryanair. The public transportation is very well developed in Gran Canaria. You can travel within the islands with Global buses.
  • Accomodation: I stayed in Playa Del Sol. It was very central in Playa del Inglés. The bus stops are in front of the hotel and there are many supermarkets around it. You can also cook your own food since the hotel arranged kitchen equipment and they are cleaned by the staff almost everyday. The hotel has also swimming pool which you can enjoy.
  • Eat: Tapas, La Tarta de Trufa
  • Drink:  Sangria

(Visne Kiraz May 2012)

2 Yorum

What a nice name to be given to a city!

As one of the source says:

“The name probably derives from the Slavic word ‘ljubit’, which means ‘to love’ but, ‘ljubljana’ means The Beloved.”

After Zagreb, we took one and half hour car drive to arrive in Ljubljana. Ljubljana is a city from a fairy tale with its castle at the top, the houses and narrow streets from middle ages. It is very quiet and peaceful.  The castle is at the top of the island  which is  in the middle of Ljubljanica River. The bridges are the beautiful ornaments of the city. There are several bridges over Ljubljanica River. The most important ones are: Triple Bridge, Shoemaker’s/Cobbler’s Bridge and Dragon Bridge.

Ljubljana in the 18th century

The dragon has long been a symbol of Ljubljana. The origin of this city’s symbol can be traced to the myth of Jason and the Argonauts, who supposedly encountered the Ljubljana dragon on their way to the Adriatic Sea by way of the Danube and Ljubljanica Rivers. Ljubljana Dragon, who benevolently protects the city of Ljubljana and is pictured in the city’s coat of arms.

Coat of Arms - Ljubljana

Coat of Arms – Ljubljana

While I was waiting for my friends, I witnessed a wedding in front of the Town Hall. The guests were waiting for the bride and the groom. One of the guests gave me one palm of rice to throw over the couple to bless their marriage with happiness and richness in love, children, money etc.

wedding in front of the Town Hall

I met with my friends on the Triple Bridge. We climbed up to the castle together. It was an easy walk and you see the panoramic view of the city as you rise. The castle is open until 9 p.m. There are many restaurants inside the castle garden. We visited the clock tower and the church of the castle. We took the lift while leaving the castle.

You should chill out along Ljubljanica River and drink something before you leave the city. The next morning we were on the way back to home via Trieste.

Tips:

  • Duration: One day is enough for sightseeing in Ljubljana.
  • Transportation: I arrived to Ljubljana from Zagerb via rental car. It takes 1 and half hour by car. Do not forget to buy Vignette since you will use Slovenia’a highway.
  • Accomodation: I stayed in Vila Veselova. It is one of the nicest hostels I have ever stayed, clean and cosy. It takes 5 mins to main square on foot. You can walk to everywhere in Ljubljana.
  • Eat: Walnut potica
  • Drink:  Laško
  • Watch: The panoramic view of Ljubljana from the castle

(Visne Kiraz April 2012)

Yorum bırakın

After my trip to Köln, I took the train to Vallendar to meet with my friends in Schönstatt. When I got off the train in Vallendar, only two people got off the train. Vallendar is a small station, so I asked the guys if they had been going to Schönstatt for Easter. They were from Mexico and came to visit Schönstatt. We took the bus 7 together. It lasted just 3 minutes from Vallendar train station to Schönstatt.

Schönstatt is a small town where a Catholic Movement including Christian personality development, orientation after ideals, and community started in 1914. Then, it has spread all over the world. They told me that if I visited a city  where there are followers of Schönstatt Movement, I could see the exact same chapel where it had started. It was a good destination for me to watch an Easter Ceremony for the first time in my life.

We stayed in Pilgrims’ House which was simple and clean for a religious visit. When I was waiting for my friends, Sister Marguerite, who is from Puerto Rico and went to college in U.S., showed me the around and told me the story of the town. I really like to listen to different things, stories. I also asked her ”Do you also believe that Jesus will come to the world before the doomsday?”, “What are the eggs for?”, “If the Jesus died on that Friday, why do you call it ‘Good’ Friday?”. She was little bit worried about me, since I am Muslim and my friends had not yet arrived.

While I was waiting Georgios (my Greek friend) in my room, Sister Marguerite knocked my door. She introduced me Pia. Pia is a girl from Chile and met with Georgios in Thailand trip. She would be in Germany for one year volunteer program to take care of disabled people. She heard that Sister Marguerite concerns about a lonely Muslim girl who was waiting her friends in Schönstatt. Pia asked her if I had been waiting for a Greek friend. When she got the reply yes, she said she knew me. Actually, Georgios told Pia about me and we all were going to meet in this town. Pia accompanied me and we waited together with our friends.

Finally, Georgios and Giannis arrived to the place we stayed in the evening. After the dinner, we had to climb up to the church on the hill where the Easter Ceremony  would be held. It was around 2 km to walk. I attempted to hitch-hike to the top. It was obvious that we were going to the ceremony. Although Pia said here was Germany, nobody would stop,  the first car stopped and took us to her car. I said I had tried it in France, it also had worked there. Of course, I tried it again when we were going back to the place we stayed and it worked again :)

Egg hunt

When I was watching the ceremony, I realized that how much the basics looked like to each other with Islamic ceremonies. They both sing, say amen/amin, shake hands towards the end of the ceremony. There were many sisters from all around the world. I also watched the morning ceremony for children next morning. We participated in egg hunt.

In the afternoon, we left Schönstatt for Luxembourg…

Tips

  • Duration: One day is enough for joining the ceremonies at night and in the morning
  • Transportation: I arrived to Vallendar from Köln via train. It costs 17 euro. Then, take the bus 7 which is 1.65 euro .
  • Accommodation: I stayed in Pilgrims’ House. It was clean and simple for a short visit. The fare includes breakfast, lunch and the dinner. It costs 30 euro.
  • Watch: Easter Ceremony (both evening and morning ceremonies)

(Visne Kiraz April 2012)

2 Yorum
%d blogcu bunu beğendi: