Vişne Kiraz

Düşlerimin peşi sıra kendimi yollara vurdum

visnekiraz tarafından yazılan yazılar

Bu dünya o kadar çok güzelliklerle dolu ki o güzellikleri keşfetmek ve not etmek bile keyif verici bir serüven. instagram’da etkilendiğim yerleri hemen haritama kaydediyorum olur da bir gün gidersem kaçırmayayım diye. Seneler seneler önce sanırım 2008’de daha instagram yokken The Fall (2006) filmini izlerken bir sürü ilham verici yer görmüştüm. Sürrealist karelerden filmin konusunu bile hatırlamıyorum. Şimdi bu yazıyı yazarken baktım da o sürrealist karelerden biri Namibia’da çekilmiş. Namibia’ya gitmeden önce bunu fark etmemiştim. Bilinçaltım bir şekilde instagram’dan önce de kaşif ruhum için çalışıyormuş.

The Fall (2006)

Hazırlık ve Rota

Önceki yazılarımda bahsetmişimdir: Afrika çok güzel ama rehbersiz ve solo olarak seyahat etmesi zor bir coğrafya. Dil, ulaşım, güvenlik, fakirlik gibi bir çok etken var. Bu yüzden Namibia’ya tek başına gideceksem bir tur ayarlamam gerektiğini biliyordum. Bu sefer karşıma tourradar.com sayfası çıktı. Booking.com’un turistik turlar için olanı gibi düşün. Gün sayısı, gün başına fiyat, başlangıç noktası vs. gibi kullanışlı filtreleme seçenekleri var. Namibia’nın başketi Windhoek’ta başlayıp Güney Afrika’nın başkenti Cape Town’da biten gün başı 65 Euro maliyeti olan bir tur buldum. Aynı rotayı güneyden kuzeye de yapmak mümkün. Bu gibi turlar tırdan devşirme (overland truck) üstü otobüs alt kısmı 2 haftalık bütün kamp malzemesini taşıyabilen bir araçla yapılmakta. 20 kişilik araçta sadece 7 yolcuyduk ve bize Güney Afrikalı rehberimiz ve şoförümüz eşlik etti. Maliyeti, başlangıç ve bitiş noktasının farklı olması ve boş yere kocaman ülkede Windhoek’a dönmemek başlıca seçim kriterlerim oldu. Ayrıca deneyimli ekiple yolların çok gelişmemiş olduğu ve kilometre kareye 3 insanın yaşadığı bir yerde benzin istasyonu, market, kalacak yer, yemek aramamak büyük lükstü. Rehberimiz sabah kahvaltımızı, öğle ve akşam yemeklerimizi yeme tercihlerimize göre hazırladı. Bizim de hazırlık ve bitiş aşamalarında yardımımız beklendi. Araçta buzdolabı, USB şarj yerleri ve prizlerin olması konforu arttırdı. Bu arada turun ilk 2 gününün Etosha Millî Parkı‘nda safariyle başlaması hem şahane oldu hem de çok pahalı olan safariyi bu fiyatla yapmak aşırı ucuza geldi.  Safari maalesef pahalı bir aktivite. Eski e-postalarıma baktım da Kilimanjaro sonrası katıldığımız safarinin günlük maliyeti kişi başı yaklaşık 300 Amerikan Doları imiş. 0.50 Euro’sunun hesabını yapan eski erkek arkadaşım bu yazıyı okursa yüreğine inebilir.

Aşı ve malzeme hazırlığım için Madagaskar gezi notlarıma buradan bakabilirsin.

Etosha Millî Parkı

Safari yapmak çok keyifli ve güzel geçmesi biraz da şans işi. Hayvanların günlük rutinlerindeki hallerine şahit olmayı çok seviyorum. Normalde safari çok maliyetli olduğu için Namibia’da özellikle safari turu aramadım ama gezi programında olduğu için çok beklentim olmadan ilk durağımız olan Etosha’ya vardık. Daha önce Tanzanya’da katıldığım safariden farklı olan kamp alanlarından gözlemlenebilen yapay “waterhole” denen su birikintileriydi. Araç üzerinde olmadan hazır kamp alanında dinlenirken ya da gece su birikintilerini gören banklarda gelen giden hayvanları izlemek muazzamdı. Gergedanların gerilimi, dizlerini bükerek su içen zürafalar eşliğinde gün batımı, su içen springbok avlayan çakal ve ölüm çığlığı unutamayacağım anlara eklendi. Safaride aslan, leopar, fil, gergedan ve buffalodan oluşan Big Five denen bir grup var. Bu hayvanlar bir insanın yerde tek başına avlaması imkansız hayvanlar. Big Five safaride olmazsa olmazlardan. Bu tür arabayla gezmeye de “game drive” denmekte. Etosha kurak bir bölge olduğu için buffalo görmedik. Fili de çok uzaktan görebildik. Aynı zaman diliminde instagram’da betonlaşmış bir fil karesi karşıma çıktı, fili yakından görebilseydik belki ben de aynı manzaraya şahit olabilecektim. Safaride fotoğraf çekmekten çok anı yaşamak daha mühim. Annesiyle birlikte su içmeye giden yavru aslanın neşesi ve annesiyle oyunları fotoğrafa sığamayacak kadar muazzam. Etosha’da safarinin yanında bir de tuz gölü olan Etosha Pan‘ı ziyaret ettik.

Etosha’da Gün Batarken

Brandberg

Etosha’dan Brandberg’e giderken Himba kabilesinin yaşadığı köye uğradık. Gruptaki arkadaşlara biraz tiyatro sahnesi gibi gelse de bence ilginçti. Giyimleri, üzerlerindeki killer, evler, görenekler dinlemeye değerdi. Brandberg Namibia’nın en yüksek noktası. Buradaki kampımızın sabahına fillerle uyandık. Kahvaltıya gelen fil ailesini bulunduğumuz yerde gözlemlemek çok eğlenceliydi. Fil ailesinde iki tane ergen fil olduğu için görevliler mesafemize dikkat etmemizi söyledi. Brandberg’de 2000 senelik çizimleri görmek için The White Lady‘e yürüyüş yaptık. The White Lady’ye ile kamp arasında yolun geçtiği alanda belli aralıklarla yer alan düzgün daireler var. Bunlara “fairy circle” denmekte. Araçta olduğumuz ve yol sarstığından fotoğrafını çekemedim ama ilginç olan bu dairelerin içinde otların olmaması. Rehberimizin dediğine göre oluşumu hakkında kesin bir bilgi yok. Brandberg’deki kampta ilk başarılı Samanyolu fotoğrafı çekimimi gerçekleştirdim. Güney yarım kürede olduğum için Samanyolu ufuk çizgisine paralel.

The Fairy Circles

Sossusvlei

Deadvlei ve akasya ağaçları ile dans

Benim en merak ettiğim yer işte burasıydı. Rüya gibi bir yer. Akan nehrin yolunu kumulların kapatmasıyla ölü vadiler Deadvlei‘ler oluşmuş. Bütün bu kumullarla çevrili alana da çıkmaz Sossusvlei denmekte. Fotoğraflarda gördüğün akasya ağaçları 900 yıllık ve belli bir süre sonra taşlaşacakmış. Gün doğarken kumul tepelerinin bir tarafının siyah bir tarafının açık renk kalması nefis bir manzara çıkardı. Dune 45 denen büyük kumul tepesinin üzerine çıkmak öyle kolay değil.  Kum sürekli kaymakta ve düz bir yüzey yok. Karda yürümek zordur olan şarkı sözleri kumda yürümek zor diye çevrilebilir.

Dune 45

The Fish River Canyon

Namibia’dan etkilendiğim en önemli şey barındırdığı yer yüzü şekilleri ve bunların çeşitliliği. Bütün rota boyunca hiç sıkılmadım ve hemen hemen her geçtiğimiz yerden etkilendim. Dünyanın en büyük 2. kanyonu The Fish River Canyon Namibia’da. En büyüğü adı üstünde The Grand Canyon :) Kanyonun büyüklüğü ve kuraklığı ürpertici, zaten yaz başlangıcı olduğundan gündüz kanyonun tabanına inmek yasak. Bu manzarada piknik yaparak gün batımını izledik. Çöl iklimini şiddetli hissetiğim bir duraktı. Gündüz çok sıcak ve gece soğuk olduğu için güneş battıktan sonra çok güçlü rüzgar çıktı. Çadırı sabitlemesem gece biraz zor geçebilirdi.

Aklımda kalan diğer detaylar

  • Namibia eskiden Alman sömürgesiymiş. Bu nedenle Almanca, Alman mutfağı ve mimarisinin etkilerini Swakopmund, Windhoek gibi büyük şehirlerde görmek mümkün. Güney Afrika’dan bağımsızlığını ise 1990’da elde etmiş. Afrikaans Hollandaca’dan daha çok Flemenkçe’ye yakın olsa da çat pat anladım bir çok şeyi. İngilizlerin Güney Afrika hakimiyeti sırasında bir çok İngiliz kökenli aile de var Namibia’da. Maalesef ana sermaye yurt dışından geldiği için dükkan sahipleri çoğunlukla beyaz ve çalışanlar siyahi.
  • Swakopmund civarında kumda kayma (sandboarding) aktivitesi mutlaka denenmeli, kum her deliğinize girecek :)
  • Namibia, hayvan ve yer yüzü şekli açısından çok çeşitli. Kurak ülke deyip geçmemeli.
  • Game meat mutlaka tadılmalı. Ben oryx ve springbok yedim, yumuşak güzel pişmişti. Aslanlar ağzının tadını biliyor :)
  • Çölün 5 hali yani her halini görmek için harika bir ülke. Sossusvlei’ye varmadan önceki akşam kaldığımız kampta ufak bir çöl hayatı turuna katıldık. Çölde hangi su kaynakları ile hayatta kalan canlılardan yağmurun çöl hayatına olumsuz etkilerine kadar bir çok farklı şey öğrendim.
  • Namibia ve Güney Afrika’nın para birimleri aynı değerde. Güney Afrika sınırına yaklaştıkça para üstünü Güney Afrika parası olarak almak değer kaybını önlemek için mühim.
  • 4×4 kiralayıp üstünde de kamp yaparak Namibia’yı gezmek mümküm ama dediğim gibi yol bulma, benzin alma, aracın tamir ihtiyacı gibi şeylere hazırlıklı olmak gerek.
  • Türk pasaportuna vize gerekli, bu yüzden Belçika’ya gidip gelmiş olmak bile ayrı bir maceraydı. Bir kere kafaya koydum çok şükür de sonunu getirdim.
  • İnternet kapsama alanı çok iyi olmasa da 2 Euro’ya sim kart aldım ve bütün gezim boyunca çok hesaplı oldu. Millî parklarda para ile wifi’ya bağlanmak mümkün ama fiyat performans açısından kötü bağlantı. Telefonumla en azından ana yollarda araçta seyir halindeyken internete çok rahat bağlandım. 1 haftalık 1 Gb data paketi yaklaşık 2 Euro.

Diğer fotoğraflar, videolar ve hikayeler için instagram’dan #visneinnamibia etiketine bakabilirsin. Bu arada ilginç bir şey oldu. instagram Himba kabilesinden bir kızın fotoğrafını paylaştığım için fotoğrafımı kaldırdı. Biliyorsunuz instagram kadın göğsü ucuna takık. Neyse, instagram bu fotoğrafımı kaldırırken gitmiş fotoğraflarımın etiketini de engellemiş. Etiketlediğim ülkeleri arayıp bulamaz oldum. Şikayet için kimseye ulaşamamak sıkıntılıydı. Bir sürü çabadan sonra bazı etiketlerim geri gelmiş ama  #visneincuba gibi “Top” sekmesinde fotoğraflarım görünmüyor, “Recent” sekmesinde görünüyor. Bilgine…

Vişne Kiraz
Ekim 2018
(Amsterdam, Şubat 2019)

2 Yorum

Bir çizgi film, bir seyahat için ilham olur mu? Olur. Dreamworks yapımı Madagascar serisi bence Madagakaskar’ın gelmiş geçmiş belki de tek en iyi tanıtım aracı. Üniversite yıllarında izlemeye başladığım Madagascar animasyonlarını çok sevmiştim. Mizahı ve karakterleri bence efsane. Ayrıca Madagaskar ile ilgli o kadar güzel ve özel detaylar var ki Madagaskar gezimden döndükten sonra çizgi filmleri tekrar izledim ve seriyi daha çok sevdim. Mesela, King Julien belki de bir animasyonda yer alan tek lemur kral. Bu kadar etkilendiğim ve beğendiğim şeyler bende arzu uyandırıyor. New York’da Grand Central Terminal‘indeyken ya da Monako’da sahildeyken aklıma Madagascar çizgi filmi gelmişti. Hatta Monako yazımda da bahsetmiştim. Geçen mayıs ayında çok şükür adanın kendisine gitmek nasip oldu.

The Baobab Avenue

Hazırlık

Madagaskar çok büyük bir ada, dünyanın en büyük 4. adası, ve ulaşım zor. Kamboçya‘da tek başıma toplu taşıma araçları ile gezebilmişken Fransızca bilmiyorsan Madagaskar’da neredeyse imkansız. Fransızca bilsen bile zor. Türkiye’deki dolmuşlara benzeyen ama arkadan binilen ve orta kapıdan inilen taxi-be ile şehirler arası yolculuk yapmak mümkün. Muavin kapının arkasında ayakta ve aynen bizdeki gibi seyir halindeyken de kapı açılabiliyor. Yollar genelde iyi durumda ama tek bir tane yol var. 200km’yi sadece 4 saatte gidebildik, mora mora. Çünkü herkes yolun kenarında kâh yürüyor kâh at arabasının atsız halini çekiyor kâh bisiklet sürüyor. Köy merkezlerinden geçerken haliyle araç da yavaşlıyor.

Taxi-be

Toplu taşımadaki sıkıntıdan ötürü bir rehberle gezmek zorunda olduğum kanısına vardım. Rehber olmasa bile muhakkak özel bir 4×4 araca ve şoföre ihtiyaç var. Karşılaştığım çoğu turist de benim gibi 4×4 ile geziyordu Madagaskar’ı. Ben internetten bir kaç turdan kalacağım gün sayısına ve yapmak istediklerime göre fiyat aldım ve bir rehberle anlaştım. 17 günlük rotamı aşağıya harita şeklinde bırakıyorum. Yalnız çok aşırı iyi bir fiyata anlaşmışım, rehberim yolculuğumda baya pişman oldu ama yapacak bir şey yok. O yüzden pazarlık yapmalı muhakkak. Kalacağım duraklar, oteller, sabah kahvaltısı, benzin, şoför, milli park girişleri ve lokal rehberler ücrete dahildi. Ücretin yarısını Western Union ile gönderdim ve böylelikle ilk kez Western Union ile para göndermiş oldum. Kendimi para aklıyor gibi hissetmiş olabilirim biraz. Meğer Bangkok’daki sefaletimi (bkz. Bangkok’ta beş parasız) boşuna çekmişim, parasız kalınca Western Union Hızır gibi yetişebilirmiş.

Gitmeden eksik aşım var mı yok mu diye KLM Travel Clinic‘e uğradım. Ülkelere göre çok kapsamlı sayfaları var, en azından referans alınacak faydalı bir site. Madakgaskar için şuradan buyur Sevgili Okur. Hatta az önce T.C. Sağlık Bakanlığı’nın Seyahat Sağlığı sitesini buldum. Böyle bir sitemizin olması sevindirici, nedense beklemiyordum. Kilimanjaro’ya gitmeden yaptırdığım sarı humma aşım hâlâ geçerliydi. Hepatit A ve tetanoz aşılarımı seve seve oldum. Sıtma (malaria) için hap almadım. Kilimanjaro’da biraz kullanıp bırakmıştık. Bol bol sinek kovucu aldım yanıma. Bu sefer pis DEET maddesi yerine doğal olan CarePlus‘ın şu ürününü tercih ettim ve çok mutlu kaldım. DEET gibi dokunduğun şeyleri ve ojelerini mahvetmiyor, daha da önemlisi hem koruyor hem doğal. Madagaskar’da bulunduğum dönem kuru ve serin olduğundan sıtma riski azdı. Eğer yağışlı ve sıcak dönemde gideceksen sıtma hapı almakta fayda var.

Hastalıklardan uzak durmak için ayrıca gezim boyunca içme ve diş fırçalama suyuma dikkat ettim, çiğ sebze ve meyve yemedim. Bir de ne olur olmaz diye su arıtma aparatı aldım yine CarePlus‘tan (Note: Hey CarePlus, you can be my travel sponsor by the way! :)). Kullanmama gerek kalmadı çünkü kapalı şişede su satın almak mümkün.

Böyle kapsamlı hazırlık bilgi seansından sonra Madagaskar gezimin çarpıcı ayrıntılarına geçebilirim. Çok detay var o yüzden en etkilendiklerimi detaylandırdım. Eğer güzergâhtaki noktalarla ilgili sorun olursa bana aşağıda yorum kısmından yazabilirsin.

Çok özel! Lemurlar

Düşünsene Sevgili Okur, bir çok türü (endemik) sadece Madagaskar’da görebiliyorsun, dünyanın başka yerinde yok. Bunların en başında tabiiki lemurlar geliyor. Madagaskar’da maymun hiç yok. Lemurlar da başka yerde yok. Güzergâhımdaki ana lemur yaşama alanlarını aşağıdaki haritamda maymun ikonu ile işaretledim pek manidar oldu. Bu yerler: Ranomafana National Park, Anja Community Reserve, Isalo National Park, Zombitse-Vohibasia National Park, Andasibe-Mantadia National Park ve Vakona Reserve. Gece veya gündüz aktif bir çok farklı türde lemur var, her parkta neredeyse farklı cins lemurlarla karşılaştım. Andasibe’deki garip ve yüksek sesle bağıran sifakadan Anja’daki ring-tailed King Julien’e kadar gördüğüm bir çok lemur için referansım hep Madagascar animasyonu oldu. Zombitse’de gördüğüm normalde gece aktif olan aye-aye meğerse King Julien’in danışmanı Maurice imiş. Lemurlarla doğada yürürken kendi hallerinde karşılaşmak çok keyifli.

Vakona Reserve’de ise bir zamanlar doğadan alınıp evcilleştirilmeye çalışılmış sonra bu kurum  aracılığıyla doğaya geri döndürülmeye çalışılan lemurlar mevcut. Bazı iç güdülerini kaybeden bu lemurlar tamamen doğaya bırakılamıyor. Kedi gibi suyu sevmeyen lemurlar minik bir adada tutulmakta. İnsana maalesef alıştıkları için lemur adasındayken her turiste olduğu gibi benim de üzerime sıçradılar. Öyle şekerler ki mest oldum mest. Oradaki rehber muz verdiği içindi aslında bütün bu samimiyet. El gibi ayakları soğuktu. Tüyleri yumuşacık. Hele o bir sağa bir sola zıplaya zıplaya ilerlemeleri acayip neşeli. Lemurların kuyrukları sadece denge içinmiş, maymunların kuyrukları gibi  tutunmak için güçlü değiller.

Çok özel! The Baobab Avenue

The Baobab Avenue

Hayallerim gerçekleşti diye duygulandım ağladım The Baobab Avenue’ye vardığımda. Müthiş bir his. Baobab ağaçları heybetli ve büyüleyici. Kökleri 50-100 metre kadar öteye uzanabiliyormuş. Dişi ve erkek ağaçlar farklı. Gittiğim zamandaki dişi ağaçların yaprakları dalların üzerindeydi ama erkek olanlarınki dökülmüştü. Yolu doya doya yürüdüm. Sırf baobab ağaçları için bile gidilir Madagaskar’a. Baobab ağaçları devlet tarafından korunmakta ve gövdesi çok kullanışlı değil. Madagaskar’ın batı kıyılarında yaygın çünkü kuru orman habitatında yaşıyor. Madagascar çizgi filmlerinde baobab ağaçları atlanmamış.

Çok Özel! Tsingy de Bemaraha National Park

Ulaşımı en zor nokta burasıydı gezimde çünkü asfalt yol yok. 4×4 olmadan varmak imkansız. Taxi-be bile yok bu güzergâhta. 4×4 ile off-road deneyimim hiç olmamıştı. Değişik ve keyifli bir deneyim. Tabii yol olmayan yerde hiçbir şey yok. Madagaskar’ın gördüğüm en fakir bölgesi burası oldu. Çocuklar temiz içme suyu istiyor. Çok tuhaf bir his. Sadece elimdekini vermek ne kadar kalıcı olur ya da bir an temiz su içmek onların hayatını nasıl etkiler bilemedim. Aslında kısa vadeli çözüm yerine bir NGO’ya destek vermeyi düşünüyorum ciddi ciddi. İnanılmaz yüksek teknoloji (!) ürünü bir feribotla 2 nehir geçtik. Yol boyunca iki üç tane su içinden geçtiğimiz zorlu su birikintileri de oldu. Bunlardan birinde oralı insanlar suyun içine taş, tahta vs. kullanarak yardımcı oldu ama bahşiş de istediler. Onlar da böyle gelir kapısı açmışlar kendilerine.

Feribot

Tsingy de Bemaraha National Park‘ı kuvvetli yer altı sularının erezyonu sonucu oluşmuş çok sivri kayalıklarla kaplı. Yalın ayakla yürünmez anlamına gelen tsingy bu milli parkın adı ve UNESCO koruması altında. Park girişi için bilet ve zorunlu rehber Bemaraha’dan alınıyor. Akabinde önce nehir kıyısında bir ağacın kovuğundan oyulma sal ile nehir geziliyor, sonra Bemaraha’ya gelip 1 saat araba yolcuğundan sonra esas parka varılıyor. Bunca mesafeden sonra merak ettim kim bu doğa harikasını nasıl bulmuş. Çok izbe bir yer. Bu vesileyle hayatımda ilk kez primary forest içinde yürüyüş yapmış oldum. Kamboçya ya da Kosta Rika gibi egzotik yerlerde bile hep secondary forest görme fırsatım olmuştu. Hep merak etmiştim hiç primary forest görebilecek miyim diye. Onun için neredeyse 5 güne yaklaşan bir yolculuk (gidiş-dönüş) gerekliymiş. Harness (tırmanış kuşamı) ile tsingy gezisi başlıyor. Çok dik, dar ve sivri yerler var ve geçerken kendini halata bağlayıp ilerlemek gerekmekte. Keyifli bir parkur. Hem yükseldik hem alçaldık. Yeri geldi kayaların altından süründük yeri geldi ağaçta uyuyan lemurları izledik. Asma köprü ve panaroma noktasının manzarası muhteşemdi. Öğle yemeği için mola verdiğimizde orman faresi görmesem de olurdu.

Tsingy de Bemaraha National Park

Isalo National Park

Gördüğüm milli parklar içinde Tsingy’den sonra en etkilendiğim Isalo oldu. Gran Canyon ya da Monument Valley’i henüz görmesem de Isalo National Park vadisi biraz o manzarayı anımsattı. Kurak ve sessiz durmasına rağmen çok farklı türde bitki ve böcek gördüm. Elephant foot plant, Napoleon’s hat flower, rainbow milkweed locust, stick insect aklımda kalanlar. Stick insect’leri bulundukları bitkinin dalından ayırt etmek neredeyse imkansız. Ha bir de Kraliçe’nin düşmanlarını öldürmek için kullandığı zehirli bir ot vardı. En sevdiğim yerel rehber Nirina bu ottan bahsettikten sonra başkentteki Queen’s Palace’ı da muhakkak görmemi önerdi. Tsingy’de olduğu gibi eskiden yerel insanlar ölülerini tepedeki kayaların içine bırakırlamış. Yerel meyve rumları ile süren cenaze merasimleri ilginç hikayelerden. Kamp yerinden ilerleyince dere kıyısından minik şelaleye ulaştık. Dere kıyısı bir anda tropik bir ortam oluşturdu. Kumlu palmiyeli. Sandviçlerimizi burada yedik.  Bu parkta ring-tailed lemurların yanında 1 tanecik kalmış white-sifaka gördük. Rivayete göre bu parkta çıkan yangın bu lemurun ailesi ölmüş ve tek kalmış. Farklı lemur cinsleri birbirleri ile aile kurmadıklarından bu zavallı çok yalnızdı. Yüzünde öyle bir hüzün vardı şam şeytanı ring-tailed lemurların aksine. Bilmem belki hikayeden etkilendim.

Antananarivo

1000 tane köy demekmiş bu uzun isimli başkent. Ama kısaca Tana derler. Son günümde Tax ve Dadah kardeşler beni Queen’s Palace‘a götürüp kısa bir şehir turu attırdılar. Kırsalın aksine başkent Tana pek tekin değil. Tek başına gezmemek gerek. Polis bile Tax’e fotoğraf makinamı çantamın içine koyma konusunda uyardı. Başbakan karşıtı gösterilerin olduğu yerden geçerken biraz daha dikkat ettik. Eski başbakanı halk çok seviyormuş ve şimdiki başbakan Aralık 2018’deki seçimden önce sistemi değiştirmeye çalışıyormuş. Bir de yolsuzluğu açığa çıkaran belgeseller açığa çıkmış. Zombitse tarafına giderken geçtiğimiz İlakaka bölgesinde cevher arama lisansı hep büyük paralar karşılığı Hindistan, Pakistan gibi yabancı şirketlere veriliyormuş. Şimdi bu insanlar kendi ülkelerinin zenginliğinden faydalanamayıp bir de köle gibi yabancılar daha çok kazansın diye az maaşlara zorlu şartlarda çalışıyorlar. Tanzanya’da gözlemlediğim aynı köle mantığı burada da sürmekte maalesef. Ben bile kısa sürede düzgün gitmeyen şeylere kızmışken halkın isyan etmesi çok normal. En azından kendi zenginlikleri kendilerini kalkındırmalı. Queen’s Palace’ın hemen yanında Musée Andafivaratra da kısa bir Madagaskar tarihi için görmeye değer. Bu tepedeki manzara oldukça güzel. Biz buradan aşağı doğru yürüdük. Eski bir yerleşim yeri ve keyifli başkent insanları arasında yürümek. Biz varlıklı bir ailenin kilisedeki düğününe denk geldik mesela. Öğle yemeği için istasyonun yanındaki restoranı tercih ettik. Genelde turistler takılıyor, iç tasarımı ve menüsü güzel.

Bu arada Tax şoförümün Dadah’ın kardeşi. Benim kendi rehberimle gezimin son zamanına doğru çıkan sıkıntıdan ötürü hem beni korudular hem de bu başkentteki yürüyüşte benzin masrafı dışında bir şey talep etmediler. Tax gayet iyi İngilizce, Fransızca ve az biraz İtalyanca konuşuyor. Madagaskar rotaları konusunda da oldukça bilgili ve deneyimli. O yüzden Madagaskar’a giderseniz gönül rahatlığı ile Tax’i önerebilirim. Dadah keşke İngilizce bilse kesinlikle onu söylerdim (Tax, sorry but Dadah is still my number 1 ❤, ha ha!).

Panaroma – The Queen’s Palace

Rotam

Sonuç olarak

Madagaskar gezimde bir kez daha gördüm ki mutlu olmak için çok bir şeye ihtiyaç yok. Hem o kadar fakir hem o kadar mutlu başka bir millet görmedim. Dert olmayacak o kadar fazla şeyimiz var ki. Şükürsüzüz Sevgili Okur! Temiz içme suyu ve elektriğin olmaması bile Malagasy‘leri mutsuz edemiyor (Madagaskar halkına Malagasy denmekte. Ne kadar doğru bilmiyorum ama duyduğuma göre Almanlar kelimeyi yanlış telaffuz ettiği için böyle Madagaskar kökünden başka bir isim kullanılmakta). Öyle kahvehane köşelerinde aylak oturan Malagasy de yok. Herkes çoluk çocuk sabah gün doğumundan gün batımına kadar çalışıyor. Büyükşehir insanı spor salonlarında sixpack yapacağım diye kasarken Madagaskar sixpack’li insanlarla dolu. Fakir olmalarına rağmen açlık sınırı olmadığından ve çalıştıklarından güçlü bir vücuda sahip oluyorlar doğal yöntemlerle (çalışarak). Bir başka çıkarım ise oldukça sabırlı olmak. Yokluk içinde ellerinden geleni yaparak birbirine destek olan Malagasy’lerin aynı Tanzanyalılar’ın pole pole‘si gibi mora mora‘sı var. Yavaş yavaş ya da rahat ol demek. Şoförüm Dadah çok hatırlattı bana bunu. Yolda kaç kez tekerlek patladı, araba bozuldu, başka aksilikler oldu. Kızsan da kızmasan da sonuç değişmiyor. İnsanların çabası bir çok şeye olan tutumu değiştiriyor. Hayatın zorluklarına karşı mora mora bir yaşam şekli, Malagasy’ler birbirlerine karşı çok anlayışlı ve yardımsever. Yeşil ışık yanınca saniyelerle geciken araca korna çalmıyorlar mesela. Aklımda kendine özgü doğası, birbirinden şirin lemurları, baobab ağaçları, güzel insanları ile yer etti Madagaskar.

Bir sonraki hayalim Namibia! Yeni iş değiştirdiğim için izinlerimi yeni yöneticimle konuşmam gerek. Bana şans dileyin :)

Mora mora hayallerimize 🥂

Diğer fotoğraflar, videolar ve hikayeler için instagram’dan #visneinmadagascar etiketine bakabilirsin.

Vişne Kiraz
Mayıs 2018
(Amsterdam, Haziran 2018)

Not: 17 gün gezince anlatacak ne çok şey birikmiş.

4 Yorum

Sevgili Okur,

Myanmar vizesi başvurumu ve sonrası başıma gelenleri bu sefer yazılı değil sana sesli anlattım. Bak bakalım nasıl olmuş?

Vişne Kiraz
Amsterdam, Şubat 2018

Yorum bırakın

Güneydoğu Asya seyahatimde en sevdiğim söz “Same same but different!” olmuştu. Aynı aynı ama farklı diye çevirsem de sahte ürünleri satarken kullanıyorlar. Mesela Rolex saat alacaksın “Bu orijinal mi?” diye sorunca “Same same but different!” cevabını alırsın Sevgili Okur (Bu arada urbandictionary’nin bilmeden benimle aynı örneği vermesine ne demeli? :) ). O gün bugündür ne zaman biraz bir benzerlik olsa eğlenerek bu tabiri kullanırım. Şimdi bu tabiri Fas ve Türkiye için SSBD kısaltmasıyla kullanıp sana Fas gezimden bahsedeceğim. Fas benim ilk kez gezdiğim Arap ülkesi olma ünvanına sahip.

Tannery, Fes

Fez

Bu geziye çok güzel ama bir o kadar da zor bir noktadan başladık: Fez! Gezimizin sonunda iyi ki Fez dışında başka yerlerde gezmişiz diye düşündüm. İlk zorluk araba kullanma deneyimi oldu. Havaalanından otele gelebilmek başlı başına bir maceraydı. Bir kere kavşak kavramı çok karışık. Kavşak büyüklüğü değişken ve GPS (maps.me) büyük de küçük de olsa her şeye kavşak diyor. Kavşaklara araçların girmesinde hiç kural yok. En içteki aracın aniden kavşaktan çıkması ya da beyaz uzun bir tırın sağa bakmadan kavşaktan geçmesi Fez civarı olağan. Bunları aşıp otele yaklaşınca bu sefer de park yeri sıkıntısı yaşadık. Medina (old town) kısmı araba trafiğine kapalı. O yüzden maps.me de görünen en yakın park yerine vardık. Park yeri derken pazar yerinde kalabalık ve kaotik bir alan. Boş yer de bulamayınca çareyi kalacağımız riad ‘ın görevlisinden yardım almada bulduk. (Fas’ta içinde havuzlu avlusu olan evlere riad denmekte. Bunların bir çoğu Fransızlar tarafından satın alınmış otel olarak işletilmekte.) Zeynep Kaptan park yerinde bulabildiğimiz bir yerde araçta kaldı ve ben ilk kez medina‘nın içine daldım. Medina yabancıların oldtown tabirine denk gelse de labirent olması yönüyle ayrılıyor. Medinanın içine ilk girip riada yürüdüğüm an film sahnesi gibiydi. Daracık bir yolda haritadan ve tabelalardan riadı ararken bir yandan da ilk kez gördüğüm kalabalık yaya ve hayvan trafiği inanılmazdı. Riadı bulup görevliyle medinadan çıkıp aracımızı sağ salim bırakabildik. Riada giderken gördüğüm ufak bir fırından sıcacık pide aldım. İlk kez harcama yapacağım için bozuğum yoktu ve o fakir fırındaki amca Türk olduğumu öğrenince ücretsiz verdi pideyi. Bu duyguyu o kadar unuttum ki bu kuzey Hollanda ülkesinde. O sıcak pide gibi içimden sıcak bir şeyler aktı. Hiçbir şeyi olmadan paylaşan hatır gönüllü insanlara karşı varlık içinde kuruşu kuruşuna hesap yapan soğuk izole insanlar.

İlk şekerli naneli sıcak çayımızı (şekersiz ve soğuk olması hatta buz bulmak imkansız) içip soluklandıktan sonra medinanın bir ucundan diğer ucuna yürüdük. Bu güzergah boyunca “Ben satıcı değilim, size yardım edeyim. Nerelisiniz?” sorularıyla muhattap olmadan yürüyemeyeceğimizi öğrendik. Diğer öğrendiğimiz şey de camiilere müslüman olmayanların giremeyeceği olması. Dünyanın en eski üniversitesi ve camii olan University of Al Quaraouiyine‘a girerken görevli “Durun, giremezsiniz!” dedi. Hayırdır deyince müslüman olmadığımız için olduğunu dile getirdi. Bugüne kadar hiçbir mabede o dinden olunmadığı için girilemeyeceğini ne duydum ne gördüm. Elbette o dinin gerekli değerlerine ve giyinme şekline saygı duyulması gerekmekte. Düşünsenize Sultan Ahmet Camii’ne onlarca turist girip çıkıyor, böyle bir soru sorulmaz bile. İşte ilk SSBD! Bizde kimsenin inancının dış görünüşüyle ilgili olmadığı (maalesef herkes uygulayamasa da) söylenir, hatta kimin cennete gideceğini Allah’tan başkasının bilemeyeceği anlatılır. O yüzden camiiye girmenin görmenin o kişiye ne hissettireceğinden alıkoymaz kimse.

Fes kapılar

Akşam yemeğini The Ruined Garden‘da yedik. Bahçesi ve yemekleri gayet güzeldi de akşam çok geç olmamasına rağmen riada korkarak döndük. Medinanın içinde hava kararmaya başladığı için bir yandan dükkanlar kapanmaya başlamış, bir yandan da GPS’e baktığım için turist olduğumuzu gören delikanlılar ya da başka niyetli erkekler biz sormadan bize yardım etmekte çok ısrar etti. O karanlık sokaklarda iki kadın birilerini takip etmek zorunda kaldık istemesek de. Belki de gerçekten iyi niyetlilerdi ama gün içinde o kadar çok satıcıdan ısrar gördükten sonra bir anda içimiz rahat etmedi bu durumdan. Hatta bir noktada yolun devamının kapalı olduğunu söyleyip etrafımızı çevirdiler. Korktum tek olmadığım halde. Arkadaşıma bas gaza kimseyi dinlemeden hızlıca bildiğimiz gibi yürüyelim dedim. Hakkaten de yol kapalı değildi. Böyle bir şey yaşacağımı bilsem restorandan yanımızda bize eşlik edecek birini isterdim. Daha sonra Amsterdam’da karşılaştığım Faslı taksici “Ben oralı olduğum halde Fez’den çekiniyorum.” deyince anladım yaşadığımızın çok normal olmadığını. Hatta Fez’den ayrıldıktan sonra Fez’de çok az Faslı kadın gördüğümüzü fark ettim. Belki de medinanın çoğunlukla turist ve satıcılarla dolu olmasındandır.

İlk günün kaosunu ertesi gün gün doğumunu izlemek için erken uyanıp hem serin hem sessiz sokaklarda gezerek engellemiş olduk. Bence en güzel Fez anları da bu sabahın erken saatlerinde yaşandı. Ezan sesinin eşlik ettiği toz pembe manzaralı Fez’i doya doya seyrettikten sonra boş Fez sokaklarına çıktık. Fotoğraf meraklısı olduğum için ilk soluğu Tannery denilen deri boyama yerinde aldım. Para kazanmanın zor olduğunu en iyi ifade eden yerlerden biri burası olmalı. O derileri renklendirmek için çıkan koku inanılmaz. Yazın ortasındaki halini düşünemiyorum bile. Bize taze nane koklattılar kusmayalım diye. İşe yarıyor. Ne kadar zorlu olsa da manzaralar da o kadar enfes. Bıraksalar bütün gün orada çalışanları izleyebilirdim. Bir sonraki durağı hiç düşünmemiştim. Labirentin içinde gezerken Zaouia Sidi Ahmed Tijani türbe va camiisinin girişinde bulduk kendimizi. Caminin imamı bizlere Faslılar’ın namaz kılarken giydikleri renkli cübbelerden verdi türbeyi gezerken giymemiz için. İmam çeşmenin önünde Zeynep ile benim fotoğrafımızı çekmeyi teklif etti ve çıkarken de içerideki yaşlı amcadan hayır dua almamız için rica etti. Güzel sabah gezintisinden sonra kahvaltımızı yapıp Volubilis’e doğru yola çıktık.

Volubilis, Moulay Idris ve Meknes

Fes ile Volubilis arasındaki yola sarı ve yeşilin tonları hakim. Zeytinlikler ve ufaklı tefekli göllerle dolu bir manzarada yolculuk yaptık. Volubilis, Roma döneminden kalma antik bir şehir. Öğlen çok sıcak olduğundan Volubilis’e yakın olmasına rağmen önce Meknes’teki otelimize gidip dinlenip Moulay İdris‘i ikindi vakti gezmeyi tercih ettik. Molulay İdris küçük ama çok şirin bir kasaba. Akşam güneşini beklerken meydandaki kafede bir şeyler içip gelen geçenleri izlemek çok keyifli. Meknes’e dönerken yine zeytinlikler bizi bizden aldı.

Moulay İdris’te gün batımı

Marakeş

Sabahları gün doğumunda kalktık bu gezi boyunca. Böylelikle hem öğle sıcağından hem de trafikten kaçtık. Hiç pişman değiliz :) Marakeş, Fes’e göre oldukça büyük ve gelişmiş bir şehir. Biz ilk öğleden sonramızı şehrin içinde geçirdik. Souq bizdeki Eminönü gibi bir yer. Bu yüzden beni Avrupalı turistler kadar etkilemedi. Bu da bir başka SSBD. Fas, Fransız sömürgesinde kaldığı için Franıszca yaygın olarak konuşulmakta. Bu nedenle Fransız turistler Türkiye’ye gelmek yerine Fas’a gitmeyi tercih ediyorlar. Bence Türkiye’deki kalite ve temizlik Fas’ta yok ama Türkiye’yi terchi etmiyorlar. SSBD yarışında ya Yunanistan’a ya da Fas’a kaybediyoruz. Marekeş’te Ben Youssef Madrasa‘si mozaikler açısından güzel olsa da Endülüs’teki kadar iyi korunmamışlar. Ayrıca şehrin merkezindeki Koutoubia Mosque‘nin kulesi Seville’de Giralda inşa edilmeden önce Marakeş’te inşa edilmiş. Aynı kuleyi ayrı iki ülkede hem camii hem de kilise kulesi olarak görmek ilginç oldu. Endülüs gezi notlarımı hatırlamak istersen böyle alayım seni. Marakeş manzarasının tadını çıkarmak için House of Photography‘nin üstündeki kafeyi tercih ettik.

Marakeş’teki ikinci günün sabahında High Atlas dağlarına doğru yol aldık. Aslında amacımız Game of Thrones’da Khaleesi’nin şehri Yunkai’yi görebilmek için Ouarzazate‘ye varmaktı. Ouarzazate bir çok filmde mekan olarak kullanılmış bir bedevi köyü, ayrıca Sahara’ya açılan kapı olarakta geçmekte. High Atlas dağlarına vardığımızda yer yüzüne hakim renkler kırmızı, yeşil ve gün doğumunun pembemsi maviliğiydi. Yollar dağ yolu ve virajlı olduğundan yolculuk hesapladığımızdan uzun süreceği için rotayı Ourika Vadisi‘ne çevirdik, güzel de oldu. Ouarzazate ve Sahara’yı başka bir Fas ziyaretine bıraktım. SSBD‘ların sonuncusu ise Türkiye’de iki kadın olarak arabayla doğuda böyle bir gezi yapamayacağımız oldu. Halbuki Türkiye coğrafyasının çeşitliliğinin tadını korkmadan çıkarabilmek isterdim.

Khaleesi Ouarzazate’de

Ourika Vadisi‘nde köylü çocukların yardımıyla bulduğumuz safran tarlasını ziyaret edip son zamanlarda meşhur olan argan yağının nasıl çıkarıldığını öğrendik. Arganın yetiştiği çalı çok dikenli olduğu için keçilere meyveyisini  yedirip dışkısından argan toplanıyormuş. Ourika Nehri’nin ileri kısımlarında bizim gibi su kenarında mangal yapılan yerde öğle yemeği molası verdik. Uzun zamandır nehir kenarında bir şeyler yememiştim.

Son gecemizi Agafay Çölü‘nde lüks çadılarda geçirdik. Agafay Çölü, Sahara’ya gidecek kadar vakti olmayanlar için ideal. (Biz Scarabeo Camp‘te kaldık ama yaşadığımız ufak tefek servis problemleri yüzünden tavsiye etmem.) Akşamki yemek çadırı, dekorlar, sabah gün doğumundan sonraki deve turu kendimi Lawrence of Arabia filminde hissettirdi.

Türkiye ile kıyaslayarak biraz iç geçirdiğim ama yine de renk cümbüşünden ve çeşitliliğinden etkilendiğim bir gezi oldu Fas. Daha görmek istediğim bir çok yer var Fas’ta. Bakalım bir sonraki gezim ne zaman olur bu renkli ülkeye.

Diğer fotoğraflar için instagram’dan #visneinmorocco etiketine bakabilirsin.

Vişne Kiraz
Nisan 2017
(Amsterdam, Ocak 2018)

4 Yorum

The Dark Hedges

Dublin seyahatim biraz farklı başladı. Sanki biraz da bir yönümü anlatan bir hikaye oldu Sevgili Okur.

(Sakın nasıl diye sorma!) Bir şekilde İrlanda’nın Schengen bölgesinde olduğuna inanmışım. O kadar emindim ki önüme çıkan sinyallerin hiçbirinden kıllanmadım bile. Havaalanındayken gittim doğruca Schengen uçaklarının olduğu kapıya. Biniş kartımdaki barkodu okuttuğumda yanlış yerde olduğum uyarısını aldım. “Schiphol’de inşaat var, ondan zağar.” dedim ve üst katta Schengen bölgesi dışına uçan uçakların kalktığı kapıya gittim. Bu yüzden de pasaportumun damgalanmasını yadırgamadım. Uçağımın olduğu kapı İngiltere’ye giden uçakların olduğu yerdeydi (çok ilginç). Hostes pasaportuma bakarken bir yandan beni business class’a aldıkları için yeni biniş kartı basmaya çalışıyor bir yandan pasaportumda hararetle İrlanda vizesi arıyordu. İnancım o kadar güçlü ki kadına gayet normal bir tonda çalışma iznim olduğu için Schengen bölgesinde vizeye ihtiyacım olmadığını ve neden pasaportumda vize aradığını sordum. Bu soğukkanlılık ve inançla hostes ikna olmuş olacak ki geçmeme izin verdi. Aslında bu da ikinci sinyaldi. Business class’da mutlu mutlu yolculuk ettikten sonra Dublin’e vardık. Pasaport kontrolünü görünce “Acaba mı?” diye internetten dur bakayım demeden sıra bana geldi. Paşa paşa görevli memureye pasaportumu verirken “İrlanda Schengen bölgesinde değil mi?” diye sordum rahatça. Korku ya da heyecan hiç yoktu. Bu da aymam için üçüncü sinyaldi. Çekirge üçüncü kez zıplayabilecek miydi acaba? Meraklıydım. Hiç bu duruma gelmemiştim ve vizesiz bir ülkenin sınırında ne yaparlardı hiç fikrim yoktu. Amerika’da ya da Almanya’da aynı duruma düşsem yusuf yusuf olurdum her halde. İrlandalı görevli polis memuresi bana bir dahaki sefere İrlanda’ya girişte vize almam şartıyla pasaportuma bir uyarı mühürü basarak İrlanda’ya giriş izni verdi. Biletimin ve pasaportumun fotokopisini çekmek için de çok kibarca izin istedi. Misafirpervelik buydu işte! Altı üstü bir kaç gün kalacak bir turisttim. Ne gerek vardı işleri zorlaştırmaya? Daha sonra konuştuğum göçmen bir taksici de İrlandalıların yardımsever ve arkadaş canlısı olduklarını kendi dile getirdi. Halbuki burnu havadaki İngilizler’e bu kadar yakın ama karakter olarak zıt bir millet. Hoşuma gitti. Bu yüzden İngiltere Nişantaşı ise İrlanda benim için Karaköy oldu :) Daha sonra Game of Thrones çekimlerinin yapıldığı Dark Hedges’i görmek için Kuzey İrlanda’ya da hali hazırda vizesiz İrlanda’da olduğumdan kaçak girmiş oldum. Bu da ayrı keyifliydi, yüzümdeki gülümseme bitmediğinden yanaklarımın acıdı o derece. Bu değişik girişten sonra Dublin gezim havanın da güzel olmasıyla epey keyifli geçti. Evlerin kapıları, Trinity College’ın kütüphanesi (Jedi Library), pub kültürü, çiçeklenmiş kiraz ağaçları, doğası aklımda kalanlardan. Kötü de olmadı :)

Güçlü bir inanışla ve bir an bile bir yanlışlık olma ihtimalini düşünmeden vize falan demeden girebildim İrlanda’ya. Peki bir şeye bu kadar güçlü inanmak ne kadar doğru? Neden önüme çıkan sinyallere ihtimal bile vermedim? Bu kadar güçlü bir inanç beni yanlış yerlere sürükler mi(ydi)? Bu soruları hala düşünüyorum. Belki babamın baskısından kurtulup tek başıma geldiğim bu noktada kişiliğimin ve bu inancımın payı büyük. Baskın bir kültürde yalnız yaşamak ve çalışmak sanırım böyle durmazsam olmazdı. Ama bazen de çok mu zorluyorum? Bir yerde vazgeçmeli miyim? Sen ne dersin Sevgili Okur?

Bonus: Dublin gezimden sonra The New York Times’da “Gerçekler neden fikrimizi değiştirmez?” başlıklı makaleye denk geldim iyi mi?

Diğer fotoğraflar için instagram’dan #visneindublin ve #visneineireland etiketlerine bakabilirsin.

Vişne Kiraz
Nisan 2017
(Amsterdam, Mayıs 2017)

7 Yorum

Bill Murray ile kesinlikle aynı fikirdeyim.

Hayaller aynı olsa da rotalar ayrı olabiliyor. Bunu da bence ciddi bir şeylere başlamadan önce en iyi gözlemleme imkanı birlikte yaşamak falan değil kesinlikle birlikte konfor sınırının dışına çıkaracak seyahatlere gitmekte. Çünkü yolculuk ev gibi durağan değil, sürekli değişkenler değişiyor ve birlikte hem öncelikleri belirlemek, hem çözüm üretmek ve hem de benzer şeylerden keyif almak mühim. Mesela akünün boşalması, yolda benzinin bitmesi, bir sonraki nokta için erken kalkmakta anlaşmak, ceza yemek, yemek yenecek yer tercihleri gibi durumlara yaklaşımın nasıl? Bir şey kötü gittiğinde dünyanın bambaşka bir yerinde karşıdakini mi suçlarsın yoksa kötü durumdan birlikte çıkmak için çözüm mü üretirsin? Bütçe farklılıkları da mühim. Birinin kazancı daha azsa onu peşinden mi sürüklersin yoksa destek olmak ya da makul bir seçenek mi sunarsın? Ortak yolluğu tek başına mı yersin yoksa yarısını yiyip diğer yarısını diğeri yer diye saklar mısın? Yolda diğeri rahatsızlanırsa sen ne yaparsın? Sen rahatsızlansan diğerinin ne yapmasını istersin?

Ayrıca illa her şeyi birlikte yapmak da gerekmiyor. Yerine göre kısa süreli farklılaşan rotalar o süre zarfında iki kişiyi de mutlu ediyorsa zaten kısa bir müddet sonra yollar birleşecekse neden olmasın?

Bütün bunlar güzel bir şekilde bir araya gelebiliyorsa o kişi hayat yolculuğuna da çıkılacak kişidir.

Vişne Kiraz
Amsterdam, Mayıs 2017

Yorum bırakın

Svalbard Mart 2013

Çok gezmemle ilgili çok ilginç bir yorum aldım geçenlerde. Beni pek de tanımayan birinden. Gezdiğim bir kaç ülkenin adı geçince sohbet esnasında şaşırıp çok gezmemi mutsuz olduğuma bağlamış. Ben de bu konuyla ilgili görüşlerimi seninle de paylaşmak istiyorum Sevgili Okur!

Çok okuyan mı bilir çok gezen mi?

Mevzu çok okuyan mı çok gezen mi tartışması değil. Geziye başlamadan araştırma yapmak olmazsa olmaz adımlardan. Öncelikle gezmek/seyahat etmek ufku açan, insana farklı hayatları dünyanın neresinde olursun olsun deneyimleme imkanı veren bir etkinlik. Şimdi zaman teknoloji çağı, oturduğumuz yerden de ülkemizin ya da dünyanın bir çok yeri hakkında bilgiye erişebilmek mümkün. Fakat bunu gidip yerinde deneyimlemek çok farklı. Çünkü ne kadar objektif olursa olsun başkasının gözünden değil kendi gözünden görmek bambaşka bir şey. Bunu özellikle Çin’e gittiğim zaman hissetmiştim. Çince bilmediğim için Çin hakkında okuduğum ve izlediğim kaynaklar hep çeviri. Şanghay sokaklarında gezerken Çin’i çok farklı bildiğimi fark ettim. Oradaki insanlarla konuştukça, pazarı gezdikçe kendi Çin görüşümü oluşturduğuma mutlu oldum. Yeri geldiğinde kendi deneyimimden birinci ağızdan bahsedebilmek güzel bir his.

I Scream, Oslo, Mart 2013

Tebdilimekânda ferahlık vardır!* Atasözü

Özellikle kışın Amsterdam’da soğuktan ve karanlıktan çok bunalıyorum. Akdeniz insanıyım, güneşle uyanmaya soğuk da olsa kış güneşini sıklıkla görmeye alışkın büyümüşüm. 30 yaşımdan sonra buranın kışına kolayca alışmam çok zor. Depresif falan olmuyorum ama karanlıkta işe gitmekten eve karanlıkta dönmekten yorulduğum için güzel bir seyahat molası iyi geliyor, şarj oluyorum. İlla çok uzağa gitmem de gerekmiyor. Bir kayak tatili ya da İstanbul’da bir haftasonu bir değişiklik oluyor ve iyi geliyor. Ayrıca kuzeydeki iklimin insanlar üzerinde çok daha güçlü mod bozuklarına yol açtığı hakkında bir sürü araştırma ve tespit var. Bunların en başında gelen Seasonal Affective Disorder‘ın tedavisi için seyahat etmek önerilmekte. Örnek makaleye buradan erişebilirsin.

Evliya Çelebi ve Barış Manço

Bizim Evliya Çelebimiz, Barış Mançomuz var. Bugüne kadar “Ya şu Evliya Çelebi de dünyayı gezmiş, kesin mutsuzluktan!” diyeni duymadım. Aksine bir çoğumuz kendisine hayranızdır. Çocukluğum Barış Manço’nun seyahatlerini izlemekle geçti. Her hafta nereye gidecek diye sabırsızlıkla beklerdim. Sırf “Barış Manço ile 7’den 77’ye” programında izlediğim ekvator çizgisi deneyi yüzünden Ekvador’da Mitad Del Mundo’daki biraz uyduruk olan Intinan Müzesi‘ne gidip o deneyleri izlemek ve aynı ruhu yakalamak istedim. Çok da eğlendim.

Neden olmasın?

İmkanım varken neden gezmeyeyim ki? İzin günlerinin bir sonraki seneye devredilemediği ve en az 25 gün izin hakkı olan bir ülkede yaşıyorum. Holiday Allowance adı altında Hollanda kanunlarına göre çalışana verilen tatil ödeneği diye bir kalem var. Bekarım, gezmeyi ve yeni yerler keşfetmeyi seviyorum. Evde oturup kalayım da turşumu mu kur? Gönül ister ki eşimle çocuklarımla gezeyim. Kısmet hayırlıysa  o da olur bir gün elbet. Olmazsa da canım sağolsun. Tek taşımı kendim almayacağım ama kendi hayallerimi gerçekleştirme özgürlüğüm ve gücüm var çok şükür. Bundan daha güzel bir nimet var mı? Bu arada benim dedelerimden biri trenle bu yaşında hala seyahat eder, diğer dedem de Hollanda gibi bisiklet yolu olmayan Adana’da hala bisikletle ulaşımını sağlar. Biraz da genlerimde var demek ki.

Ne zaman adam oluruz?

Başkalarının yaptıklarını kötüye yormadığımız zaman. Hala algılayamıyorum. Ben biri bir şey yaptığında o kişiyi tanısam bile mutsuzluğa hiç bağlamadım. Neden birisi iyi ya da sevdiği bir şey yaptığında çamur atıyorlar? İlla arkasında kötü bir neden mi yatmalı? Nedir bu? “Neden bu kadar geziyor? Kesin bir sıkıntı var!” demek yerine “Helal olsun hayallerini gerçekleştiriyor, gönlünce neden gezmesin?” diyemiyorlar?

Sen ne dersin Sevgili Okur?

Vişne Kiraz
Amsterdam, Nisan 2017

*Kaynak: tdk.gov.tr

6 Yorum

Baştan belirteyim: kesenin ağzını açmayacaksan bu yazıyı okuma Sevgili Okur! Böyle bir giriş yapmak istemezdim ama gerçekleri baştan söyleyeyim de seni boşuna heveslendirmeyeyim. Bugüne kadar en masraflı geçen seyahatlerimden biri oldu. Ben de öyle çok zengin olduğumdan değil Galapagos Adaları‘nı doğası bozulmadan dünya gözüyle görmek istediğimden saçtım bütün paramı bu gezimde. Vahşi doğayı kendi ortamında görmek isteyince fiyatlar aşırı uçuyor. Bunu Kilimanjaro tırmanışı sonrası çıktığımız safaride de deneyimlemiştim. Pahalılık gerçeğini kabullendikten sonra her şeyi unutup doğanın tadını çıkartmak harikaydı. Özellikle hayvanlarla milli park ya da hayvanat bahçesi olmadan kendi doğal ortamlarında anlar paylaşmak kelimelerle anlatılmayacak kadar eşsiz bir duygu.

Sümüğünü sevsinler

Havaalanından Puerto Ayora’ya doğru

Darwin Adaları olarak da bilinen adalar anakaradan 1000km uzakta. Her şeyden bu kadar uzak olunca ister istemez bölgeye has türleri doğal olarak sadece burada görmek mümkün. Uçak ile adanın üzerine ilk yaklaşmaya başladığımızda bu çölde nerede bu kadar tür diye düşündüm. Galapagos’un bence en çarpıcı yanı barındırdığı bu tezatlıkta. Volkanik adanın kuraklığında bir çok tür yaşamakta. Ben Galapagos Adaları’nı ziyaretim boyunca Santa Cruz Adası‘nda kaldım. Adalar arası mesafe fazla ve masraflı olduğu için Santa Cruz’a gelip San Cristóbal‘den dönmek mantıklı bir tercih olur. Santa Cruz’da bulunan Baltra Havalimanı 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikalılar tarafından kullanılmaktaymış. Bu havalimanı da aslında Santa Cruz’un hemen dibinde bir adada. Ekolojik dengeyi korumak için böyle bir yer seçilmiş. Bugüne kadar gördüğüm en minimal ve doğa dostu havalimanı burasıydı. Adanın ekolojik dengesinin bozulmaması için hem Ekvador’dan uçağa binmeden önce hem de Galapagos’a inince valizler kontrol edilmekte. Galapagos’ta eğitimli bir kurt köpeği bütün valizleri koklayarak gerçekleştirdi bu kontrolü. Ben hala sert plastik valizimi nasıl kokladı ve kontrol etti anlamış değilim.

Ohmmmmm!

Santa Cruz adasında havaalanından Puerto Ayora’ya doğru gidince 3 farklı iklim bölgesinden geçiyormuşuz. Çöl, tropik ve yarı tropik. Özel bir araç tuttuğumuzdan havaalanından şehre giderken Los Gemelos‘da manzarayı izlemek için durduk. Los Gemelos volkanik bir olay sonucu değil çökme yüzünden oluşmuş 2 büyük krater aslında. Adanın en yüksek bölgesinde olduğu için iklim ve bitki örtüsü oldukça tropik. Bu duraktan sonra lava tünellerinin ve dev kaplumbağaların olduğu Reserva El Chato‘ya geçtik. Rehberimizin dediğine göre buradaki kaplumbağalar 2. Dünya Savaşı’nı görmüşler. Ben kaplumbğaların gözlerini Game of Thrones‘da ölülerin gözlerine örtülen gözlere benzettim. Buradan ayrılmadan ölmüş kaplumbağa kabuklarının içine girerek fotoğraf çekilmek olmazsa olmaz turistik hareketlerden.

Dev tosbağalar ve gözler

Otellerimize geçip soluklandıktan sonra uzuuun bir yürüyüş sonrası Tortuga Bay‘e vardık. Yol boyunca sıralanan kaktüsler o kadar devasa bir hal almış ki gövdeleri çam ağacı gövdesine dönüşmüş. Yani ağrısız sızısız kaktüse sarılmak mümkün şu hayatta! Tortuga Bay rengi ve uzunluğu ile çok güzel bir kumsal. Umulduk umulmadık her yerdeki iguanalara çok güldüm. Bence çok komik bir güneşlenişleri var. Baş yukarı doğru boyun dik. Mağrur güneşlenmek bu olsa gerek :) Bir de grup halinde güneşlenme huyları var. Niyeyse? Tortuga Bay’de su kapmlubağası göremedim, o yüzden adı Iguana Bay olarak değişmeli. Kumsaldaki her karartı bir iguana olabilir.  Tortuga Bay’in sonuna kadar gittikten sonra arka tarafta kalan lagunda yüzmek iyi geldi. Hiç anlam veremediğim ayakta durularak yapılan paddle board kiralayan biri vardı burada. Etrafta bundan başka bir şey olmadığı için su vs. tedbirli yola koyulmak gerek Tortuga Bay’e giderken.

 

Bartolomé Adası

Burası Darwin’in adaları olduğundan Darwincim de arkadaşlarının isimlerini vermiş adalara. Bartolomé de Darwin’in kankalarından biriymiş. Bartolomé Adası yeryüzü şekli olarak oldukça ilginç bir yerdi. Lava patlaması suyun altında olduğu için etraftaki kayaların üzerinde bir sürü minik kabarcıklar deliklere ve su altı bitkileri de kaktüsümsü kara bitkilerine dönüşmüş. Mavi ile kahverenginin ilginç bir kontrastı vardı burada.

Isabela, Pinzón ve ada sakinleri

Galapagos’un bence en güzel yanı canlıların koruma altında olup avlanmamasından ötürü oluşan insandan korkmama tavırları. Çok rahatlar ve her yerdeler. Mesela bir pelikanın yanından geçerken ben nasıl merakla ona baktıysam o da aynı şekilde bana baktı. Foklar her yerde. Sanki onlar adanın asıl sakinleriydi. Puerto Ayora’da limanda bankta uyuyanları bana en ilginç gelen görüntülerden oldu. Rahatı bulmuş, balık avlamaya da gerek yok. Bank da konforlu! Isabela Adası‘nda köprü kapatanları bile vardı. Isabela Adası’nda blue footed bobby, flamingo, su kaplumbağası, pelikan, köpek balığı, yunus, penguenfok balığı, rengarenk balıklar görmek mümkün. Erkek fok balıkları baya vahşi ve çok acayip sesler çıkartmakta. Yanı başıma gelip neşeli yüzen penguenin o coşkusunu o anı ne zaman hatırlasam içimde yaşıyorum.Su kaplumbağalarının nefes almak için kafalarını çıkartmasını gözlemleyip evlerini bulmam ve suyun dibinde dedikodu yaptıkları ana dakikalarca şahit olmam doyamadığım anlardan. Pinzón Adası ise ayak basılmayan bir ada. Oraya giderken gördüğüm kaya oluşumları ve renk geçişleri büyüleyiciydi.

Pinzon’a giderken saklanmış foklar

Galapagos’da dalış

Galapagos’da büyük deniz canlıları ile yüzmeyi iple çekiyordum. O kadar yol gelmişim çekiç başlı köpek balığı (bkz. hammerhead shark) ve beyaz burunlu köpek balığı (bkz. whitetip shark) ile yüzmeden olmaz. Gel gelelim Galapagos’da en üzüldüğüm şeylerden biri dalışın günlük 150 USD olması oldu. Aynı paraya 5-6 kez dalardım Koh Tao’da mis gibi. Hal böyle olunca bir gün dalış yapabildim. Çok şükür tek daldığım günde hem bahsettiğim iki köpek balığı tür ve mobula ile yüzdüğüm için çok şanslıydım. North Seymour‘da daldık. Dalışın başı oldukça sıkıcıydı. Kumlu bir rotada bir müddet ilerlerken bir anda köpek balıkları görünmeye başlayınca oldukça heyecanlandım. Aslında bence köpek balıkları da heyecanlı ve bir o kadar meraklıydı. Keşif bakışma derken zaman nasıl geçti anlamadım bile.

Ah mümkünse dalışı Güney Doğu Asya’da öğren. Hem uygun hem de suyun sıcaklığı, su altı faunasının zenginliği oralarda farklı. Bu arada teknedeki grup da fiyatlar böyle olunca çok kokoştu. Nerede Asya’daki kafa dengi turistler diye hayıflandım. İlla Galapagos’da dalış öğreneyim dersen 600 USD fiyatı. Aynı PADI kursu için Tayland’da 200 USD ödemiştim. Şunu da belirtmeden geçmeyeyim: fiyat böyle olunca ekipman vs. hiçbir şey taşıtmıyorlar tabii. Herkesin ekipmanını kendileri kurdu. Hiç öyle öğrenmedim ben. Sonuçta benim ekipmanım, benim kontrol etmem gerek. Ama bu da servise dahil. Bu da böyle bir tecrübe oldu.

Notlar:

  • Galapagos Adaları’na giden uçağa binmeden önce Galapagos giriş ücretini ana karadaki havaalanında 20 USD, Galapagos’a varınca da 100 USD olarak iki parça şeklinde ödenmekte. Check-in’e valizi  vermeden önce valizin güvenlik görevlisi tarafından mühürlenmesi ve makbuzu göstermek gerekiyor.
  • Oteller kahvaltı dahil 25-30 USD civarı. Yemek de 7-10 USD arası. Esas pahalı olan şey aktiviteler. Aktiviteler için kişi başı günlük en az 100 USD’yi gözden çıkartmalısınız.
  • Puerto Ayora’da restoranların sıralandığı bir cadde var. Taze deniz ürünlerini oldukça uygun fiyata yemek mümkün. Ben çok sevdim.
  • Skyscanner’da arama yaparken karşıma Tame Airlines çıkmamıştı. Mevcut diğer havayollarından kat kat daha ucuz.
  • Başka bir adada tura katılacaksanız ayrılmadan önce tur şirketinin size renkli bir etiket yapıştırması gerekmekte. Benim başıma talihsiz bir olay geldi bununla ilgili. Tur şirketindeki adam üç kağıtçı çıktı. Adam sabah benimle limanda buluştu ve Isabel’a adasına giden bota bindirdi. Yaklaşık bir saat sonra Isabela Adası’na vardığımda beni karşılayan kimse yoktu. Beni en çok üzen tek seçenek öğleden sonra 3’te dönebiliyor olmak ve o gün başka hiçbir şey yapamayacak olmak oldu en başta. Oradaki başka bir tur görevlisi ile konuşup üzgün halimi de görünce adamcağız sağolsun beni ücretsiz kendi grubuna kattı ve günün tadını çıkartmam konusunda tembih etti. O amcayı ve Arjantinli Natalie ve Mariano’nun empati içerisinde beni kucaklamalarını hiç unutmayacağım. Döndüğümde polise gitmemden korkan tur görevlisi beni limanda karşılayıp bin bir yalan söyledi. Aklında bulunsun derim.

Bundan sonra hep iguanalar gibi güneşlendiğimiz, penguenler gibi neşeli yüzdüğümüz nice güzel seyahatlere ilham olsun bu gezi!

Daha fazla fotoğraf için instagram etiketim #visneingalapagos .

Vişne Kiraz
Ocak 2017
(Amsterdam, Nisan 2017)

6 Yorum

Fransa’nın güneyindeki Provence bölgesinin meşhur lavanta tarlalarını gezmek bu yaza kısmetmiş. Hem de bisikletle. Sanki kendisine sormuşum gibi bir arkadaşımdan gelen “Sanırım araba kiralamadan lavanta tarlalarına gitmek biraz zor.” mesajı kaale almadım. Bal gibi de geziliyor Provence arabasız!

img_2917-blog

Hazırlık

Araştırma yaparken ilk işim lavanta tarlalarının haritasını bulmak oldu. Aşağıda görmüş olduğunuz mor bölgeler lavanta tarlalarının bulunduğu yerler.

Lavanta Tarlaları

Lavanta Tarlaları

Sonra toplu taşıma seçeneklerini araştırdım. Tren ve otobüs ağları aşağıdaki gibi.

Bu iki önemli bilgiyle hangi lavanta tarlalarını nasıl gezebileceğimizi çıkarttım. Şöyle ki tren hatları vadinin ortasından geçmiyor doğudan batıya uzanan bir tren hattı yok. Aşağıdaki haritada kırmızı ile tren hatlarının geçtiği yerleri işaretledim. Pays de Valensole ve Pays de Forcalquier ana lavanta bölgelerini ve Roussillon ve Gordes kasabalarını tercih edince La Brillanne’den Avignon’a (doğudan batıya) bir güzergah çıktı. Tren, bisiklet ve otobüsle güzel bir yaz gezisi oldu.

22 no’lu otobüs hattı Oraison’dan Avignon’a kadar uzanmakta ve 6 euro karşılığında bisikletleri taşımakta. Tek sıkıntısı belli tatil günlerinde seferlerinin olmaması. Bu çizelgeden otobüsün saatlerine ve duraklarına bakabilirsiniz. Biletleri otobüs şoföründen alabiliyorsunuz.

Bisiklet için de Figen çok şeker sahibi olan bir site buldu. Vadide yokuşlar olacağı için elektrikli bisikletlerimizi Velo Love şirketinden kiralamış olduk. Adam sağolsun bisikletleri otelimize teslim etti, dönerken de otelimizden aldı. Kask, reflektörlü gömlek, kilit, lamba, çanta, şarj aletleri her şey tamdı. Bu arada ilk elektrikli bisiklet deneyimimden çok memnun kaldım.

Marseille → La Brillanne: 90dk Tren (Bisiklet ücretsiz, tren seferleri için SCNF‘nin uygulamasını telefonunuza mutlaka indirin.)
La Brillanne → Oraison → Valensole: 18 km Elektrikli bisiklet
Valensole → Oraison: Elektrikli bisiklet
Oraison → Forcalquier: Otobüs (Biz elektrikli bisiklet ile geçmek zorunda kaldık çünkü okul tatilinde pazar günü otobüs seferi yokmuş.)
Forcalquier → Apt: 45 dk Otobüs
Apt → Roussillon → Gordes: 19 km Elektrikli bisiklet
Gordes → Goult: 9 km Elektrikli bisiklet (Durak aşağıdaki Lumières kasabasında eczanenin yanında)
Goult → Avignon: 35 dk Otobüs
Avignon → Marseille: Tren (TGV hızlı tren bisiklet kabul etmiyor.)

Gezi

Malezya’dan döndüğüm iş gezisinin akşamına uçtuğum için Marseille’ya geç vardım ve Marseille Havaalanı’ndan kalkan son otobüsü kaçırdım. Türk mantığıyla durakta bekleşenlerle birlikte taksi tutma işini organize ettim, fena da olmadı. Otobüs 8 Euro iken paylaşımlı taksi 15 Euro’ya denk geldi. Gece yarısı kolayca otele varmış oldum. Bu arada Marseille ve havaalanı arası her 15 dakikada bir otobüs var ve Gare St Charles’a kadar çok rahat ulaşılıyor. İbis Otel her zamanki gibi konumu, standartlığı, temizliği ve fiyatı yüzünden tercihim oldu. Figen ile odada buluştuk.

Sabah Düldüller’imizi (bisikletlerime Düldül demeyi çok seviyorum) yükleyip otelin yanıbaşındaki istasyona geçtik. SCNF’nin kioskları oldukça pratik ve kredi kartı kabul etmekte. Biletlerimizi alıp kahvaltı yaptık. Trenimizin son kompartımındaki bisiklet yerine Düldüller’i şaha kalkmış pozisyonda bıraktık. Her ülkenin treninde bu bisiklet işi farklı organize edilmiş oluyor. En mühim şey bisiklet logolu vagonun kapısını bulmakta.

La Brillanne’e vardığımızda gökyüzünü kara bulutlar kaplamıştı. 15 dakika sonra Oraison’a vardığımızda hava durumunu kontrol ettik ve hiç beklemediğim ve hazır olmadığım bir sağanak başlamak üzereydi. Turist ofisinden yakınlarda bir Carefour olduğunu öğrenince aklıma kendime çöp poşetinden yağmurluk yapma fikri geldi. Yağmur bastırmadan küçük ve büyük çöp poşetlerinden kapşonum ve yağmurluğum hazırdı. Islanmaktan çok kurumak sorun olduğu için pantalonumu şorta çevirip parmak arası terliklerle ıslak giysi ve ayakkabı sorununu ortadan kaldırdım. Çantalarımızı da çöp poşetleriyle sarıp sarmaladık. Öğle yemeğimizi yedikten sonra Valensole’ye doğru yola koyulduk. Valensole yönü yokuş ama elektrikli bisikletin yokuşlardaki itme gücüyle hiç zorlanmadım. Sıkıntı bitmeyen yağmurdu. Kalacağımız pansiyona vardığımızda gökyüzünden sürahi boşaldı resmen. Kuru bir yere geçmeden 5 dakika önce bu kadar ıslanmak biraz fazla oldu.

Valensole
Pimpirikli pansiyon sahiplerimizin tuhaflıklarından sonra kurulanıp duran yağmurun da verdiği hevesle önce Valensole kasabasını gezdik. Karşımıza tablodan çıkma iki İtalyan çocuk çıktı. Yöresel kıyafetleri ve ellerindeki Fransızların olmazsa olmazı bagetleriyle Valensole sokaklarında görsel ziyafet yaşadık. Poz vermesini bilmeleri bir yana olgun anlayışlı tavırları bir yana. Her gören turiste sabırla poz verdiler. Kibarlıklarına ve sabırlarına hayran kaldım. Valensole sokakları harika!

Akşam üstü Valensole’nin batısına ve kuzeyine fotoğraf safarisine çıktık. Yolda gelirken fark ettiğimiz gibi bir çok lavanta tarlası budanmıştı. Biraz hayal kırıklığı yaşadım. Geçtiğimiz yollar alabildiğine mor iken değildi. Sonradan öğrendiğim üzere bu yaz çok sıcak olduğu için lavantalar erken budanmış. Bu hiç lavanta görmediğimiz anlamına gelmesin. Gördük ama Temmuz’un bir ilk ya da ikinci haftası kadar değilmiş. Güne bakmayan günebakan tarlası ve bir tane büyük lavanta tarlası bulduk.Güzel kareler çıktı. Lavanta tarlalarının kokusu hala burnumda.

Forcalquier
Sabah bir umut Oraison’da otobüsü yakalarız diye erken çıktık yola. Önce Düldüller’i yükleme, sonra kahvaltı tabii. Fransa’nın bu bölgesinde pastanelerle kafeler ayrı. Çöreğinizi pastaneden alıp kahve içeceğiniz kafeyi buluyorsunuz. Öyle İtalyanca’sını deyince anlamıyorlar cappucinodan Fransızlar. İlla cafe au lait (ole) diyeceksin. Böyle dediğime bakmayın hayatımda gördüğüm en sıcak kanlı Fransızlar bu bölgedeydi. İkinci gün hava güneşli ve tatlı bir sıcaklıktaydı. Ha bir de yokuş aşağı faktörü var. Çok tatlı bir yolculukla Oraison’a geri geldik. Otobüsün gelmediğini öğrenince Forcalquier’e bisikletle devam ettik.

Eski sokakları olan şehir merkezinde airbnb ev sahibimiz bizi bekliyordu. Eski bir binanın en üst katındaydı kalacağımız ev. Binanın dış kapısından girişte geniş bir koridor olunca elektrikli bisikletlerimizi gönül rahatlığıyla oraya bıraktık. Meydanlardan birinde öğle yemeğimizi yedikten sonra biraz dinlendik ve ikindi vakti kırkikindi yağmuru yeniden başladı. Önceki gün çok ıslandığım için dışarı çıkmak istemedim. Figen yağmura rağmen tepedeki kaleye çıktı. Akşam yemeği için Vietnam restoranında buluştuk ve ben en sevdiğim bo bun‘dan söyledim :)

Ertesi sabah gün doğumunu fotoğraflamak için erken uyandım. Sabah 6’da pedalları çevirdim. Sabah erken kalkmanın ödülü misali enfes manzaralarla karşılaştım. Sisin üzerinden doğan güneş, uçan balon ve tesadüfen karşıma çıkan çınar ağaçlı muhteşem bir yol. Keyifli gezimden sonra sabah kurulan köy pazarına da vakitli yetiştim ve bisikletimin pilini şarja taktım. Provence bölgesinde belli günlerde lavanta pazarları kuruluyor. Forcalquier’deki pazar orada olduğumuz pazartesi sabah kuruluyormuş. Yine bir şeyler alıp kahvaltı için pazarın yanındaki kafeye oturduk. Ben pazarda satılan taze kiş ve pişiden aldım, Figen de taze keçi peyniri ile cevizli ekmek aldı. O cevizli ekmeğin tadını unutmak mümkün değil. Pazar epey büyüktü. Fotoğraflarda kullanmak üzere kendime hasır bir şapka aldım. Pazarı gezdikten sonra Apt’a giden otobüsümüze geçtik.

img_1511-blog

Roussillon
Apt’a otobüsle ulaştıktan sonra bisikletle 1 saat kadar süren yolculukla kırmızı şehir Roussilon‘a vardık. Bu gezide en sevdiğim çeşitliliği oldu. Her gittiğimiz yerde farklı bir şeyle karşılaştık. Roussillon kırmızı toprağı ve Grand Canyon‘a benzeyen kaya oluşumlarıyla şaşırttı beni. Bu bölgedeki diğer şehirler gibi bir kayanın tepesindeki şehre kırmızı tonlar hakim. Ochre denen aşı boyasının buradan çıkartılıyor olması buna en büyük etken. Roussillon sokakları ve yanıbaşındaki doğa parkı gezilip görülesi.

img_1401-blog

Gordes
Gordes’un merkezinde kalacak düzgün bir yer olmadığı için biraz uzağında harika bir yazlıkta kaldık. Bulması biraz zor olsa da tatlı ev sahibi güler yüzle karşıladı. Evde sanatla ilgili bir sürü materyal vardı. Monique’in bize hazırladığı kahvaltı çok özenliydi. Yine gitsem yine burada kalırım.

img_2081-blog

Gün batımında lavanta tarlası ile meşhur olan taş kilise Sénanque Abbey‘de olabilmek için az biraz dinlenip Gordes’e doğru bisikletlerle hareket ettik. Gordes bu seyahatte en yüksek ve en dik yerde olan kasabaydı. Figen’in pili yetmediği için çıkamadı. Ben kas gücüyle bisikletimi tepedeki merkeze çıkarttım. Gordes’in tepesinden manzara enfes. Hızlı bir akşam yemeğinden sonra kiliseye vardım. Yalnız vardığımda benim de bisikletimin pili bitmişti. Şarj aletim yanımdaydı ve pili çıkartıp şarja takmak için Sénanque Abbey’e girdim. İçeride ayin varken denediğim prizler çalışmıyordu. Hayda! Yandaki kilise misafirhanesinden gelen ışıkları görünce şansımı orada denedim. Özel girilmez yazsa da ufak holde priz buldum. O akşam özel bir tören vardı sanırım. Misafirlerden biri dışarı çıkarken beni gördü ve ben de şarj edemezsem kaldığım yere geri dönmem imkansız açıklamasını yaptım. Şöyle ki kaldığımız yerden Gordes’e kadar yokuş çıktığım yetmedi bir de Gordes’ten Sénanque Abbey’in son yokuşuna kadar yukarı çıkış devam etti. Kilise bir tepenin dibinde ve etrafta başka hiçbir şey yok. O yüzden yolun sadece son 5 dakikası inişti ve o yokuşu pil desteği olmadan çıkmak hele ki güneş battıktan sonra imkansızdı. Fotoğraf çekmek ve bu arada pilimin şarj olması için sadece 1,5 saatim vardı. Hemen yanımda getirdiğim beyaz elbisemi üzerime geçirdim ama bir de ne göreyim. O meşhur bahçeye girmek yasakmış. Bir de yok yılan var diye tabelalar yerleştirmişler. Kendi kendime en kötü ne olabilir dedim ve fotoğraf makinemi telefonuma kablosuz ağla bağladıktan sonra atladım bahçenin duvarından içeriye. Bu kadar risk almışım ve yol gelmişim yapmazsam olmazdı. Güzel kareler çıktı ve adrenalin dolu dakikalarıma değdi. Beni gören Brezilyalı kız da atladı ve fotoğraflarını çekmemi istedi. Bu arada bizden başka bahçenin içerisine girmeye teşebbüs eden olmadı. Lavanta tarlasının eşlik ettiği taş kiliseyi seyrederken kendimizi de eleştirmekten geri kalmadık.

Bu arada Vogue dergisinin “Her kadının Fransa’da görmesi gereken 10 yer” başlıklı makalesinde Sénanque Abbey ve Marseille kısmında bahsettiğim Calanques Milli Parkı yer almış, gezimden sonra okuduğumda mutlu oldum bu iki yere giderek doğru seçim yaptığımı gördüm diye :)

Etrafta kimse kalmamıştı ve bisikletin pilini şarjdan almak için misafirhaneye yöneldiğimde hayatımda ilk kez bir tilki ile karşı karşıya geldim. Büyülü bir andı. Bu güzel yaratığı ilk kez görmenin büyüsü ve nasıl tepki vereceğini bilmemenin etkisiyle öyle bakıştık 1 metre mesafeden. Büyüyü bozmamak için elimi fotoğraf makineme bile atmadım. Gidiverdi bir müddet sonra, o da en az benim kadar meraklıydı. Pilimi bisiklete taktığımda sadece yarısının dolduğunu gördüm. Uzun bir yokuşu düşük yardım gücünde ama uzun sürede gitmek ve en yüksek yardım gücü ve kısa sürede gitmek fikirleri arasında kaldım. Sonuçta benim için mühim olan o dik yokuşu geçmekti. İkinci seçenekle 5 dakikada korkulu yokuşu geride bıraktım. Hava kararmıştı, aydınlatması olmayan yollarda kalan pili pedal gücünden çok farlarımı aydınlatmak için kullandım. Bilmediğim bir hayvan karşıma çıkar mı diye biraz korktum ama gayet rahat bir şekilde yazlığa geri döndüm. Macera dolu bir gündü benim için.

Goult
Gordes’ten geçmiyor meşhur 22 no’lu otobüs, 9 km ötedeki Goult’tan geçiyor. Goult’a vardığımızda durağın yerini soruşturduk. Hemen yanındaki Lumières kasabasındaki eczanenin oradaymış otobüs durağı. Yukarıda bahsettiğim otobüs çizelgesinde bütün bu bilgiler yazıyormuş ama Fransızca bilmeyince görememişim. Gordes’ten Goult’a hareket ederken kaybolma payı bırakmıştık. Durak zor olmadığı için arada kalan vakitte Goult meydanında kahve molası verdik. Vietnam asıllı garsonun kendine has kişiliği bizi epey güldürdü. Otobüsümüz biraz gecikmeli gelse de Avignon’a geçişimiz rahattı.

Avignon
Tiyatro festivali vardı biz oradayken. Accor Otel Zinciri’nden Mercure‘de kaldık. Eski şehir merkezinin tam ortasındaydı yeri. Her yere yürüyerek gittik. Avignon’da en çok Rue Des Teinturiers sokağını sevdim. Ufak bir kanal kenarında keyifli mekanların olduğu bir sokak. Biraz Asmalı Mescit havasında. Eski su değirmenleri ve köprülerle hoş bir havası vardı. Yemek yemek için tavsiye ederim. Tiyatroların kısa tanıtımları ve kostümlü dolaşan insanlarla pek bir şenlikti Avignon. Fransa’da son zamanlarda yaşanan terör olayları yüzünden etrafta silahlı askerler biraz düşündürücü olsa da insanların sosyal ihtiyaçlarından geri kalmaması umut vericiydi. Kalesinden çok etkilenmedim. Avignon’un mermer sokakları buram buram yaz kokuyor. Dondurma alıp gezmelik.

img_2178-blog

Marseille
Bu gezide yine gezme alışkanlığımın değiştiğini fark ettim. Marseille şehir içini gezmektense bisikletleri bırakır bırakmaz kendimi Massif des Calanques‘e attım. Tren ile 20 dakikalık bir yolculuk sonucu Cassis istasyonuna vardıktan sonra otobüsten emin olamadım. Beklemek yerine şansıma yakınlarda olan bir Uber aracıyla milli park girişine 10 Euro’ya hızlıca varmış oldum. Calanque küçük koy anlamına gelmekte. Buradaki 3 koyu yürümek için milli park görevlisi 1.5 saate ihtiyacım olduğunu ve parmak arası terlikle gitmemem gerektiğini söyledi. Çantamda tırmanış ayakkabımın olduğu yalanını söyleyerek yürüyüşüme başladım. Ayakkabısız zorlanırsam en kötü geri dönerim diye düşündüm. 1 saatte gayet parmak arası terlikle en sondaki koya Calanques D’en Vau‘ya vardım (Bu arada en son Küba’da da parmak arası terlikle tepeleri tırmandıydım, idolüm Kilimanjaro’daki abiler). En sondaki koy, ulaşması en zor olanı en güzeliydi. Buraya ya yürüyerek ya da botla gelinebiliyor. O yüzden öyle sessiz ve huzurluydu. Sadece buraya ulaşmanın zaferini güneşlenerek ve yüzerek çıkaran insanların hoş sohbetleri duyuluyordu. Kuşbakışı görüntü için tepeye koyun ağzından çıkmak mümkün fakat ben onun yerine yüzmeyi tercih ettim. Dönüş çok zor olmadı. Akşamüstü Marseille’e vardığımda şehri gezecek ve akşam yemeğinin tadını çıkaracak kadar zamanım da oldu.

img_2864-blog

Mora doyduğum bir yaz oldu eğer ağustos sonu gezdiğim Hollanda’daki fundalıkları da sayarsam. Hande Yener’den Mor şarkısı da bu yazı hatırlatacak besbelli… Provence bölgesindeki lavanta tarlaları bahanesiyle Fransa’nın güzel bir bölgesini keşfetmiş oldum. Seneye belki Arles ve Aix-en-Provence şehirleriyle birlikte Verdon Kanyonu‘nda yeni hobim kaya tırmanışı yaparım belki :)

Figen’e yol arkadaşlığı ve çektiği güzel kareler için teşekkür ediyorum. Buradan kendisini takip edebilirsiniz.

instagram‘da #visneinprovence etiketiyle çektiğim fotoğraflara ulaşabilirsiniz.

Vişne Kiraz
Temmuz 2016
(Amsterdam, Ekim 2016)

Not: Yok ta oralara niye gittin Isparta Kuyucak Köyü’nde de lavanta tarlaları var diyenlere bir çift sözüm var. Size mi sordum? Hem bana ne neresi yakın haberiniz var mı? İlla bir kulp bulunacak. Türkiye’de lavanta mevsiminde olursam tabii ki Isparta Kuyucak Köyü listemde (bucket list).
Not 2: İyi hoş geziyorum da Sevgili Okur, bunları canlı canlı paylaşamadığım biri olmadıktan sonra anlamsızlaşmaya başladı. Öyle işte bu yazı biraz gıybetli biraz iç dökmeli oldu.

1 Yorum

DSCF3051

Evet en son ne zaman balkondan aşağı sepet sarkıttınız ya da sarkıtıldığına şahit oldunuz? Çocukluğumda tanık olduğum o zamandan beri pek sevdiğim bu sepet sarkıtma olayına ben en son Havana sokaklarında şahit oldum. Belki ufak bir şey ama beni aldı düşüncelere ve anılarıma götürdü. Adana‘da anneannemin ve babaannemin yaşadığı mahalleyi, küçükken yaz tatillerinde ziyaret ettiğimde sokak satıcılarının ve ondan bir şey satınalmak isteyen mahalle sakinlerinin geçtiği sahneleri hatırladım. Bir de akşam hava serinleyince iki iskemle alıp babaannemle sokakta oturduğum, sokakta komşu kızlarla bebeğime çubuklu pijama kesip biçtiğim, halamın kuzenim satıp okul harçlığı biriktirsin diye boş teneke kola kutularında yaptığı eskimolardan somurduğum, sabah serinliğinde kapının önünü süpürdüğüm, evin damında narin tenimizi sinekler ısırmasın diye kurulan cibinlik altında yıldızları seyrederek uyuduğum bizim yaşadığımız lojman hayatından farklı “Hayat sokakta!” mottolu Adana’da geçen yaz tatillerim geldi gözümün önüne Havana sokaklarında yürüdükçe.

Zaman tüneli

Küba eski zamanlardan bir film setini andırıyor. Devrimden sonra ülkeye yeni bir şey gelmemiş gibi. Evler, arabalar her şey 1950’lerden kalma. Sanki 2016’dan 1950’lere zaman yolculuğu yaptım. Tüketim toplu olduğumuzdan beri bizim için en basitinden bir kağıt peçeteye erişmek, onu kullanıp atmak çok kolay. Küba’da bize basit gelen bu tüketimin olmadığını fark ettim. Onun yerine tekrar yıkanıp kullanılabilen kumaş peçeteler yaygın. Hatta küçükken annemle dışarı çıktığımızda ıslak mendiller olmadığından annemin yanına aldığı ıslak sabunlu bezleri yıllar sonra Küba’da otobüs yolculuğunda birinde gördüm. Bakkalarda çok az ürün olduğu için barkod sistemi bile yok Küba’da bir çok yerde. Bunları gördükten sonra yersiz tükettiğimizi düşündüm. Küba’da hediyeliklerin eldeki malzemelerden (seramik, tahta, metal vb.) yapıldığını fark etmekse çok kolay.

DSCF3269

Küba’da yol boyunca kocaman sıralanan reklam panoları yok ama boy boy propogandalar mevcut. En çok dikkatimi çeken ise panpa lider olarak Chávez’in gösterildiği propogandalar oldu. Hatta Havana’daki Hotel Nacional’de Chávez’in asker kıyafetli boydan yağlı boya resmi asılı. Castrolar’ın varisi Chávez olursa şaşırmam.

Renklilik

İyi bakılmış rengarenk klasik arabalardan gözümü almak pek mümkün olmadı. Öyle fotojenik bir ülke ki her yer bir fotoğraf karesi. Hatta yolda yürürken önünden geçtiğim bir çok evin içini çekecekken kendimi zor durdurdum, o kadar da paparazzi olmaya gerek yoktu.

En az arabalar kadar renkli Kübalılar. Size bir şey satmadıklarında bile sizle konuşmak için can atıyorlar. İnternetin belli meydanlarda sınırlı olarak verilmesi dünyanın farklı yerlerinden gelen turistleri, Kübalılar için dünyaya açılan kapı yapmakta. İnternet çok sınırlı ama USB belleklerden bütün ülkeye yayılan Justin Bieber şarkılarını duymak kaçınılmaz Küba sokaklarını gezerken. Bir de TV’de İspanyolca dublajlı verilen Türk dizileri sayesinde Ezel hayranlığınından bahseden Kübalılarla tanıştım. Türk turistlerin bıraktığı Türk bayrağına bir berberde, Che ve BJK’li kaşkola bir barda, Türk bayraklı tişört giyen ufaklığa Trinidad sokaklarında rastladım. Bizde yurtdışına çıkınca artan milliyetçilik duygusu enterasan.

Kübalılar renkli dedim de pasaport kontrolünden geçer geçmez karşılaştığım renkli manzaradan bahsetmedim. Resmi üniforma giyen Kübalı kadınların olmazsa olmazı file çoraplar. Polis olsun hemşire olsun nerede “business dress code” varsa karmaşık desenli siyah file çorap var. O renksiz kıyafetlerden bir şekilde yansımalı renklilik, değil mi?

Gitmeden önce

Son gelişen Amerika-Küba ilişkilerinden sonra “Ah Küba değişmeden gitmeli!” diye Küba’ya giden güruhtanım. Ee benden 2 hafta önce Obama ve Rolling Stone da  adaya gitti tam oldu. Gitmeden önce bir iki yanlış kişinin Küba tecrübelerini duymak beni biraz olumsuz etkilese de Kamboçya‘dan sonra her seyahat kolay gelmeye başladı. Genelde spontane gezdiğim için gözümü en çok korkutan internetsizlikti. Onu da kalacağım odalarda temizliği ve sıcak su olmasını önemsediğim için Amsterdam’dan ayrılmadan airbnb‘den kalacak yerlerimi ayarlayarak ve Küba’nın şehirler arası otobüs firması Viazul‘dan otobüs biletlerimi alarak hallettim. Adreslerin ve biletlerimin çıktılarını yanıma almanın faydası oldu, özellikle otobüse check-in yaparken. Böylelikle yanımda taşıdığım nakit miktarını da azaltmış oldum. Benim gibi yapmasanız bile internet olmamasına rağmen bir çok şeyi Küba’da kolayca halledebilirsiniz. Otobüsten iner inmez ellerinde evlerinin (casa particular) fotoğraflarıyla etrafınızı çeviren ya da köşe başlarında paylaşımlı taksi (taxi collectivo) diye seslenen Kübalılar  ile biraz pazarlık yaparak ulaşımı ve kalacak yeri kolayca ayarlayabilirsiniz.

Küba güzergahım

Küba’da ana hatlarıyla seçenekler şehir, kumsal ve milli park şeklinde. Seyahatim uzadıkça bu seçeneklerin tekrar etmesini pek tercih etmiyorum, o yüzden 2 haftalık seyahatimde bu seçeneklerin en güzel örneklerini görmeye gayret ettim ve böyle bir güzergah çıktı:

  • Viñales – Bugüne kadar gördüğüm en güzel vadi bu diyebilirim. Uçakla Havana’ya iner inmez soluğu UNESCO koruması altındaki bu vadide aldım. Tütün tarlaları arasında at sırtında gezmek, vadide yürüyüş yapmak, ufaklı tefekli mağaraları ziyaret etmek, puroların nasıl sarıldığını (Kübalı hatunların bacaklarında sarılmadığını) görmek, vadide gün batımını izlemek güzeldi. Bir gün de Cayo Jutias‘da kumsal keyfi yaptım. Ölü dallar arasında beyaz kumlar ve mavi denizi fotoğraflamaya doyamadım. Bu sahil çok turistik değil, bir tane yerel restoran ve bar mevcut. Sahil boyunca yürürken üniversiteden arkadaşım Evrim’e tesadüfen karşılaşmaksa çok sürpriz oldu. Dünya küçük! Bütün aktivitileri kilisenin karşısındaki ofislerde ayarlayabilirsiniz.
  • Cienfuegos – Sömürge döneminin şaşalı zamanından kalma mimariyi görmek için gidilecek şehirlerden biri. Galerileri gezerken renkli karoların üzerinde #visneonchequeredtiles koleksiyonuma güzel örnekler kattım. UNESCO koruması altındaki Parque Jose Marti’nin meydanının köşesinde Cafe Teatro Terry‘de mola verdim. Mor çiçekli salkımın altı öğle sıcağında iyi geldi. Akşam bir şeyler içmek için Palacio de Valle‘nin Endülüs esintili terasına gittim. Flamingo görmeye Guanaroca Lagoon‘unu tercih ettim ama taksi pazarlığında pek başarılı olamadım. Göl keyifli fakat kuşlar için mevsimi değildi, o yüzden çok az flamingo gördüm ve uzakça kaldılar. Diğer seçenek El Nicho şelalesi, ben şelale seçeneğimi Trinidad’a bıraktığım için Cienfuegos’a bir gün yetti.  Meydanın yakınlarında Dinos Pizza Kübalıların da gittiği biraz saklı kalmış lezzetli ve uygun menüsü olan bir restorandı, ben çok memnun kaldım. El Rapido zincirlerinde uygun fiyatlı peynirli tost ve hazır su bulmak mümkün. Coppelia‘da ise Kübalılar ile dondurma yemek pek eğlenceli.
  • Playa Larga – Bay of Pigs’in güzel sularında yüzmek, snorkeling ve bir ihtimal de dalış yapmak için gittim buraya. Punta Perdiz ve Cueva de los Peces‘in güzelliği hatrına buraya gitmek isterim tekrar. Cueva de los Pesces tatlı ve tuzlu suyun birbirine karıştığı ufak bir göl ve içindeki balıkları dışarıdan izlemek mümkün. Bana  büyük bir akvaryumu anımsattı. Güneş ışınlarının yansımaları, tatlı suyun hafifliği, gölün maviliği eşliğinde snorkeling yaptım, masalsıydı. Ben kendi ekipmanımı götürmüştüm, snorkeling setleri Decathlon’da 7-8 Euro’ya satılıyor boşuna kira parası vermedim. Punta Perdiz’de ise adımımı atar atmaz balıklar karşıladı beni. Çok açılmama gerek kalmadan karanın bittiği yerdeki kayalarda bile bir sürü deniz sakiniyle karşılaştım. Güzeldi ama Kosta Rika ve Curacao’da daha güzel denizler gördüğüm için çok etkilenmedim (I am spoiled!). Punta Perdiz girişinde bilmeden para vermeden girmiş oldum. Küba’da anlamadığım bence kaçak para kesme olayı var. Sonuçta burada ya da milli park girişlerinde makbuzsuz para isteniyor, zorlanırsa ödememeyi denemek mümkün. Playa Larga, Küba seyahtim içinde en bakir olan yer oldu. Viñales’teki nezihlik yok Playa Larga’da. Fiyatlar uçuk, turistik aktiviteler vs. için bilgi alacak ofis yok denecek kadar az. Kiralık aracıyla gelenler yüzünden de taksiler 15 dakikalık mesafeye çok fazla para istediler. Kısacası ağız tadıyla gezemedim bu bölgede. Her şeye rağmen sabahları hastanenin yanındaki kiosk Kübalılar ile kahvaltı yapıp  güne iyi başlamak için güzel bir nokta.
  • Trinidad – Burası Öz Küba benim için, nasıl Kyoto Öz Japonya ise. Rengarenk sokaklarında durmadan gezdim. Lonely Planet’in akşam üstü önerilen meşhur rotası ile başladım yürümeye. Şehrin güneyinde 1800’lerden kalma trenler var. Amerika yapımı buharlı tren bozuk olduğundan Valle de los Ingenios‘a benzinle çalışan Rus yapımı trenle gittik. Güvenlik görevlisi Jose, bozuk olan buharlı treni hem anlattı hem de fotoğraf çekmeye izin verdi. Vadiye olan tren yolculuğu tren hayranları için ideal. Vadide iki yerde mola verdi tren.  İlk  durak Manaca Iznaga‘da şeker kamışı tarlalarında çalışan kölelri gözetlemek için yapılmış çok uzun bir kule var. Kulenin tepesinde uçsuz bucaksız vadinin nefes kesen manzarası bizleri bekliyordu. Diğer durak ise kolonyal dönemden kalma restorana dönüştürülmüş bir evin yer aldığı Guachinango. Evin etrafında gezmek, ata binmek, bir şeyler atıştırmak için güzel bir duraktı. Ertesi günü Playa Ancón‘da geçirdim, uzun bir sahil şeridi var. Dedim ya bu konuda tatminsiz görünmek istemem ama ben çok da vurulmadım denizine. Gezerken sahillerde mola vermek, bir günü kitap okuyarak sakin geçirmek iyi geliyor. Hiking (doğa yürüyüşü) Topes de Collantes milli parkında Caburni Şelalesi’ne (Salto del Caburni) giden  7 km’lik rotayı tercih ettim. Rota hemen Kurhotel’in yanındaki otoparkın oradan başlıyor. Yürüyüş sonrası  Casa Museo del Caféde kahve içmeli. Milli park dönüşü panaroma (mirador) noktasından Trinidad’a şöyle bir bakılmalı.
  • Havana – Yakında…

Küba öncesi göz atılması gereken bazı detaylar

  • Güvenlik – Ülke çok fakir olduğu için turizm çok önemli gelir kaynağı. Turiste dokunulması ve zarar verilmesi yasak olduğu için biraz dikkatli olmak kaydıyla Küba sokaklarında çok rahatlıkla gezebildim. Kübalıların tek derdi bir kaç bir şey satıp para kazanmak.
  • İnternet – Küba’da internet çok sınırlı ama mevcut. Telekomünikasyon firması Etecsa’dan yarım saati 2CUC ya da 5 saati 10CUC internet paketi almak mümkün. Şehirlerin en merkezi meydanlarında ya da büyük otellerin önlerinde mevcut kablosuz internet ağlarını bir sürü insanın telefonlarına bakıyor olduğunu görerek kolayca buldum. Gördüğüm kadarıyla Kübalılar interneti çoğunlukla görüntülü konuşmak için kullanıyorlar. Ayrıca ankesörlü telefon önlerinde uzayan kuyrukları epeydir görmemiştim. Konuşmak mühim Küba’da.
  • Viazul – Şehirlerarası otobüs firması, dakik ama kliması çok soğuk. Ben bazı otobüs biletlerimi gitmeden önce internetten aldım ve yanımda çıktısını götürdüm. Boşuna sıra bekleme ya da paylasşımlı taksi için adam bulma dertlerim olmadı. Sadece otobüsün kalkmasından yarım saat önce otobüse check-in yapmak gerekti.
  • Casa particular – Kübalıların evlerin odasını turistlere açtığı bu konaklama biçimi oldukça samimi. Kübalıları daha yakından tanımak için güzel bir fırsat oldu benim için.
  • Taxi colectivo – Paylaşımlı taksiler bir çok ana nokta arasında çok yaygın. Fiyatı otobüs bileti ile aynı sadece dolması gerekmekte ve hangi tipte bir araçla gideceğinizi belli olmuyor.
  • Nakit – Havana dışında POS makinesi pek görmedim. O yüzden yanımda getirdiğim Euro’ları havaalanında CUC’a, bir kısmını da CUP Peso’ya çevirdim. Peso ile Kübalıların alışveriş yaptığı yerlerde ucuz olan fiyatlardan yararlanabildim. Şöyle ki 1 Euro yaklaşık 1.09 CUC. Bankada 1 CUC=25CUP diye çevriliyor. Yerellerin gittiği süpermarketlerde ya da restoranlarda bazen 2 para birimi de bu değerlerden fiyat listesinde yer alıyor, o zaman pesonun bir farkı olmuyor. Ama yoldan sebze meyve aldığımda, yerellerin gittiği kahvaltı kiosklarında kahvaltı yaptığımda sadece peso kullanıldığı için çok uygun fiyatlardan faydalanabildim. Örneğin yerellerin gittiği dondurma salonunda sundae için 7 peso ödedim (7/25 Euro ödemiş oldum.) Aklınızda bulunsun.
  • Yardım – Evde kullanmadığınız veya küçülen kıyafetlerinizi bavulunuzda getirerek Kübalılar ile paylaşabilirsiniz. Minik Kübalıların kalem, defter gibi ihtiyaçlarını karşılamak da pek makbule geçmekte.
  • Akıllı uygulamalar – İnternet neredeyse olmadığı için çevrimdışı rehber için  triposo, harita için maps.me uygulamalarını telefonuma indirmiştim gitmeden önce, çok faydalı oldu.

Olur da bir gün Küba tamamen dünyaya açılırsa kendisiyle özdeşlemiş renkliliğini  kaybetmemesini diliyorum ❤

Vişne Kiraz
Amsterdam, Nisan 2016

9 Yorum
%d blogcu bunu beğendi: